25 Senedir Haberin Sesi: Jülide Ateş

Boğaziçi Dergisinin Aralık 2016 sayısına, 25 senesini habercilik mesleğine adayan, aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği (BÜMED) Yönetim Kurulu Üyesi olarak üniversitemize ve camiamıza gönülden bağını devam ettiren, Show TV Ana Haber Sunucusu 1996 yılı İngilizce Öğretmenliği Bölümü mezunu Jülide Ateş konuk oldu. Söyleşide Ateş’in kariyer süreci, habercilik mesleğinin yaşamına yansımaları ve Boğaziçi Üniversitesi’nin kendisine katkıları konuşuldu.

Okurlarımız için kısaca kendinizden bahseder misiniz?

1990'da Türkiye güzeli seçildim. Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldum. Okul hayatım iş hayatımla birlikte ilerledi. Üniversitemizde devam mecburiyeti olduğundan benim için zor yıllardı; her şeye rağmen çok keyifli zamanlardı. Medya, “show business” farklı kuralları olan bir mecra. Ben TRT kökenli olmayan ilk haber spikeriyim, spiker olacağım dediğimde büyük tepki almıştım; ancak Boğaziçi bu tepkilere göğüs germemde çok yardımcı oldu.

Bu süreci daha detaylı dinleyebilir miyiz?

Öncelikle büyük bir yanlış algı ile baş etmem gerekti. Sanıldı ki ben Türkiye güzeli seçildikten sonra, ertesi gün ana haber bülteni spikeri oldum. Süreç tabii ki bu şekilde işlemedi. O yıllarda üniversitede öğrenciydim, okulumun bu anlamda bana büyük katkıları oldu. Bölümümüzde Linguistik, Turkish- English Contrastive Analysis dersi veriliyordu. Bunun yanında Sosyoloji, Psikoloji, İngiliz Dili ve Edebiyatı derslerini de okuduk. Sanat, eğitim psikolojisi, eğitim sosyolojisi dersleri aldık. O kadar sıkı bir eğitimden geçtik ki bana yapamazsın diye bağıran medyanın aksine okulum bana yapabilirsin hissiyatını verdi. Mesela TRT müfredatındaki kitaplar, bizim hocalarımızın yazdığı kitapların özetinin özetini içeriyordu. Biz Noam Chomsky gibi bilim insanları üzerinden inceledik dili. Dolayısıyla bana okulum çok yardımcı oldu ve hep bu işi yapabileceğimi fısıldadı kulağıma. O dönem, çok değerli hocam Sayın Prof. Dr. Güzver Yıldıran ile zaman zaman karşı karşıya geldiğimiz olurdu, şimdi geriye baktığımda kendisinin telkinlerinin geleceğim açısından lehime olduğunu görüp, kendisini saygıyla ve sevgiyle anıyorum.

Zaman zaman Türkiye güzeli olarak seçilmiş olmanız, entelektüel çalışmalarınızın önüne geçiyor mu? Kimi zaman güzellik yalnızca bir fiziki güzellik olarak görülebiliyor. Kendi açınızdan bu algının üstesinden nasıl geldiniz?

Üniversitem öncelikle benim güzelliğe bakış açımı değiştirdi. James Joyce okurken, onun unity, harmony, clarity and simplicity örgüsüyle güzellik kavramını ele almaya başladım. Bu sayede güzellik kavramının son derece göreceli olduğunu ve başka kavramlar üzerine kurulu olduğunu görebildim. Şu anda yaşım 45, tabii ki 19 yaşının güzellik algısıyla bugünkü çok farklı. Kimi zaman, şimdiki aklımla o yarışmaya katılmasaydım, kariyerimdeki ilerleyişim için daha avantajlı mı olurdu diye düşünüyorum; fakat yine de iyi ki girmişim. Bu yarışmaya katılmam, o yaşın ve gençliğin cesaret göstergesiydi. Hâlbuki şu anki değer örgümde bu yarışma bana çok uzak geliyor. Tabii o zamanlar Eurovision, Miss Turkey gibi yarışmalar çok daha prestijliydi. Senede bir güzel seçilirdi, o kişi Miss Universe ve Miss World'e temsile giderdi. Ben her iki yarışmaya da katıldım. Miss Universe'de ilk 10'a giren ilk Türkiye güzeli oldum. Onda da yine okulumun, İngilizce bilmemin, kendimi ifade edebilmemin çok faydası olmuştur.

Bu yarışmaya katılmanız ile ilgili yakın çevrenizin değerlendirmesi nasıl oldu?

Esasen, son derece sade bir ailem var. Subay kızıyım, annem ev hanımı. Babam nasılsa bu yarışmalarda istediğini elde edemez, karışmayalım diye düşünerek yarışmaya katılmama müsaade etmişti; fakat tahmini farklı bir şekilde sonuçlandı. Hem Türkiye güzellik yarışmasında birinci oldum hem de Miss Universe ve Miss World'de ilk 10'a kaldım. Sonra bu yarışmalardan döndüğümde ailemin eğitimimi tamamlamam noktasındaki mutlak kararı ile karşı karşıya kaldım. Babam, varlıklı bir aile olmadığımızı, belki büyük miraslar bırakamayacaklarını fakat iyi bir eğitimin olanaklarını sağlayacaklarını ifade edince, okul ve iş birlikte ilerlemek zorunda kaldı. Tabii o zaman çok büyük şöhret yaşıyorsunuz, oyunculuk, şarkıcılık, mankenlik teklifleri geliyor. Taşımak o dönem için bir hayli zor. Ancak daha zor olanı 19 yaşındaki bir yarışmanın izinin, benim 25 yıldır emek verdiğim habercilik mesleğime gölge düşürmesi. Ben bu yarışmalar için 15'er günlük üç kamp süreci geçirdim, sonrasında 25 yıl boyunca hiç durmadan habercilik için çalıştım. Fakat bugün dahi o üç kampla hatırlanıyor olmak can sıkıcı ve bir külfet haline geliyor.

Bugün, aynı zamanda BÜMED Yönetim Kurulu Üyesi olarak da görev alıyorsunuz, belki bu durum farklı renklerinizin daha görünür olması için iyi bir fırsat yaratabilir.

Kesinlikle. Benim aslında en büyük fırsatım Boğaziçi Üniversitesi’nin gala gecelerindeki sunumlar oldu. Okulum ile yeniden bir araya gelmem bu vesile ile başladı. Bu gecelerde sunuculuğu çok büyük keyifle yapıyorum, Cem Yılmaz ile birlikte çalıştık. Üç yıldır aralıksız hem Türkiye'de hem de Amerika'da benzer organizasyonların sunumlarını da yine ben gerçekleştirdim. Bundan çok büyük keyif alıyorum. Çok büyük bağışlar topladık okulumuz için, kendimizce başarılara imza attık. Bir de özel ödül takdim ettiler. Bu beni çok mutlu etti.

Kampüse girdiğimde hâlâ gözlerim dolar, tüm anılarım canlanır. O yıllarda sabah saat 7.10’da Türkiye'nin ilk özel kanalı olan Star Tv'de program sunardım, 11.00'de dersteydim. Okulda makyajımı temizler, derslere girer, sıradan bir öğrenci olarak zaman geçirirdim, bu yüzden okul benim sığınağımdı, kimsenin yadırgamadığı, yargılamadığı bir ortamda olmak, yoğun şöhreti yaşayan birisi için bu kampüste olmak paha biçilmezdi.

Aralık sayımızı iletişim teması etrafında hazırlıyoruz. Bu bağlamda, haber ve haberin ulaştığı kişiler arasındaki iletişimde önemli bir görev üstleniyorsunuz. Bu sorumluluğu nasıl yorumluyorsunuz?

Masa başı çalışmasında ciddi bir editoryal emek var aslında. Bu yüzden o editoryal emek çok kıymetli. Ben o takımın bir parçasıyım. Tek başıma zincirin minicik bir halkasıyım. O editoryal emek, onun toplantıları, muhabirlerin sahadaki emeği, ajansların başında olan arkadaşlar aslında bir takım çalışması. Ben de onu sunan insan olarak tabii her türlü sıcak gelişmeye açık, acil bir durumda her türlü reflekse sahip bir canlı yayın sunucusuyum 25 yıldır. Artık stüdyo benim oturma odam gibi. Hayatımın 25 yılı geçmiş; fakat bu durumu yadırgamıyorum. Rejideki kulaklıktan gelen ses her zaman dost, tanıdık bir ses bana. Kameramanlar ailemden daha çok gördüğüm insanlar. Artık bir aile psikolojisiyle çalışıyorsunuz. Türkiye'de de gündem bildiğiniz gibi çok yoğun ve dengeler çok hassas. Her zaman birleştirici, kimseyi kırmadan, uzlaştırıcı, polarizasyona gitmeden ve objektif bir şekilde haberi vermeye çalışıyoruz.

Siz o tarafsızlığı nasıl sağlıyorsunuz?

Tabii bu noktada kurumla sınırlısınız. Kurumunuz ne kadar tarafsızsa siz de o kadar tarafsızsınız. Show’un nötr bir duruşu olduğunu düşünüyorum. Objektif habercilik yapıyoruz. Haberin esas kriterlerine maksimum özen gösteriyoruz. Reytinglerimiz de çok iyi gidiyor; total kategoride birinciyiz, diğer kategorilerde Fox ile rekabet halindeyiz. Seyirci de bu konuda bize vefalı davrandı ve bizi tercih etmeye devam ediyor. Tabii bu durum da bizi çok mutlu ediyor. Yıllarca ana haber okudum, bir tanınırlığım var. Aslında ben ekranda büyüdüm. Bu yüzden seyirciyle vefa ilişkimiz var. Sanırım seyirci de bunu çok düzgün, samimi bir şekilde sürdürdü.

Aldığım mesajları, Instagram yorumları ya da Twitter'daki geri dönüşler bana hep sevildiğimi hissettirdi. Bu konuda çok başım okşandı ve şımartıldım. Seyircilere çok müteşekkirim. Onlarla aramızda güzel bir bağ oluşmuş durumda

Her ne kadar profesyonel bir haber spikeri olsanız da belli bir noktada duygularınız ön plana çıktığı anlar oluyor mu? Özellikle şiddet unsuru içeren, travmatik haberlerde bu durumu nasıl karşılıyorsunuz?

Ben bazen dayanamayıp ağlıyorum. Her ne kadar bir daha ağlamayacağım, diye kendime telkin de bulunsam da kimi zaman dayanamıyorum. Çünkü ben insanım ve hâlâ duygularım taze. Çocuk ve kadına şiddet, şehit haberlerinin on tanesinde susuyorsam bir tanesinde de normal olarak tepki veriyorum. Kimi zaman ham görüntüleri görüyorum, onlar daha da can acıtıcı. O çok kötü görüntüler akılda kalıyor. Türkiye'de gazeteci, haberci olmak çok zor. Bir İskandinav ülkelerindeki gündemi düşünün bir de bizdeki gündemi düşünün. Her an her şeyden haberiniz olmak zorunda.

Haber sunum anına gelene kadar Jülide Ateş'in bir günü nasıl geçer?

Sabah kalkıp çocuğuma kahvaltısını hazırlar, onu öper, koklar okula yollarım. Spora giderim; sonrasında bütün gazeteleri, köşe yazarlarını okurum. Bazı programlarım var onları mutlaka izlerim. Öğlen 14.00 gibi işe gelirim. Editör arkadaşlarla sohbet ederiz, akşam canlı yayında sürpriz bir şeyin olup olmayacağını konuşuruz. Zaten onlar ön masa çalışmasını o kadar iyi yapıyorlar ki bana da sunması kalıyor. Son bir saat kala çok yoğun oluyoruz. Son olarak bütün akan haberleri gözden geçiririm, sıcak haber var mı diye bakarım. Ardından 18.45'de aşağıda yayında olurum.

Meslek hayatınızda unutmadığınız aksaklıklar ya da sürprizlerle karşılaştınız mı?

Mesela bir yayında Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz gibi Türkiye'nin ileri gelenleriyle sürpriz bir şekilde sabaha kadar canlı yayında kalmıştık, ilk kritik deneyimim oydu ve yaşım henüz 21 idi. Oldukça başarılı bir yayındı. Onun dışında depremi gördük, depremde çok acı çektik. Olay henüz çok sıcakken sahaya özellikle Düzce'ye gittiğimde çok zor anlar yaşamıştım. Vefat eden insanların yanında anonslar yapıyorsunuz. Çok sahada bulundum, çok haber yaptım. Muhabirlik işin zaten ana kısmı. O muhabirliği yaptıkça daha çok gelişiyorsunuz.

Jülide Ateş'in kendisini ruhen beslediği alanlar nelerdir? Ne okur, ne dinler?

Çok spor yaparım. Kitap olarak kurmaca eserleri pek sevmediğimden daha çok psikoloji ve felsefe, daha hayatla bağdaştırabileceğim notları içeren kitapları seviyorum. Sürekli müzik dinlerim, kulaklıkla yaşıyorum adeta. Keyfim yerindeyse hip hop dinlerim. Spor müziğim, melankoli müziğim ayrıdır, birçok farklı listem var, moduma göre müzik seçimi yapıyorum. Instagram'ı kullanmayı, fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. O beni çok besliyor.

Boğaziçi'nden edinmiş olduğunuz hangi özelliklerin ya da davranış biçimlerinin iş yaşamınızda size yardımcı olduğunu düşünüyorsunuz?

Herhangi yeni bir konuda öğrenme şevki, insana saygı, karşı tarafı dinleyebilme yetisi, farklı pencerelerden bakabilme, heterojen olabilme, yatay hiyerarşi; insanlardan kendini altta ya da üstte görmeme, bir şeyi tamamlama, sonuna vardırma isteği, maraton koşma ve de çok renklilik algısı yaşamımın en büyük destekleri oldu.

Bunun dışında uluslararası olabilmeyi Boğaziçi sayesinde kazandım, dil bilmek sadece İngilizce konuşmak değil, dünya insanı olabilmek önemli. Okulumuz, dünyanın neresine giderseniz gidin kendinizi ifade etme şeklinize, o kültüre aşina oluşunuza katkıda bulunarak aslında dünya vatandaşı yetiştiriyor. Dünya vatandaşı olunca yerel değil enternasyonal bir insan oluyorsunuz ve vizyonunuz da ona göre şekilleniyor.

Söyleşi: Duygu Cankılıç ‘11/Boğaziçi Dergisi

Tarih: 12 Aralık 2016