‘’Arkeoloji ve kimya bir araya gelince tarihi yeniden yazmak mümkün’’

Boğaziçi Üniversitesi Arkeometri, Uygulama ve Araştırma Merkezi, 1991 yılından bu yana Kimya Bölümü öğretim üyesi Emeritus Prof. Dr. Hadi Özbal’ın öncülüğünde sayısız çalışma gerçekleştirdi. Türkiye’deki arkeometrik çalışmalara öncülük yapmış olan merkezde, Anadolu’da metal üretiminden, süt ürünleri kullanımına ve evcil hayvan yetiştiriciliğine kadar birçok tarihi bilgi arkeoloji ve kimya bilimlerinin işbirliğiyle gün yüzüne çıkarılıyor.

Boğaziçi Üniversitesi’nden Anadolu arkeolojisine dair yeni keşifler

Türkiye’deki ilk arkeometri araştırma merkezlerinden biri olarak kurulan Boğaziçi Üniversitesi Arkeometri, Uygulama ve Araştırma Merkezi, 1991 yılından beri gerek Boğaziçi Üniversitesi’ndeki araştırmacılarla gerekse de Türkiye’nin ve hatta uluslararası üniversitelerin arkeoloji bölümleri ile ortak projeler yürütüyor. İnsanlık kültürünün gelişimini fen bilimlerinin katkılarıyla inceleyen bir bilim olan arkeometri disiplini bu kapsamda arkeolojik malzemelerin tarihlendirilmesini amaçlayan kimyasal analizleri kapsıyor.

 

“Merkezimin Türkiye’de arkeometrik çalışmalara öncülük yapmış olduğundan dolayı son derece memnunum” diyen merkezin kurucusu Emeritus Prof. Dr. Hadi Özbal, “Arkeoloji ve kimyanın bir araya gelmesi disiplinlerarası çalışmaların en güzel örneklerinden birisidir” diyor.

 

Özbal’ın yıllarca büyük emek verdiği çalışmalar onun öğrencilerini de bu iki disiplinin çalışma alanlarına yönlendirmiş. Özbal bu konuda “Yüksek lisanslarını benimle kimya alanında yapan öğrencilerimin bir kısmının daha sonra arkeoloji branşında doktora almaları benim için gurur kaynağı olmuştur’’ diye ekliyor.

 

Tunç ilk kez Anadolu’da kullanılmaya başlanmış

 

Özbal, merkezin bu zamana kadar yaptığı çalışmaları anlatıyor:

 

“Merkez araştırmaları önceleri yoğunlukla Anadolu metalleri üzerine oldu. Anadolu, metal üretiminde birçok ilke imza atmış bir bölgedir. Boğaziçi Üniversitesi Arkeometri ve Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde yapılmış olan analizlerden bazıları söz konusu ilklerin belgelenmesinde katkıda bulundu. Bu çerçevede öncelikle yöneldiğimiz çalışmalardan bir tanesi MÖ 3. binyılda bakırın önce arsenik ve daha sonra kalay ile alaşım yapılarak tunç üretimine geçiş konusu olmuştur. Yaptığımız analizler sayesinde söz konusu teknolojinin ilk defa Anadolu’da kullanılmaya başlandığını belgeledik.

 

Bu kapsamda Samsun ve Niğde bölge kazılarından gelen metal malzemelerle çalıştık. Daha sonra üniversitemizin Tarih Bölümü’nden rahmetli Günhan Danışman Hocamızla beraber birtakım projeler yürüttük. Bunlar arasında aynı bölümden Aslı Özyar’ın başkanlığını yapmış olduğu Tarsus Gözlükule projesi de var. Ayrıca Günhan Hocamız ile beraber Kırklareli’nde Demirköy Osmanlı Dökümhane Projesi altında bu sefer demirin üretim safhalarını araştıran ve söz konusu teknolojinin tarihini de kapsayan önemli bir çalışmamız oldu.”

 

Anadolu’nun beslenme alışkanlıkları belgelendi

 

Son yıllarda ise merkezin çalışmaları Anadolu’daki beslenme alışkanlıklarına yönelmiş. Merkezde, kazı alanlarından çıkarılan çanak ve çömlekler üzerine yapılan çalışmalar sayesinde edinilen bilgiler şu ana kadar yapılan çalışmalar içerisinde en erken süt tüketimi tarihini de belgelemiş. Özbal çalışmaların bu yöne evrilmesini “arkeometride gelişen teknikler ve teknolojilere” bağlıyor.

 

“Son yıllarda Anadolu’da çanak çömleklerin gözenekleri içerisinde kalan lipitlerin analizine yönelik yeni analitik teknikler geliştirildi. Söz konusu yağlar hidrofobik yapıları sayesinde yani su ile temasa girmemelerinden dolayı korunabilmekte ve bu sayede binlerce yıl muhafaza edilebilmekte. Çalışmalarımız karbon ve nitrojen izotop değerlerinden yağların niteliğini araştırabiliyor. Özellikle Bristol Üniversitesi’nden Richard Evershed’in öncülüğünde başlamış olan analitik teknikler sayesinde pişirme kaplarında kalmış olan lipit ve organik kalıntıları biz de Boğaziçi Üniversitesi’ndeki merkezimizde tespit edebildik ve TÜBİTAK MAM ile ortak çalışmalar sonucunda lipitleri tanımlayabildik.”

 

Tarihte en erken süt tüketimi Bursa bölgesinde

 

Arkeoloji biliminde neolitikleşme yani yerleşik hayata geçme konusundaki çalışmaların genelde Mezopotamya bölgesinde yapıldığını belirten Özbal, “Yaptığımız araştırmalar gösteriyor ki süt tüketimi gibi birtakım bilgilere aslında ilk olarak Marmara bölgesinde rastlanıyor” diyor.

 

“Son 10 senedir de bu araştırmalar kapsamında Türkiye ve Bulgaristan’ın Neolitik ve Kalkolitik Dönem yerleşim yerlerinden gelen ve MÖ 6600-5000’e tarihlenen örnekleri analiz ediyoruz. Lipitlerin izotop oranları bize yenmiş olan hayvanların geviş getiren hayvan olup olmadığını gösterebildiğinden yenilen etin türünü anlayabiliyoruz. Aynı zamanda ve Anadolu arkeolojisi için belki de daha ilginç olan analiz sonucu hayvan sütüne ait biyomarker’ların da tespit edilebiliyor olmasıdır. Beslenmeye yönelik çalışmaları Türkiye’de Hatay, Niğde, İzmir, Burdur, Kırklareli, İstanbul ve Bursa’da bulunan höyüklerden alınan örneklerle yaptık fakat en erken ve en yoğun süt veren örnekler Bursa bölgesinden Barcın Höyük kazısından geldi.”

 

Bursa Barcın Höyük kazı alanının, tüm Marmara bölgesinin en eski çanak çömleğinin kazıldığı yer olması nedeniyle oldukça önemli olduğunu belirten Özbal, “Burada MÖ 6600’e tarihlenen çömleklerde yani bölgenin ilk çömleklerinde de süt kalıntılarına rastladık. Söz konusu durum şimdilik bilinen en erken süt kalıntısını tespit etmiş olduğumuzu gösteriyor fakat araştırmalar devam ettikçe farklı yerleşimlerde de süt kalıntılarının tespit edileceği göz ardı edilmemelidir.” diyor.

 

Barcın Höyük’te mavi boncukların izi sürüldü : ‘’Günümüzden 8500 sene öncesinde bile imitasyon vardı”

 

Boğaziçi Üniversitesi Arkeometri, Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin güncel çalışmalarında da oldukça ilginç sonuçlar çıkmaya devam ediyor. Farklı kazılardan çıkan ve niteliği anlaşılmaya çalışılan birçok malzemenin analizleri yapılıyor. Bu analizlere göre imitasyon ürünlerin geçmişi sandığımızdan çok daha eskilere dayanıyor.

 

“Son bulgularda birtakım mavi boncukların ayrıntılı analizi sonucu bunların kemik türü organik bir malzemeden yapılmış olduğunu ve turkuaz taşı gibi değerli taşları taklit ediyor olduklarını anladık ve dolayısıyla günümüzden 8500 sene öncesinde bile imitasyonların olduğunu ispatlamış olduk”.

 

Prof. Dr. Hadi Özbal, söz konusu boncukların, büyük olasılıkla takı olarak ya da giysiler üzerine dikili olarak kullanıldığını ekliyor: ‘’Ancak turkuaz taşının en yakın kaynak bölgesi İran olduğundan ve Anadolu’da ender olduğundan adeta bir statü amblemi olarak düşünülebilecek olan bu taşı taklit ediyor olduklarını ve dolayısıyla taklitlerin de gösterişle ilişkili olduklarını düşünmekteyiz.

 

Boncuklar konusunda Neolitik Dönem’e tarihlenen yeterince yayın maalesef yok. Barcın Höyük’te bu boncuklar bulunduktan sonra MÖ yedinci binyıla tarihlenen başka höyüklerde de benzer mavi renkli taklit boncuklar olduğunu ekip üyelerimiz kazı başkanlarıyla irtibat kurarak anladılar. Ancak şu ana kadar Barcın Höyük boncukları dışında herhangi bir höyükten gelen boncuklar ayrıntılı bir şekilde üretim teknolojileri açısından analiz edilmedi. Boncuklar Boğaziçi Üniversitesi Arkeometri Araştırma Merkezi ve Koç Üniversitesi’nin Yüzey Teknolojileri Araştırma Laboratuvarı’nın ortak yürüttüğü bir proje kapsamında incelendi. Ümidimiz diğer höyüklerde de varlığı bilinen benzer boncukların önümüzdeki senelerde analiz edilmesi ve farklı höyüklerde bulunan boncukların üretim teknolojisi yönünden karşılaştırılmasıdır’’.

 

Merkezin bir başka güncel çalışmasının sonucu da balmumu kullanımına ilişkin. Araştırmanın sonuçlarını paylaşan Özbal, “Çeşitli bölgelerden gelen örnekler balmumunun kapların iç yüzeylerini su geçirmez hale getirmek üzere sürülmüş olduğunu gösteriyor. Anadolu kapsamında bu konuda çalışmamız sonucunda birçok bölgede ve değişik zaman dilimlerinde benzer bir uygulama olduğunu anladık” bilgisini veriyor.

 

Bu alandaki çalışmaların hiçbir zaman sonlanmayacak olduğunu vurgulayan Özbal, Türkiye gibi arkeolojik açıdan zengin bir ülke için ülke genelinde yeterli arkeometri merkezimizin ve arkeometri uzmanımızın olmadığını düşünüyor. Gerek kimya odaklı analizlerin gerekse özellikle DNA çalışmalarıyla genetik bölümlerinin arkeolojik sorunlara önemli katkıları olacağını belirten Hadi Özbal, ‘’Analitik teknikler her geçen gün ilerlediğinden elde edilen sonuçlar daha ayrıntılı olabiliyor ve tarihi adeta yeniden yazabiliyoruz. Ümidim, kültür mirasına verilen önemin artmasıyla ileride daha çok bilim insanının arkeometri alanında uzmanlaşması ve daha nice arkeometri merkezinin açılıp ve işler hale gelmesidir. Yapılacak daha çok iş var çünkü’’ diyerek sözlerini noktalıyor.

Haber: Gökçe Büyükbayrak 



Tarih: 07 Haziran 2017