‘’AB hedefinden vazgeçme lüksümüz yok’’

Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Osman Sabri Kıratlı, TÜSİAD ve Stiftung Mercator’un işbirliği ile bu yıl 3.sü düzenlenen Türkiye Avrupa Gelecek Forumu’na katıldı. Türkiye ve Avrupa’da kamuoyu algıları üzerine sunumu ilgiyle takip edilen Kıratlı’yla Avrupa Birliği’nin dününü, bugününü ve yarınını mercek altına alırken, AB-Türkiye ilişkilerinden mülteci sorununa uzanan bir yelpazede kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdik.

-Türkiye Avrupa Gelecek Forumu’ndan genel izlenimlerinizi aktarabilir misiniz öncelikle? Neler konuşuldu bu forumda?

Türkiye Avrupa Gelecek Forumu (Turkey Europe Future Forum) Stiftung Mercator’un TÜSİAD iş birliği ile gerçekleştirdiği, her yıl başta Türkiye ve Almanya olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinden seçilmiş kendi alanında uzman 30 katılımcının Avrupa’nın geleceğini ve Türkiye’nin bu gelecekteki rolünü konuştukları bir organizasyon. Organizasyonun iki ayağı bulunmakta. Birincisi; karar alıcı, yani politikacı ve diplomatlarla gerçekleştirilen görüşmeler, ikincisi ise katılımcıların kendi deneyimleri ve uzmanlık alanlarına göre yaptıkları sunum ve tartışmalar. Ben de Türkiye ve Avrupa’da kamuoyu algıları üzerine bir sunum yaptım.

Benim açımdan bu organizasyonu farklı kılan nokta ise katılımcıların küratörden ekonomiste, belgesel prodüktöründen AB Komisyonu bürokratına çok farklı arka planlardan gelmesi ve bu sayede yalnızca bir akademik konferansta tanık olamayacağınız fikirler, düşünceler, tavırlar ve duyguların paylaşılmasıydı. Bu sayede, kendi fanusunuzda duymakta zorlanabileceğiniz perspektiflerle tanışabiliyorsunuz.

-Etkinlik 2015’ten beri düzenleniyor, o günden bugüne konuşulan, tartışılan konular arasında nasıl bir fark var?

2015 Türkiye’si, Avrupa’sı ve tabii dünyası çok farklı yerler. Bu da tartışılan konulara direkt olarak yansımış durumda. Her geçen yıl Türkiye’nin tartışmalardaki rolü azalmakta ve konuşmaların odak noktası daha çok AB’ye kaymakta. Özellikle bu yıl tartışmalar asıl olarak Brexit ve Trump sonrası yükselen tek taraflı bir dünya düzeninde AB’nin geleceği üzerine şekillendi. NATO zirvesi ve Almanya’da yaşanan CDU-CSU krizi de gündeme damgasını vuran gelişmelerdi.

-AB’nin güncel birlik politikaları bağlamında Türkiye’ye bakışı konusunda nasıl bir izlenim edindiniz?

Bu yıl özellikle siyasi çevrelerde gördüğüm Türkiye’ye oldukça tali bir rol atfedilmiş olması idi. Türkiye artık potansiyel bir üye olarak değil de potansiyel bir ortak olarak değerlendirilmekte. Özellikle 2005-2007 arası ile karşılaştırdığımızda bu çok dramatik söylem değişikliği sonucu Türkiye’ye yönelik izlenecek politikalar olarak siyasi elitlerden daha çok “Mülteciler için daha fazla şu kadar para veririz,” “Vize serbestisini müzakere ederiz””, tarzında al-ver ilişkisi şeklinde ifade edebileceğimiz söylemler dinledik. Bu da Avrupa’da Türkiye’den tamamıyla vazgeçilemeyeceğinin, ancak aynı zamanda zihinlerdeki Türkiye algısının önemli ölçüde aşındığının göstergesi.  

- Türkiye’nin iş dünyasının AB’ye bakışı ve AB ile ilişkileri değerlendirişi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Etkinlik sırasınca TÜSİAD’ın Paris temsilcisi ile uzun görüşmeler yapma imkânımız oldu. Konumu gereği TÜSİAD ekonomik olarak Türkiye’nin AB hedefinden vazgeçmemesi gerektiğinin farkında. Bunun sonucu olarak da TÜSİAD temsilcilikleri etkili bir lobi faaliyeti yapmaya gayret ediyorlar. Ancak doğal olarak faaliyetleri ağırlıklı olarak Türkiye’nin tanıtımı, ilişkilerin yumuşatılması ve özellikle de Gümrük Birliği anlaşmasının revizyonu üzerine. Ancak bu konuda da orta vadede bir gelişme beklemek pek gerçekçi değil. Ne yazık ki özellikle Paris’te görüştüğümüz Fransa AB Bakanlığı iki numarası Gael

Veyssière, ya da Fransız Senatosu Türkiye grubunun da başkanı Senatör Josiane Costes, Gümrük Birliği Anlaşması konusunda Fransa’nın şu aşamada kesinlikle bir değişiklik düşünmediğini açıkça ifade ettiler. Buna gerekçe olarak da böyle bir değişikliğin Fransız seçmeni tarafından Türkiye’ye verilecek bir taviz olarak algılanacağı konusundaki kaygıları olduğunu söylediler. Ancak biliyoruz ki serbest ticaret anlaşmaları gibi çetrefilli ve kompleks konularda kamuoyu öncelikleri kendi ekonomik pozisyonları ve ideolojik kaygıları doğrultusunda karar verme eğilimindedir. Dolayısıyla, belli oranda gerçek olsa da bu argüman daha ziyade bir bahane olarak görünüyor.

-Bulgaristan ve Romanya’nın 2007’de AB üyesi olması AB’nin artık ucuz iş gücünü buralardan temin edeceği ve kültürel uyum meselesini eskisinden daha ciddiye aldığı manasına mı geliyor? AB üyesi ülkeler bir Bulgar çalışanı, Doğu’dan, örneğin Pakistan’dan gelen bir çalışana yeğliyor mu?

Pakistan’a kadar gitmeye gerek yok, AB üyesi ülkeler bir Bulgar çalışanı bir Türk çalışana da tercih ediyorlar. Bunun da belirli nedenleri var. Dini ve kültürel nedenler bir tarafta, ekonomik nedenler ise diğer. Örneğin ortalama vatandaşın eğitim durumu ya da okur-yazarlık oranlarını karşılaştırdığımızda Bulgaristan, Türkiye’nin hala üzerinde.

Ancak sorunun ilk kısmındaki varsayıma katılmıyorum. 2004 genişlemesi öncesi Polonyalı muslukçu esprileri de yapılıyordu, ama kısa sürede olayın öyle olmadığı anlaşıldı. Günümüzün küreselleşen dünyasında sermayenin hareketliliği ve nakliye fiyatlarındaki dramatik düşüşler sayesinde gelişmiş ülkelerdeki şirketler ucuz iş gücü kaynağına gidebilecek durumdayken, o ülkeleri Birlik içine almak ve bunun amaçla yığınla para harcamak akıl karı değil. Yani, AB genişlemesi ucuz iş gücü bulma kaygısından çok daha kapsamlı nedenlere dayanmakta. Batı Balkanlar genişlemesi daha çok stratejik amaçlarla alınmış bir karar. Ve bu genişlemenin devamı da gelecek.

Avrupa hala bir çekim merkezi

-Tersinden bir bakışla, AB dışından gelen insanlar için AB çekici bir yer mi gerçekten? Bu insanların yaşamı AB içerisinde ne yönde değişiyor?

Hala Akdeniz’de göçmenleri taşıyan botlar batıyor ve insanlar ölüyorsa bu AB’nin hala bir çekim merkezi olduğunu gösteriyor. Bunun nedenlerini anlamak da zor değil. Bir tarafta doğdukları coğrafyalarda en basit temel ihtiyaçlarını karşılayamama, her an güvenlik endişesi içinde yaşama durumu, diğer tarafta ise en kötü ihtimalle bir göçmen kampında en azından barınma, beslenme ve güvenlik ihtiyaçları bir şekilde karşılanması. Bir nevi ehveni şer durumu.

-Mülteci düşmanlığını kırmak için AB ne gibi çalışmalar yapıyor?

Yığınla para harcadığını söyleyebilirim. Örneğin 2016’da göçmenlerin Avrupa’ya entegrasyonunu sağlamak amacıyla çok kapsamlı bir eylem planı ilan edildi. Hatırlamalı ki bu programlar dışında, tüm global dış yardımların (ODA) yüzde ellisi AB tarafından sağlanmakta. Tabii bu harcanan paranın karşılığı ne ölçüde alınıyor orası tartışmalı.

Ancak üye ülke siyasileri AB’ye bu konuda hiç yardımcı olmuyorlar. Bunun nedeni de tek başına popülist partiler değil. Son tahlilde, popülist partiler Avrupa’nın çoğunda halen azınlıkta. Ancak bu partilerin demokratik sistemlere verdikleri en büyük zarar, merkez partileri kendilerini daha milliyetçi bir çizgiye doğru yeniden konumlandırmaya zorlamaları. Bu da mevcut politik diskuru gitgide milliyetçi, muhafazakâr ve göçmen karşıtı bir çizgiye itiyor.

- AB hala üyesi olmayan ülkeler için çekici bir oluşum mu? Güncel politikaları bir kenara koyup sorarsak; AB hedefi ülkemiz için bugün ne ifade ediyor?

Bu hangi ülkeden yaşadığınıza bağlı. Eğer Norveç’te iseniz AB sizin için çekici bir oluşum olarak görülmeyebilir, ancak eviniz Skopje, Belgrad, Edirne ya da Kars’ta ise evet, AB hala alternatifi olmayan bir hedeftir. AB Türkiye için en başta bir değerler birliğidir. Bu noktada Avrupa merkezli bir yorum yapmak istemem zira AB gerçekten de değerler birliği midir, izlediği politikalar bu tanımı haklı çıkarır mı bu tartışılabilir. Ancak Türkiye için Tanzimat’tan bu yana Avrupa serüveni en başta bir takım değerlere ulaşmayı temsil etmektedir. Bu değerler de bellidir; demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, vs. yani demokrasi ile ilişkilendirebileceğimiz tüm norm ve değerler. Bu yüzden AB hedefi Türkiye için bir sonuç olarak değil bir süreci temsil etmekte ve kişisel olarak da bu sürecin de canlılığını korumakta olduğunu düşünüyorum.

Bunun yanında tabii ekonomik ve politik nedenler de AB’nin hedefini ülkemiz için çok önemli kılıyor. Örneğin ekonomik olarak ihracatımızın neredeyse yüzde 51’ini AB ülkelerine yapmaktayız, doğrudan yabancı sermayenin yüzde 55’i AB ülkelerinden gelmekte. Bu rakamlar, aramızdaki ilişkinin mahiyetini göstermekte.

Kaldı ki, biraz önce değindiğim demokratik değerler, yalnızca normatif olarak değil, maddi olarak da Türkiye’nin ekonomik sağlığı açısından önem taşıyor. Siyasal, sosyal ve ekonomik istikrarını görece sağlamış bir Türkiye’nin risk primi düşecek, dolayısıyla ödeyeceği faiz azalacak, yabancı sermayeye ulaşımı artacak ve daha sürdürülebilir bir büyüme modeli izleyebilecektir. Yine, özellikle Acemoğlu’nun çalışmalarından biliyoruz ki ülkelerde demokratik, kapsayıcı kurumlar ile ekonomik büyüme arasında çok ciddi bir ilişki var.  

Politik olarak ise yanı başınızda revizyonist bir Rusya ve kaynayan Ortadoğu’da yanınızda müttefik olarak kimi görmek istiyorsunuz sorusu da önemli. Tabii bu konuda NATO ve ABD ile olan ilişkiler, AB ile olan ilişkilerden daha kritik öneme sahip ancak Trump sonrası ABD’nin NATO’ya aktardığı kaynakları kısması ve Avrupa’nın buna karşılık kendi ayakları üzerinde durabilen bir güvenlik kimliği geliştirip geliştiremeyeceği, Türkiye’nin reel politikası açısından kritik öneme sahip.

Tüm bunları yan yana koyduğumuzda AB hedefinden vazgeçme gibi bir lüksümüzün bulunmadığını düşünüyorum.

Brexit Türkiye’nin AB üyelik beklentisini sonlandırdı

-İngiltere’nin birlikten ayrılma kararı, Yunanistan krizi gibi meseleleri düşündüğümüzde AB’nin yönü neresidir, birlik ömrünü dolduruyor mu yoksa Birleşik Avrupa ideali güncelliğini hala koruyor mu?

Ben koruduğunu düşünüyorum. Yunanistan krizi, Euro bölgesi için önemli bir testti ve parasal birlik, zor da olsa ve neredeyse tüm yükü Almanya’nın sırtına yüklese de, bu testi geçmeyi başardı. Şimdi sırada İtalya testi var. Brexit ise bir anlamda politik bir test. Ancak ben Brexit’in kısa dönemde AB’ye zarar verse dahi, orta ve uzun dönemde AB entegrasyonunun derinleşmesini kolaylaştıracak bir etki yaratacağı beklentisindeyim. İngiltere hiçbir zaman kendini AB’nin bir parçası olarak görmedi ve Birlik’in derinlemesine bir işbirliği geliştirmesi önünde hep set çekti.

Tabii bizim açımızdan şu da aşikâr ki Brexit’in federal bir Avrupa için bir engeli ortadan kaldırması, aynı zamanda Türkiye’nin de üyelik beklentisini de facto olarak sonlandırmıştır. İngiltere’nin çıkması ile Türkiye yalnızca birlik içindeki en önemli destekçisini değil, kendisi için bir model oluşturacak bir yapı taşını da kaybetti. Nüfus, dil, sosyal ve politik kültür ve tarih açısından merkez Avrupa’dan tamamıyla farklı bir Türkiye’nin içinde bulunabileceği AB, bir Birleşik Avrupa değil, her zaman İngiltere’nin arzu ettiği, gevşek, hükümetler arası bir organizasyon, en iyi ihtimalle konfedere bir yapıdır. İngilteresiz böyle bir yapı ise artık imkânsız gözükmekte.

 

Söyleşi ve fotoğraflar: Oktay Güney / Kurumsal İletişim Ofisi

 

 

 

 

Tarih: 16 Ağustos 2018