‘’Ben ancak evde oturursam hastalanırım’’

Boğaziçi’ni Boğaziçi yapan değerlerin başında kuşkusuz, yıllar boyu bu kuruma emek vermiş, değişimlere tanık olmuş, yeniliklerin peşinden koşmuş hocaları geliyor. Yorgo İstefanopulos işte o hocalardan biri…

29 Şubat’ta doğar, ama Şubat ayı dört yılda bir 29 çektiği için nüfusta doğum tarihi 28 Şubat olarak yazılır. Sene 1944’tür. Babasını, henüz ilkokula başlamadan kaybeder. Yetenekli bir teknik adamdır babası. Mühendis değildir ama mühendis kadar işini iyi yapar.

Hatta, Atatürk’ün Hipodrom'da Cumhuriyet Bayramı törenleri için hazırlanan locasına çıkması için tasarlanan  asansörde babasının alın teri vardır. Bir asansör kazasında, beklenmedik şekilde kaybeder babasını, henüz doğru dürüst tanıyamadan. Aileye artık dikiş dikerek çocuklarını okutan anneleri bakacaktır. O çocuk büyür, burs kazanarak iyi okullarda okur ve MIT gibi dünyanın en önemli üniversitelerinden birinden aldığı teklifi hiç tereddütsüz redderek ülkesine döner ve döneminin en genç hocalardan biri olarak Boğaziçi’nde çalışmaya başlar…

Boğaziçi’ne önemli izler bırakmış ‘’efsane hoca’’lardan Yorgo İstefanopulos’un yıllardır Moda’da oturduğu evindeyiz. Yorgo Hoca sıcak bir karşılamayla bizi misafir ettikten sonra hayat hikayesini anlatmaya başlıyor. Babasını erken kaybetmesinin ardından annesinin çok zor şartlarda yetiştirdiği ve okuttuğu Yorgo İstefanopulos, bize 1972 tarihinden itibaren Boğaziçi’nde başlayan serüvenini anlatıyor.

Hikayesine bıraktığımız yerden devam ediyor ve onu dinliyoruz:

‘’İlkokulda Rum ilkokuluna gittim. Ablam birinci sınıftayken, ki bir yaş büyüktü benden, onun kitaplarından okuma yazmayı öğrendim. Okul müdürü beni ikinci sınıftan başlatmak istedi ama annem yaşıtlarımla okumam için birinci sınıftan başlattı.

Orayı bitirince Saint Joseph’e gitmek istiyordum, ama annem bizde para yok ki nasıl gideceksin deyince gitmedim. Beni Rumca hocalarımdan bir hanımın ağabeyi Beyoğlu’ndaki Zoğrafyon Lisesi’ne götürdü. 1962 yılında mezun oldum oradan. O zamana kadar Zoğrafyon lisesi mezunlarının hepsi üniversiteyi kazanıyordu. O zaman hocaları çok iyiydi, tabii İstanbul’daki Rum nüfusu da kalabalıktı. 1962 yılında mezun oldum ama İstanbul’da sadece üç tane üniversite vardı. İstanbul Üniversitesi’nde mühendislik yoktu o zaman, fen fakültesi vardı. Bunun dışında İTÜ ve Maçka Teknik Üniversitesi vardı. Maçka Teknik sonradan İTÜ’ye bağlandı. Bir de Robert Kolej vardı ancak paralıydı.

Bir karşılaşmayla Robert Kolej’e giriş

Neyse Maçka Teknik’ten bir şeyler istediler ve bir gün Öğrenci İşleri’ne gittim. Bir Yunanlı sınıf arkadaşım– eskiden Yunanlı çoktu- elinde bazı belgeler taşıyordu. Meğer Robert Kolej’e girmek için hazırladığı belgelermiş. Ona ‘’Ne kadar şanslısın baban seni Robert’e yazdıracak” dedim. Babası bunu duydu, “Oğlum sen de yazılabilirsin, burs da veriyorlar’’ dedi. O zaman fotokopi de yok. Arkadaşımın babasının elinde fazladan bir belge daha vardı. Bana bunu doldurmayı önerdi. O yıllarda arabası olan ender kişilerdendi. Arabayla Robert Kolej’e gittik, belgeleri verdik. Hem okula girdim hem de bursu kazandım. O arkadaşım da girdi. Ama bir sene sonra tüm Yunanlılar sınır dışı edildiler İstanbul’dan. Onlar kokuyu almıştı sanırım, zira bir yıl önce Yunanistan’a göç ettiler. O arkadaşım ile lise mezuniyetlerimizin 40. Yılında ve 50. Yılında burada yine görüştük’’.

Rum toplumu için buhranlı yıllar

1963 yılına geliyoruz derken ve Yorgo Hoca, Türkiye’nin zor, buhranlı bir döneminden bahsediyor. Kıbrıs olayları, İstanbullu Rumların 20 kilo ve 20 dolar ile bir ay içinde Türkiye’yi terk etme zorunluluğunun doğduğu dönemler. Üstelik sadece Rum nüfus değil, onlarca yıl içinde bu toplumun içinde Türklerle birlikte yaşayıp yuva kurdukları ve aile oldukları için on binlerce insan yerini yurdunu bırakıp Yunanistan’a göç etmek zorunda bırakılıyor. Ve 1964 yılına gelindiğinde 100 bini bulan nüfus yarı yarıya düşüyor ve ardından gerisi çorap söküğü gibi geliyor…

‘’Şu an iki bin Rum ya varız ya yokuz’’ diye devam ediyor Yorgo Hoca ve mizahı da elden bırakmadan devam ediyor:

’Size komik bir şey anlatayım; 6-7 Eylül’le ilgili. Telefon yoktu o zaman bizde, anne tarafından bir akrabamız vardı, Bayan Meropi. O geceden sonra gidelim bu bayan Meropi’ye ne oldu, kadın ne alemde diye yola düştük. O yıl Türkiye’ye Migros açılmıştı. Ama dükkân olarak değil, minibüs olarak gelmişti. O yıllarda gelen tüm markaların başına veya sonuna Türk eklenirdi, duvarlarda afişler vardı Migros Türk diye. Milliyetçilik çok yüksekti o zaman. Taksim’de mitingler düzenleniyordu “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak” diye. Bizimkiler korkuyorlardı Beyoğlu’na ve çıkmıyorlardı. Rumca konuştuğumuzda başımıza kim bilir ne gelir diye... Neyse, biz gittik Cihangir’e… Bayan Meropi’nin sadece camları kırılmıştı, kapıcı kapıyı açtı. Bayan Meropi’nin evde olduğunu ve hiç dışarı çıkmadığını söyledi. Kapıyı çaldık açmıyor.  Sonunda açıldı. Kocaman taşlar atmışlardı evine, o da masanın altına saklanmıştı. Annem dedi ki “Geçti, bunları da atlatacağız üzülme”. Bayan Meropi ise “Nasıl geçti, baksana karşı duvarda Migros Türk yazmışlar, Kıbrıs yetmedi Migros’u da istiyorlar” diye cevap verdi. Bence o kötü şartlarda duyduğum en komik şeydi, kadıncağız Migros’u ada sanıyordu’’.

MIT’den Boğaziçi’ne geliş hikayesi

1967 yılında Elektrik Elektronik Mühendisliği alanında Robert Kolej Yüksek Okulu’ndan mezun olarak yüksek lisansını Massachusetts Institute of Technology(MIT)’de 1967-1969 yılları arasında, doktorasını ise yine aynı üniversitede 1969-1972 yılları arasında yapar. MIT’den 5 üzerinden 4.9 ortalamayla mezun olur. MIT’den kalması yönünde teklif alır ama kabul etmez. Türkiye’ye dönmek vardır aklında.  Boğaziçi’nden de teklif gelince hiç durmaz. Ve Boğaziçi’nin o dönem belki de en genç hocası olarak akademisyenliğe başlar.

’Gelişim nasıl oldu anlatayım; rahmetli Prof. Dr. Şahap Yalçın diye bir hocamız vardı İnşaat’ta, tesadüfen MIT’de bir kongrede katılımcı olarak gelmişti, koridorda karşılaştık. ‘’Doktora eğitimim bitiyor’’ dedim. O da ‘’Hemen bize geliyorsun, Boğaziçi’ni kurduk” dedi. Bu arada Süheyla Artemel’in, Oya Başak’ın ve birkaç daha hocanın orada olduğunu biliyordum. Biliyorsunuz o yıllarda burası turistik otel yapılmak isteniyordu, Boğaz’ın tepesinde olduğu için. Allah’tan 1971 yılında Boğaziçi Üniversitesi kuruldu. 1972 yılında da ben geldim. O zaman bir heyecan yaratmış olmalıyım, Amerikalıların bir kısmı kalmış fakat Türk hocaların hepsi yaşlıydı. Aralarında en genci Sabih Tansal vardı sonradan rektörümüz de olmuştu. Ben 28 yaşında hoca olarak geldim, öğrencilerim 22 yaşındalardı. Aramızda az yaş farkı vardı, hepsiyle arkadaş olmuştuk ve yepyeni dört ders açmıştım. “Efsane Hoca” lafı o zaman çıkmıştı, yoksa normal bir hocayım, işimi düzgün yaparım. Dürüst bir hocayım, bilmediğim şeye bilmiyorum derim ama öğrenip size anlatacağım derim’.

Ve Boğaziçi’nin kuruluş yılları

O yıllarda YÖK kurulmamıştır,  Boğaziçi Üniversitesi Yasası vardır. Aptullah Kuran kurucu rektördür. ‘’Fevkalade iyi bir hocaydı, fakat biz gençler kendisine gidip diyorduk ki, ‘’Boğaziçi Üniversitesi kolej boyutunda kalmamalı, büyümeli’’.

O zamanlar Hisarüstü bomboştu, kamusallaştıma isteyen birtakım yerleri alalım genişleyelim diyorduk. Kuran’ın bize cevabı “Low profile gidelim”di. Göze batmak istemiyordu. Ama Güney kampüste sıkışıp kalmıştı Boğaziçi. Yeni bir yapılanma başlamıştı Kuzey’de ama Güney gibi bir örnek varken bence çok çirkin bir yapılanmaya gidildi Kuzey’de. Kare Blok ilk başta sadece laboratuvarlar olacak şekilde düşünülmüştü. Olur mu öyle şey? Hocanın ofisi laboratuvarın yanında olmalıydı. Ergün Toğrol gelince bozdurdu o düzeni. Ben ve Yasemin hoca o dönem uğraştık, hibeler bulundu. Üstün Ergüder benim yarattığım Kare bloğu gördüğünde sen buradan bir vaha yarattın demişti. Öncesinde gri, iç karartıcı bir binaydı. İdari görevim sırasında her kattaki bölümlere sordum katlarını ne renk istiyorlar diye? Giriş Biyomedikal’di sarı istediler, ikinci Elektrik Elektronik eflatun, üçüncü Fizik ve Kimya vardı, yeşil istediler, en üst katta da pembe istediler. Ömür Akyüz bir hocamız vardı o da Boğaziçi’nden emekli oldu, şöyle derdi: ‘’Birinci kat postane, ikinci kat tersane, üçüncü kat hastane, dördüncü kat …’’ (gülüşmeler)

1972 yılında başladığı Boğaziçi macerası uzun sürecektir ve bu yıllar içinde pek çok değişimler yaşanacaktır Boğaziçi’nde…

’Ancak YÖK gelince olaylar değişti, bizim daha önceki unvanlarımız sayılmadı. 1982’de doçentliğimi alabildim YÖK’ten. Gecikmiş bir doçentlikti. Boğaziçi haksızlığa uğramıştı o dönem. YÖK kadro veriyordu ve kadro mevcut yapıya göre verildi. Bir hocamız vardı, YÖK üyesiydi Haldun Gülmen. Ona “Sen YÖK üyesisin, Boğaziçi Üniversitesi’ne özellikle mühendisliğe daha fazla kadro verilmesini sağlar mısın?” dedik. Fransız eğitimliydi, bana özel telaffuzuyla “Ben sizin Truva atınız değilim” diye cevap vermişti.

Daha sonra Aptullah Kuran’ın dönemi bitti. Rektörlük için iki aday belirdi, Vedat Yerlici ve Semih Tezcan. Vedat Yerlici’nin vizyonu ne yazık ki kolej sınırındaydı, küçük ve kaliteli kalmak yönünde… Semih Tezcan ise bize heyecan verdi, üniversite olacaktık, araştırma yapacaktık ve büyüyecektik. Semih Tezcan bu vaatlerle büyük bir farkla seçildi. Semih Tezcan başka bir şey daha yapmıştı o dönem. Şu anda Göztepe’deki Marmara Üniversitesi’nde Atatürk Eğitim Enstitüsü vardı, orayı alıp Tıp Fakültesi açmak istedi. Boğaziçi Üniversitesi’nin başka bir kampüste tıp fakültesi olacaktı. Biz o zaman karşı çıktık. Tıp Fakültesi olan bütün üniversitelere bakın, rektörleri tıpçıdır ve tıp desteklenen bölüm olur. Oylamaya gittik ve hayır dedik. Bu arada bölüm başkanımız Necmi Tanyolaç bir Amerika ziyaretinden sonra Biyomedikal Mühendisliği’ni bize tanıttı. Bölümde herkes karşı çıktı, bir tek inanan bendim. Oturduk Necmi hocayla ilk projemizi yazdık. 1976’da Elektrik Mühendisliği bölümü içerisinde ikinci bir yüksek lisans programı olarak Biyomedikal yüksek lisans programını açtık. 80’de proje kabul edildi. İlk laboratuvar cihazlarını o zaman elde ettik. 76’dan beri biyomedikal konusuyla ilgiliydim, sonradan enstitünün başkanı da oldum’’.

Yeniliklere açık, araştırmacı bir hoca

Türkiye’deki ilk biyomedikal bölümü ve enstitüsünü yönetir. Yenilikçi çalışmalara imza atar. Türkiye’nin ilk disiplinlerarası programı Sistem ve Kontrol Mühendisliği’ni kurar.

‘’Boğaziçi’ndeyken Arçelik için bir araştırma yaptım, ödül de aldılar o ürünle. Buzdolabını sabit hızlı motorlarla değil değişken hızlı motorlarla işletilmesi, %28 tasarruf sağlayan bir buzdolabı çıktı sonunda. Boğaziçi’ndeyken yaptığım son projeydi’’.

Yorgo Hoca Boğaziçi’nde 2005 yılına dek görev yapar. Ayrılmak hiç kolay olmaz:

‘’Boğaziçi’nden ayrılmamın bir nedeni, erken emeklilikle ayrıldım, yapabileceklerimi tamamladığıma inanmış olmamdır. Haldun Gülmen’in şöyle bir sözü vardır: ‘’Bütün mühendisler ukaladır, ama en ukala olanları elektrik mühendisleridir. Çünkü her şeyi olabiliriz sanıyorlar.” Ama her şey de oluyorlar. Tabi kolayca gidemedim. Öğrencilerden ve mezunlardan “sakın gitmeyin” diyen mesajlar aldım. Üstün Ergüder de “Yorgo yabancı ülkeye gitme, yine Türk gençlerini eğitecek bir kuruma git” demişti bana.

Boğaziçi Üniversitesi beni çok onurlandırdı. Elektrik Elektronik Mühendisliği’nin toplantı salonuna benim ismimi verdiler. Ayrılırken en güzel veda toplantısını yaptılar. O dönem bölüm başkanı Kadri Özçaldıran’dı, sonradan rektör oldu. Tanıklık ettiğim her dönemden mezunlar vardı konuşmacı olarak. ‘’Ne tür müzik istiyorsun?’’ dediler, ‘’Buzuki mi’’? ‘’Yok’’ dedim. ‘’Ben Türk sanat müziği seviyorum’’. Boğaziçi Korosu geldi, inanılmaz bir konser verdi.

İyi bir hoca için en önemli özellik iyi sosyal ilişkiler kurabilmek

Öğrencilerimden, mezunlardan duyuyorum;  “Hocam sen iyi bir hocaydın bize mesleği çok iyi öğrettin ama en önemlisi bize insanlığı öğrettin” diyorlar. Hem dürüst davrandım onlara karşı, arkadaşça davrandım ve hep hak gözettim. Danışmanlar danışmanı derlerdi bana çünkü tüm yönetmelikleri bilirdim, herkes bana danışırdı. Bence iyi bir öğretici ve iyi bir araştırmacı için öncelikle iyi sosyal ilişkiler kurabilmek çok önemli sanırım.

Şimdi Rektör olan Mehmed Özkan benim öğrencimdi. Biyomedikal enstitüsünde ben müdürken almıştım onu. Hocalarımızın olduğu bir mail grubuna Mehmed rektör olduktan iki gün sonra mail attım. Mehmed’i ne kadar iyi tanıdığımı anlattım. Çünkü on sene benim müdür yardımcımdı, çok dürüst, ahlaklı ve gerçekten hakkaniyet sahibi bir insan. Onu destekleyen bir yazı yazdım. Ve şunu vurguladım “Allahtan Mehmed Boğaziçi’nden yetişme. 1995’te gelmişti. 22 yıldır bizde hoca, Boğaziçi değerlerini de işleyişini de biliyor. Ya dışardan biri gelseydi? Boğaziçi, Boğaziçi olmaktan çıkabilirdi.”

Yorgo Hoca halen Işık Üniversitesi’nde Elektrik Elektronik Mühendisliği’nde ders veriyor. Emekliliği kişisel sözlüğünden çıkartmış Yorgo Hoca. Geçtiğimiz yıl arka arkaya yaşadığı ciddi sağlık sorunları bile çalışmasına engel olmuyor, her iş günü Şile’deki kampüse gidip geliyor. ‘’Bunca ameliyat ve sıkıntıdan sonra yorucu olmuyor mu hocam?’’ diyecek olursanız cevabı hazır: ‘’Çocuklar ben ancak evde otursam hastalanırım’’.

 

Söyleşi: Özgür Duygu Durgun, Fotoğraflar: Talat Karataş / Kurumsal İletişim Ofisi


Tarih: 18 Temmuz 2017