40 sene sonra yeniden öğrenci oldu

Boğaziçi Üniversitesi’nden 1978 yılında mezun olan Hüsamettin Onanç, tam 40 sene sonra mezun olduğu üniversiteye öğrenci olarak geri döndü. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde doktora yapan Onanç, iş hayatının başlangıcından emekli olana dek Eczacıbaşı şirketler grubunda çalıştı. 80’lerde kendi işini kurduğu kısa süre dışında tamamen kurumsal hayatın içinde yer alan Onanç, bu süre zarfında edindiği tecrübelere rağmen öğrenciliğin, gençlerle bir arada olmanın insanın egosunu ve emeklilik tembelliğini törpülediğini söylüyor. Onanç ile kampüste buluştuk ve 40 sene öncesine uzandık. Boğaziçi’ndeki öğrencilik dönemini ve yıllar sonra yeniden kampüse dönüş öyküsünü dinledik.

Bize biraz kendinizi anlatabilir misiniz?

62 yaşındayım, Alman Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1974 yılında Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’ne girdim. Matematik Bölümü’yle çift anadal yaparak 1978 yılında mezun oldum. Mezun olduktan sonra Eczacıbaşı’nda çalışmaya başladım. O dönem yine Boğaziçi’nde Ekonomi yüksek lisansı yaptım.

Kurumsal hayatım üç senelik aranın haricinde 35 yıl sürdü ve sonrasında da emekli oldum. O üç senede de kendi işimi kurdum ve yürüttüm. Emekli olduktan sonra akademik hayata yöneldim. İş hayatımda hukukla ilgili çok çalışmıştım ve emekli olunca da hukuk konusunda Koç Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptım. Sonra da hukuk bitirme projemi hazırlarken üzerinde çalıştığım bir konu vardı, o konuda daha derinlemesine bir çalışma yapmak istedim ve tarihi bir konu olduğu için herkes beni Prof. Şevket Pamuk’a yönlendirdi. O da bu konuyu hakkıyla çalışabilmem için benim burada doktora programına başvurmamı söyledi. Bunun üzerine 2015’te Atatürk Enstitüsü’nde doktoraya başladım. Şu an derslerim bitti, yeterlilik sınavından geçtim, tez aşamasındayım.

Lisans hayatınız nasıl geçti, o döneme dair neler hatırlıyorsunuz?

Boğaziçi’nde o dönemler şimdiden çok farklıydı. Biraz daha elit bir hava hâkimdi. ODTÜ ile birlikte İngilizce eğitim yapan sadece Boğaziçi vardı. Robert Kolej’den devlet üniversitesine yeni geçilmişti. Biz de bu süreçte geliştik. Kolej kültürünün kalıntıları vardı, mesela kolejden gelen Sportsmen Brotherhood diye bir gelenek vardı.

Aynı zamanda Türkiye’nin gençlerinin ayaklandığı, düzene başkaldırdığı ve kutuplaştığı bir dönemdi. Boğaziçi’nde de pek çok forum olurdu ve boykotlar yapılırdı. Hatırladığım kadarıyla yemekhane boykotu çok uzun sürmüştü. Bir forumda ben de bir konuşma yaptım ve istediğimizi aldığımızı, artık bu boykotu bitirmemiz gerektiğini söyledim. Ben öyle deyince beni kürsüden indirdiler. Siyasi hayatım öylece bitti. O dönem, üniversiteler çok hareketliydi.

Kimler vardı o dönem? Sınıf arkadaşlarınız, hocalarınız kimlerdi?

Mesela eski rektörümüz Gülay Hanım benim sınıf arkadaşımdı Endüstri Mühendisliği’nden. Hocaların hepsi de çok kıymetli insanlardı, İbrahim Kavrakoğlu,  Erkut Yücaoğlu, Ratip Berker, John Freely vardı. Hatta John Freely’nin asistanlığını yapmıştım. Prof. Lowry vardı. Humanities dersi verirdi.

Bir keresinde Freely benden ona tercümanlık yapmamı istedi. Mısır Çarşısı’na gittik birlikte. Sonra bana, “Seni İstanbul’un en iyi lokantasına götüreceğim’’ diyerek  beni Pandeli’ye götürdü. İstanbul’un en iyi lokantasını ondan öğrenmiş oldum. Ekonomide ise Murat Sertel vardı, onunla tezimi yazmıştım.  

İş hayatınızın kilometre taşları neler?

1978’de iş hayatına girdim. O yıllarda enflasyon çok yüksekti. Eczacıbaşı’na girdiğimde orada yatırım iştahı vardı. Nejat Eczacıbaşı girişimci ruhuyla her konuya giren bir insandı. Ben Holding’de onun sürekli gelişen yeni iş fikirleriyle ilgili fizibilite raporları yapmaya başladım. Her ay bir rapor hazırlıyorduk. Ben de bu iş elle yapılmıyor diye, bilgisayar programı yazdım. Üniversitede son sene bilgisayar sisteminin başında Cem Kun vardı. O ve İbrahim Kavrakoğlu ile bir proje yapmıştık, benimle birlikte sanıyorum 3 asistan daha vardı. Türkiye Elektrik Kurumu’nun data bankını hazırlamıştık o projede. Bir sene uğraştık o program için. Bugün herhangi biri Excel’de 10 dakikada yapabilir o programı. Sonra üniversitede öğrendiklerimle ben de fizibilite için şirkette benzer bir program yaptım.

O tarihlerde Türkiye ekonomisi zor bir döneme girdi, öyle olunca yaptığımız yatırımlar da o zor dönemden payını aldı. Para bulamıyorduk, kredi ve döviz yoktu. Ardından Özal dönemi başladı. 24 Ocak kararları ile birlikte bir anda ekonomik sistem değişti.

Ben o dönemde Almanca bilen bir çalışan olarak şirkette arana biri oldum, zira özellikle Almanya’da yabancı yatırımcı arayan ekibin parçası oldum. Onlara Türkiye’yi anlatmak, tanıtmak gibi işler yapmaya başladım. Bir anda uluslararası ilişkilerin içine girdim. Bu tecrübe kendi gelişimime de çok katkı sağladı.

Daha sonra askerliğimi yaptım ve kendi işimi kurmaya karar verdim. 1981 yılında yabancı tekstil kuruluşlarının temsilciliğini yapmaya başladım. Türkiye’den mal almak isteyen yabancıların temsilcisi oldum. 1983 yılında tekrar Eczacıbaşı’na geri döndüm en genç yöneticilerden biri oldum.

Sonrasında da en büyük idealim şirketi uluslararası bir kurum haline getirmekti. Şansıma da bunu yapabilmek için çok fırsatım oldu, önce topluluğun tüm dış ticaretini yönettim, sonra da Eczacıbaşı Yapı Ürünleri grubunun en üst yöneticisi olarak yurt dışına açılmasına katkım oldu.  Ben ayrıldığımda yurt dışında faaliyet gösteren markaları ve üretim tesisleri olan bir faaliyet alanı oldu.

Kendi işinizde ne gibi deneyimler kazandınız?

Maaşlı bir işte çalışınca kurumda paraların nasıl kazanıldığının detaylarını bilmezsiniz. Bulunduğunuz pozisyonun detaylarını bilirsiniz ama size ödenen maaşın nasıl kazanıldığının detaylarını bilmezsiniz. Ama maaşınız olmadığında, kendi hayatınızı kazandığınız zaman işler değişiyor. Ben o zaman hayatın gerçekleriyle tanıştım. Bütün işleri kendiniz yaptığınız zaman işin neresinde zorluklar var, nelerdir, ne kadar iyi yapılıyor anlıyorsunuz. Sorunları çözmede yaratıcılık, her kuruşuna kadar kazancınızı ve ödemelerinizi bilmeniz için günlük takip gerektiriyor. Bu tecrübeyi insanların kazanması gerektiğine inanıyorum. Para kazanmak ne demektir bilmek gerekiyor. Hazır para veya altyapı olmadığında çareler bulmak gerekiyor. Mesela numune göndermek için param yoktu. Borçla bir araba aldım, ofisim de başka birinin ofisinin arka odasıydı. Teleks o zamanın tek iletişim aracıydı ve sahip olmak için aylarca beklemek gerekiyordu ve alması çok pahalı idi. Tüm haberleşmemi biriktirerek gider bir posta ofisinden saatini kiraladığım teleksle kendim yapardım. Uluslararası haberleşme biçimi o yıllarda buydu.

Biriktirdiğim numuneleri arabayla senede beş ya da altı defa Almanya’ya götürürdüm, yolda parasızlıktan arabada uyurdum. Bir de giderken oraya halı -kilim götürüp, oradan da buraya başka şeyler getirip satardım ki yol masrafım çıksın.

Bu tecrübe bana sorunlarla karşılaştığında nasıl çözülebileceğinin yollarını öğretti, insan tanımayı güven oluşturmayı öğretti, para kazanmanın süreçlerini öğretti.

Peki, yeniden öğrenci olarak Boğaziçi’ne dönmek nasıl bir duygu?

Çok güzel bir duygu. Yeniden öğrenciliğe önce Koç Üniversitesi’nde başladım, sonra buraya geldim. İnsan iş hayatında profesyonel olarak belli bir yerlere geldiğinde bazı alışkınlıklar geliştiriyor. Birincisi ego. Müdür, genel müdür filan oluyorsunuz ve egonuz şişiyor. İkincisi de işlerinizi başkalarına yaptırmaktan detay iş becerilerinizi kaybediyorsunuz. Ama emeklilik böyle bir şey değil. Her işinizi kendiniz yapacaksınız ama sıradan bir insansınız ve bilgi olarak da genç bir insandan hiç de farklı değilsiniz aslında. Bunlarla yüzleşmek önemli. Birkaç tane uluslararası anlaşma yapınca insan hukukçu olmuyor. Bunu öğrenci olduğunuz zaman daha iyi anlıyorsunuz. Bunu da gençlerle birlikte yapmak, yaşamak önemli ve güzel bir deneyim.

Peki, daha geniş anlamda yeniden öğrenci olmak şu anda size neler hissettiriyor? Uzun soluklu bir kurumsal çalışma hayatından sonra öğrenciliğe dönmek nasıl bir duygu? O kurumsal hayatın bahsettiğiniz ‘konforunu’ hiç özlediğiniz oluyor mu?

Akademik hayat her şeyden önce çok okumanız, hazırlanmanız gereken bir süreç. Özellikle son dönemlerdeki yoğun çalışma hayatında kaybettiğim okuma alışkanlığını tekrar kazandım. İş hayatının bir ölçüde kısır döngüsünden sıyrılıp toplumsal sorunlarla ilgilenmenin zevkini alıyorum. Bugüne kadar ilgilenmediğim, ön yargı ile baktığım birçok konunun ne kadar önemli olabileceğini kavradım. İş hayatında tek yanlı baktığınız birçok alanda aslında bazı toplumsal konularda ne kadar eksik olduğumuzu anladım. Marx’a sadece bir komünist ideolog gözüyle bakmakla ne kadar önemli bir ekonomist, tarihçi ve sosyolog olduğunu anlamak arasındaki fark gibi bir şey bu.

Kurumsal hayatın bazı rahatlıklarının eksikliğini zaman zaman hissediyorum, ancak öğrencilik hayatına oldukça hızlı ve iyi adapte olduğumu düşünüyorum. Öğrencilik dışındaki özel hayatıma da katkısı oldu.

Öğrencilik hayatına dönmenizin ardından ‘zamane gençleriyle’ iletişiminiz nasıl oldu? Sizin hayatınızda nasıl bir etki yaratıyorlar?

Öğrenci arkadaşlarım da beni hiç yadırgamadılar. Ben de onları çok takdir ediyorum. Birlikte çalışmalar, hazırlıklar yaptığımız zamanlar oldu ve çok zevk aldım, sanıyorum onlar da birlikte olmaktan mutluydular. Zamane gençleri duygusuna hiç kapılmadım. İş hayatındayken de gençlerin yetişmesi için epey uğraş verdim, dolayısıyla gençlerle aram hep iyi oldu. Galiba bende de genç ruhu var.

Kendi işini kurmayı ümit eden öğrencilere neler tavsiye edersiniz?

Kendi işini yapmak için her şeyden önce dayanıklı ve özgüvenli olmak gerek. Bunu sağlamak için kendi işini yapmaya karar vermek yetmiyor, çok kararlı olmak gerek. Olumsuzluklardan öğrenmenin yolunu bulmak ve tüm dünyaya, çevreye açık olmak gerek. Bundan kastım şu; olaylar ve insanlardan bir şeyler öğrenmeye açık olmak işin en önemli kısmı.

İşin ikinci önemli kısmı da hiçbir iş tek başına yapılamıyor, muhakkak birlikte çalışacağınız veya iş birliği yapacağınız insanlara ihtiyacınız var. İnsanlarla birlikte çalışmanın ve başarıyla devam ettirmenin en önemli unsuru karşılıklı güven oluşturabilmek. Ne kadar hukuki anlaşmalar olursa olsun iş hayatı anlaşmalarla değil insanlarla yürüyor, anlaşmalar sadece anlaşmazlık hali için geçerli. Bu nedenle de benim iş hayatında öğrendiğim en önemli iş yapabilme unsuru güven oluşturmak ve güvenebileceğiniz insanlarla birlikte çalışmak.

Bir de yelkenliniz var sanırız?

Ben bir tabiat ve gezi düşkünüyüm. Her sene bahar aylarında 2-3 hafta motosikletle karadan sonra da yazın denizlerden yeni dünyalar keşfediyorum.   Evet, beş yıldır her yaz 3-4 ay yelkenle seyahate çıkıyorum, teknede yaşıyorum denilebilir. Beş yıl boyunca batısından başlayarak doğusuna kadar, ortası ve kuzeyi dahil bütün Akdeniz’i, kıyılarını ve adalarını gezdim. Her sene daha önce görmediğim yeni yerlere gittim. 8500 Deniz mili yol kat ettim. Tekne seyahatlerime başladığımda da Fernand Braudel’in Akdeniz kitabıyla tanıştım, iki cildini de okudum. Onun kitabında bahsettiği yerleri görmek ve tarihiyle tanışmak ayrı bir heyecan. Ayrıca yeterlilik sınavında Braudel’in tarih yazılımı sorusu ile karşılaşmak çok büyük şans.

 

Söyleşi: Talat Karataş -Sinan Cem Deveci /Kurumsal İletişim Ofisi

Fotoğraflar: Talat Karataş


Tarih: 23 Şubat 2018