‘’Bir kuşağın kendi karizmasını kurabilmesi için önceki kuşaklara meydan okuması gerek’’

Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. M. Asım Karaömerlioğlu, bir süredir üniversitedeki derslerinde tarihsel bağlamıyla ‘’sosyal bilimler ve kuşak’’ konusunu irdeliyor. Karaömerlioğlu ile söyleşimizde ‘’Kuşak’’ kavramı üzerine konuştuk. ‘68 kuşağından günümüze uzandık; dünyayı ve Türkiye’yi bekleyen sancılı değişimleri, günümüz gençlerini ifade eden tanımıyla ‘Z kuşağı’nın dünyayla ve toplumla kurduğu ilişkiyi ele aldık. Karaömerlioğlu, ‘’Bugün yepyeni bir dönemin eşiğindeyiz. Eski gözlüklerle hayata bakarsanız ıskalarsınız’’ diyor…

Kuşakları incelemeye ve bu konuyu üniversitede bir derse dönüştürmeye nasıl karar verdiniz? Biraz dersin içeriğinden bahsedebilir misiniz?

M. Asım Karaömerlioğlu- Uzun zaman önce Türkiye’nin 1960’lı yılları üzerine bir ders açmıştım. Bu derste daha çok siyasal ve toplumsal olaylara ve de haliyle bu döneme damgasını vurmuş, 68 kuşağı olarak isimlendirilen zamanın “gençlerine” odaklanıyordum. Doğrusunu isterseniz başta onları ağırlıklı olarak siyasi ve ideolojik özellikleriyle değerlendiriyordum.

Elbette ki sosyal tarih eğitiminden geçtiğim için bu insanları toplumsal dinamiklerle etkileşim içinde de düşünüyordum ama onları kuşak kavramının yaygın kullanıldığı anlamının ötesinde tahayyül etmiyordum. Ancak zaman içinde, biraz da demografiye ilgim yüzünden, aslında bu dönemi hem Türkiye’de hem de dünyada anlamak için meselenin tarihsel kuşaklar boyutuyla da ele alınması gerektiğini kavradım.

‘’Tarihsel kuşaklar olgusu bilimsel literatürde hak ettiği yeri hala bulamadı’’

Popüler medyada kullanıldığı yaygın anlamıyla değil de daha çok Karl Mannheim gibi sosyologların anladığı anlamda tarihsel kuşaklar bahsettiğim. Yani ebeveynleriyle ilişkileriyle şekillenen, zamanın teknolojisinin özgül biçimleriyle birbirlerine bağlanan, ortak travmalar ve büyük tarihsel altüst oluşlarla şekillenen, hem kendileri tarih tarafından belirlenen ama kendileri de tarihi dönüştüren bir sosyal olgu olarak tarihsel kuşaklar. Ancak ilginçtir, popüler mecralarda yayınlanan yazılar ya da görsel medyada gördüğü ilgiye adeta ters orantılı bir biçimde tarihsel kuşaklar olgusu bilimsel literatürde hak ettiği yeri hala bulamadı. Bu da biraz anlaşılır bir şey: Kuşak konusunu nesnel temellerde incelemek başka konulara göre çok daha zor. Artı, tarihsel kuşakların analizi biyoloji, demografi, sosyoloji, tarih ve toplumsal psikoloji gibi çok sayıda disiplini içermek zorunda ki bu da meselenin tartışılmasını iyice zorlaştırıyor.

Hal böyle olunca da tarihi ve mekansal bağlamların da işin içinde olduğu karmaşık bir olgu karşımıza çıkıyor ve bu olguyu soyutlama çabası yer yer spekülatif bir entelektüel mecrada dolaşıldığı hissi uyandırıyor.

Ancak bence yine de kuşaklar eksenli düşünce son derece yaratıcı ve üretken sonuçlar verebilir. Özellikle “Büyük Veri” çalışmalarının artmasıyla tarihsel kuşaklar üzerine daha yetkin, zengin ve nesnel sonuçlara ulaşacağımızı düşünüyorum. İşte buradaki kavramsal zenginliği ve entelektüel dinamizmi keşfettikten sonradır ki kuşaklar meselesi iyice ilgimi çekmeye başladı.

Tarihsel olaylara bu gözle bakmaya başlayınca da 2000’li yılların sonlarında Y kuşağını fark ettim ve onları gözlem altına aldım, nitekim 2011’de de bu kuşağın Türkiye’de çok ciddi bir protesto hareketine önderlik edeceğini yazdım ki zaten 2013 Gezi olayları benim bu sosyolojik tahminimi doğruladı. Bütün bu entelektüel serüven toplumsal kuşakları merkeze alan bir bakış açısı olmasaydı sanıyorum mümkün olmazdı.

‘’Z kuşağı apolitik değil, bugünkü siyaset tarzı onlara uymuyor’’

Bir süre önce yayınlanan Hürriyet’teki söyleşinizde Z kuşağından söz ederken çok kültürlülüğe önem veren, ekonomi ve kültür hayatında gelecekte belirleyici olabilecek ama siyaseten çok da başarılı olmayabilecek bir kuşak tanımı yapıyorsunuz. Pek çok imkânla çevrili, farklı birkaç dil bilen, teknoloji sayesinde dünyayı takip edebilen bir kuşak bu aynı zamanda. Ancak tespitinize göre siyasetle arası pek de iyi sayılmaz. Sizce günümüz gençlerini siyasetten uzaklaştıran temel nedenler nedir? Bu durum sadece Türkiye’ye özgü de diyemeyiz sanırız. Geçmişe kıyasla daha apolitik bir gençlik mi bugünkü?

Hayır, kesinlikle yeni kuşağın siyasetten uzaklığı sadece Türkiye’ye özgü diyemeyiz. Dünya son yıllarda çok daha hızla küreselleşti. Bakmayın dünyanın her yerinde içe kapanma vurgusu yapan siyasetçilerin çokluğuna; finanstan kültüre, eğitimden bilime dünya hiç olmadığı boyutlarda ve derinlikte birbirine bağlanmış durumda. Bu aynı zamanda kuşakların da küreselleştiğini gösteriyor. Nasıl Türkiye’deki bu kuşak siyasete ilgi göstermiyorsa dünyanın pek çok başka yerlerinde de aynı durum geçerli. Ancak burada altını çizmemiz gereken birşey şu: bu kuşak apolitik değil, bence bugünkü siyaset tarzı onlara göre değil.

Bugünkü siyaset Fransız devrimiyle, iktisat da Sanayi Devrimiyle belirlendi. Bu iki büyük dönüşümle belirlenen maddi ve kültürel hayatın bugün yaşayan taşıyıcıları da Bebek Patlaması Kuşağı (Baby Boomers) denilen İkinci Dünya Savaşı sonrası doğan kuşak. Bugün bu iki devrimle açılan uzun sürecin sonundayız ve Bebek Patlaması Kuşağı da yakın zamanda yaş haddinden dolayı siyasetteki yerini bırakacak.

Dolayısıyla yeni bir dönemin eşiğindeyiz. İki yüz yıl önceki hayata bakarak ortaya çıkmış gözlüklerle hayata bakarsanız ıskalarsınız. Bakın Blokzincir Teknolojisi diye birşey çıktı ve tarihte ilk kez “değer” bir yerden başka bir yere digital olarak ve aracılar ortadan kaldırılarak güvenli, başarılı ve şeffaf biçimde gönderilebildi. Bu yepyeni ve çok radikal bir devrimdir ve bu devrimi siz eski tarz iktisat anlayışlarıyla, yani eski gözlüklerle anlayamazsınız. Bu yeni dünyada o nedenle yeni gelişecek siyasal anlayışlar, tarzlar, biçimler gündeme gelecektir. İhtimal Z kuşağı bu sürecin yarattığı yeni çalkantılar içinde kendisini farklı bir siyasal iklimde bulabilir.

Z Kuşağı sanki daha çok biraz “sanatçı” özellikleri gelişmiş bir kuşak olacakmış gibi görünüyor, o nedenle siyasete katkılarının da doğrudan değil, çeşitli dolayımlarla gerçekleşmesi söz konusu olabilir. Bunları bugünden kestirmek çok zor. Onların bu yaratıcılık ve estetize edilmiş hayatları ne kadar siyasette karşılığını bulur? Kestirmek mümkün değil. Yanılıyor olabiliriz, zaman gösterecek.

‘’İktidara en çok tutunmuş, onu en çok sevmiş kuşak 68 Kuşağı’ydı

Türkiye’de bir önceki kuşak kendinden sonra geleni biraz kendi kalıpları içinde yaşamaya mı zorluyor? Belki de etkisi daha uzun sürebilecek olan hareketler kalıpların içine sokulmaya çalışıldığı için sönüyor diyebilir miyiz?

Kesinlikle bunun da bir payı var. Gençlerin önünü açmanız lazım, emekli olmayı bilmeniz lazım ki yeni insanların önü açılsın. 68 Kuşağı kendisinden sonraki iki kuşak üzerinde hegemonya kurabildi. Oysa bir yandan da güya hep iktidarı sorunsallaştırmışlardı, değil mi? Ancak bence iktidarı en çok seven, ona en çok tutunmuş kuşak 68 kuşağı.

Onlar dünyada kalburüstü bütün mesleklerde hegemonya kurdular. Belki de mesele iktidar değil, başkalarının iktidarlarıydı. İktidarı sevdiler bana kalırsa, bunu nereden anlarız biliyor musunuz? Kadına bakışından anlarız, kadının durumundan anlarız, kadının o hareketin içindeki konumundan anlarız. 68’in liderleri çok ağırlıklı olarak erkektir. Kadınlar Avrupa ve Kuzey Amerika’da bile dışlandıklarını anladılar. 68 Hareketinde, dikkat edin, kadın semboller pek göremezsiniz. Toplumun yüzde ellisine iktidarını devam ettireceksin, oradaki iktidarın özüne dokunmayacaksın, sonra iktidara karşıyım diyeceksin. Bunu da eleştiri olsun diye söylemiyorum. İktidar peşinde koşmak ayıplanacak birşey de değil, insan doğasının bir parçası olduğu bile rahatlıkla söylenebilir. Benim itirazım hem basbayağı bu koşuyu yapıp hem de “Ben iktidarın peşinde koşmuyorum” iddiası.

Yine de son 10 yıldır Avrupa ülkelerinin parlamentolarında da daha çok kadın ve daha genç yönetici görülmeye başlandı. Bunu 68’in bir mirası olarak düşünmek gerekmez mi?

Olabilir, özellikle sonrasında kadınların kendilerinin kazanımları. Ama şöyle de bakmak lazım dediğiniz olguya: İktidar dediğiniz şey nedir? Örneğin Türkiye’de milletvekiliysen iktidarın bir parçasısındır, hem siyasi hem ekonomik anlamda. O nedenle erkek popülasyonunun gözünde milletvekili olmak hala caziptir. Eğer Finlandiya gibi bir yerde milletvekili olmanın bu anlamda bir avantajı yoksa erkekler oraya çok fazla rağbet etmeyebilirler. Artık çok özenilmeyen yerlerden çekilmeleri bizi yanıltıp, buralardan erkekler çekiliyor, kadınlar güçleniyor diye bakmak ne kadar doğru? Mesela Finlandiya’daki Nokia’nın tepe kadrosunda erkek kadın oranı nedir? İktidar nimetlerinin olduğu pek çok alandaki tepe yöneticilere bakmak lazım, en fazla iktidar vadeden elit okulların en yüksek puanlı bölümlerindeki oranlara bakmak lazım galiba.

Gençlerin siyasetten uzaklaştığı düşüncesinin yanı sıra seçim zamanlarında aday olduğunu gördüğümüz genç isimlerin sayısında da eskiye oranla bir artış gözlemliyoruz. Sizce siyasete aday gençler kendi kuşaklarının isteklerini ya da rahatsızlıklarını temsil ediyor mu ya da genç isimler sadece bir figüran gibi mi siyaset sahasına çıkarılıyor?

Ben daha çok bunların figüran olduğunu düşünüyorum. Hangimiz bu kişilerin adlarını biliyoruz Allah aşkına? Bunlardan hangisi siyasette bir fark yarattı? Hangi yeniliği getirdiler Meclis’e? Bir kuşağın kendi karizmasını kurabilmesi için kendinden önceki kuşaklara meydan okuyabilmesi gerek. Onları aşarak, onlarla hesaplaşarak şahsiyetini sergileyebildiği ölçüde yeni bir kuşağın tarih sahnesine çıkışından söz edilebilir. Öte yandan sorunuzda kullanılan “gençlik” kavramı ile kuşak kavramını birbirine karıştırmamak da lazım. Gençlik direkt yaşa bağlı, yani düpedüz biyolojik bir kavram. Kuşak ise biyolojiyi içeren ama psikoloji, sosyoloji, demografi, ekonomi ve tarih gibi pek çok unsur tarafından belirlenen karmaşık bir kavram. Kuşak tarihselliği doğrudan barındırıyor.

‘’Daha sert kutuplaşmalar ve büyük bir buhran yaşanabilir’’

Peki, 30-40 yıl sonra Türkiye açısından nasıl bir manzara görürüz sizce? Hangi noktalarda büyük kırılmalar ortaya çıkabilir?

Türkiye’de siyasal ve toplumsal değil de başka birtakım etmenlerden- işte dünyanın gidişatı, dünya ekonomisi gibi etmenler olabilir- bir değişim rüzgarı başlayabilir diye düşünüyorum kısa ve orta vadede. Keza bugün Türkiye’yi sağ ve sol cenahta yöneten elitlerin emekli olması gündeme gelirse de birtakım toplumsal süreçlerin önü açılabilir. Şu an için öyle bir şey görünmüyor, her cenahta belirli kesimler belirli yerleri tutmuşlar ve ülke tarihinde görmediği bir kutuplaşmayı yaşıyor. Kimlikler ekseninde derin bir kemikleşmiş yapıyla karşı karşıyayız. Bunun nasıl çözüleceğini şu an göremiyoruz, içsel dinamiklerle çözülmesi zor gibi görünüyor, daha derin sosyolojik şeyler belki açabilir. Yeni kuşaklarla değişimin gelmesi ihtimal ama o da uzun vadeli bir süreç olacaktır.  

Dış etmenler açısından bakıldığında Avrupa’nın birlik halinde kalıp kalmayacağı çok önemli, keza Amerika nereye doğru gidecek? Rusya ve Çin’in ne yapacağı çok önemli.

‘’Dünyayı tahrip ettik, Tabiat Ana artık bize kırmızı kart gösterebilir’’

Daha da büyük bir etki olarak, Tabiat Ana’nın vereceği ayar çok önemli. Küresel iklim değişiklikleri, bundan kaynaklı büyük göçlerin başlaması… Dolayısıyla ekosistemlerin çöküşü, canlıların çöküşü gibi olgular karşımızda duruyor. 1970’ten beri memelilerin, kuşların ve sürüngenlerin nüfusunun yüzde 60’ı yok olmuş durumda. Bu korkunç bir şey. Bunun insan türünün kendisine bizzat derin zararlı sonuçları olacak. O nedenle buralarda olacak gelişmeleri izlemek gerekiyor. Tabiat Ana kırmızı kartla sahneye çıkabilir…

Uzun dönemde bugünlerin sert mücadelelerinin ardından birbirine yardım eden, birbirine daha hoşgörülü, bütün dünyada dinin siyasetten çekileceği bir dönem geleceğini düşünüyorum. Çeşitli kimliklerin kendilerini daha rahat ifade edecekleri- bu etnik kimlik olabilir, dinsel kimlik olabilir- birarada daha rahat yaşayacağı ama kimlik siyasetinin önde olmayacağı bir dönem olacak. Şimdiye kadar farklılıklarımıza çok baktık ve bunun bizi götüreceği yerin kutuplaşma olduğunu gördük, artık ortaklıklarımızın daha fazla altının çizilmesi gereken dönemler olacak önümüzde. Farklılığa vurgu üzerine bina edilen kimlik siyasetinin yerini ortaklıklarımızın öne çıkarıldığı bir yeni anlayışa gidileceğini düşünüyorum. Kısa ve orta vadede olacakların tam tersine, uzun vadede herşeyin daha iyiye gideceğini düşünen bir iyimserim.

Peki böyle bir dünya oluşursa sosyal bilimcilerin çalışma alanları biraz daralmaz mı?

Hayır, sosyal bilimin alanı hiçbir zaman daralmaz. Eski tür sosyal bilim yapan, eski tür siyaset yapan, eski tür ekonomi yapan, eski tür para kazanan, eski tür sanat yapanlar elenecekler ve yenileri ortaya çıkacak, eski ve yeni sentezini yapanlar öne çıkacak. Evet, kimlik siyaseti üzerine herşeyini bina edenler belki daha az iş bulacaklar ama çevre ve insan ilişkileri, kuşaklar, doğa ve nüfus, genetikte olan bitenin insanların sosyal hayatlarını nasıl etkileyeceği üzerine çalışanlara çok iş var.

Hiç bilmediğimiz bir döneme giriyoruz, o nedenle analiz yapmak da çok zor ama şunu bilmek lazım çok büyük bir dönüşümün içindeyiz, daha da gideceği yer var. Benim tahminim büyük küresel ekonomik buhranların ufukta olduğu, sert bir kutuplaşmanın ağır bir faturasının olacağı. Yani belki de yeni tür sosyal bilimcileri daha da yoğun günler ve gündemler bekliyor.

‘’Gençlere bilgiyi ezberletme yerine onu analiz edebilmeyi öğretmeliyiz’’

Gazetedeki söyleşinizde merkezi eğitim sisteminin içinde Z kuşağının yararlanabileceği çok fazla bir olanak olmadığını, günümüz gençlerinin daha çok online platformlarla bilgi ihtiyacını giderdiğini söylüyorsunuz. Bir eğitimci olarak gençlerin daha iyi ve onları daha iyi anlayan bir eğitim sisteminde yetişebilmeleri için eğitimde sizce nasıl revizyonlar yapılması gerekiyor?

Öncelikle bu kuşağı anlayabilen eğitimciler yetiştirmeliyiz. Pek çok konuda onlardan önde olan, yenilikleri takip edebilen öğretmenler, eğitimciler görmek istiyorlar haliyle. Teknolojiden anlaması gerekiyor öğretmenlerin. Onların dillerine, tarzlarına olabildiğince aşina olmalarında fayda var. Eski kuşakların birbirleriyle aralarındaki teknolojik ve kültürel uzaklık çok fazla değildi. Oysa bugün dünyada korkunç hızlı bir hayat yaşanıyor ve çağımızın alamet-i farikası bu hızlı dönüşümün yeni kuşaklarla eskiler arasındaki farkın giderek açılması. Zaten toplumsal değişim temposunun hızla arttığı dönemler zamana damgasını vuran yeni bir kuşağın sosyolojik doğuşuna altyapı sağlıyorlar.

Dolayısıyla bu denli hızlı ve başdöndürücü değişim ve dönüşümün yaşandığı bu çağda öğretmenlerimizi çok yönlü donatmak durumundayız. Öğretmenlik çok daha zor bir meslek haline geliyor, sürekli kendini yenilemek kolay iş değil. Geleneksel yöntemlerle öğretmen yetiştirmekle gidebileceğimiz bir yer kalmadı. Aslında en temel üretimi yapan, yani diğer üretimlerin mimarı insanları üreten bir meslek öğretmenlik. Çok kilit önemi var, ve bu önem giderek varolmaya devam edecek, o nedenle de bir disiplin olarak eğitim konusuna hem toplumun, hem de yönetici elitlerin tez elden rasyonel, bilimsel ve sağduyulu yaklaşmaları icap ediyor.

Sanayi devriminin getirdiği vardiya usulüne benzeyen ders saatleri konseptini değiştirmek lazım. Zamanı farklı kullanmalı, bu kuşağın zaten odaklanma sorunu var, farklı metotlar geliştirmek lazım derslerin zamanlama biçimi açısından. Mutlaka kaliteli görsellerle dersler yapılmalı. Eski hayatın getirdiği merkezi zihniyetlerin eğitimde de daha adem-i merkezi biçimlerde oluşturulmasında yarar var.

Bilgiyi ezberlemek, yığmak yerine onu filtreleyebilmeyi, sentezleyebilmeli ve analiz edebilmeyi öğretmeliyiz bu çocuklara. Bilgi zaten her yerde var, ziyadesiyle var, aslolan onu nasıl kullanabileceğimiz. Düşünme biçimlerini öğretmeliyiz, kavramsal düşünme deneyiminden geçirilmeli bu gençler. Öte yandan eğitimde “hikaye edici” tarzlar kullanmak gerek. Herşeyi bir “hikaye” formunda öğrenciye vermeli; bu hikayelerin tarihsel ve güncel önemlerinin altını çizmek lazım. Atom konusunu mu anlatıyorsunuz fen dersinde, “Atomu bilmeden dünyaya hakim olunamaz” diyerek direk baglantıları kurmak, atomu bilmeden gelecekte temiz enerjiye ulaşmanın sıkıntılarını kavratmalıyız örneğin. Einstein’ın görelilik kuramını anlatırken onun zamanla olan saplantılı halini çalıştığı patent ofisinde her gün bir sürü yeni saati incelemesiyle hikayelendirebilmeliyiz.

‘’Eğitimli nüfusuna sahip çıkamayan toplumların çürümemesi imkansız’’

Kuşaklar denilince aklımıza hemen beyin göçü sorunu da geliyor. Kendini belirli bir oranda yetişmiş gençlerin artık elindeki imkânların da daha çok bilincinde olarak yurtdışına göç ettiklerini görüyoruz. Eski eğitimli kuşağa göre yeni nesillerin ülkeye aidiyet duygularının değiştiğini söyleyebilir miyiz ve bu durumun önüne geçilmek için neler yapılabilir sizce?

Bu konuda çok karamsarım, umarım da yanılırım. Dünyada da genel bir eğilim bu. En kaliteliler, en donanımlılar en iyi yerlere kaçacaklar, bu sürecin önünün alınması çok zor. Bir nevi doğal seçilim bu. Pek çok toplum en değerli unsurlarını en zengin, en mutlu, en huzurlu, en özgür, en yeşil ülkelere kaptıracak.

Türkiye’de eski eğitimli kuşak kendisini ülkesinin önemli bir parçası olarak görürdü. Eğitim sosyal statünün bir parçasıydı ve iktidarın da nimetlerinden bir şekilde pay alınmasında önemli bir role sahipti. Şimdiki popülist rejimler dünyada eğitimli kesimleri halktan farklı, hatta halk düşmanı olarak resmediyorlar. Dikkat edin, elit sözcüğü asıl olarak zenginler için değil, eğitimli kesimler için kullanılıyor ve bunların halka yabancılaşmış, kültürel kökleri dışarda, daha çok Batıda, olduğu propagandası yapılıyor. Böyle olunca da bu eğitimli kesimlerin göçü daha da hızlanıyor çünkü eğitimden kaynaklanan nitelikli işgüçlerini dünyanın her yanında kolayca kullanabiliyorlar. Eğitimli nüfusuna sahip çıkamayan toplumların çürümemesi imkansız görünüyor bana. Bu nüfusun ülkede kalabilmesi için varolan kutuplaştırıcı ve kavgacı söylemlerden vazgeçmek gerekiyor ki, bu hem Türkiye’de hem de dünyada doğrudan doğruya siyasal bir mesele, yani eğitim alanının çok daha ötesine giden bir mesele.

Bugünlerde dünyanın pek çok yerinde, Türkiye dahil, “uzmanlık” adeta eleştiri nesnesi olmuş durumda. Sadece siyasal iktidarlar değil, ortalama vatandaşlarda da kendine kibirli bir güven, herşeyi bildiğine dair boş bir inanç var. İnternet sağolsun, cehaletlerinin farkında olmayan cesur bir cahil kitlesi oluştu. İnsanlar ve devletler büyük bedeller ödeyerek “uzman” birikiminin ne denli önemli ve kıymetli olduğunu anlayacaklar yeniden diye düşünüyorum.

Z kuşağından yeni Sezen Aksu’lar, Aziz Sancar’lar, Ahmet Kaya’lar çıkacak

Türkiye’yi 2030’lardan sonra yönetecek, iş dünyasında yöneticilik yapacak, yeni kuşaklara eğitim-öğretim sunacak günümüz kuşağına emanet edilecek bir Türkiye sizce eksileri ve artılarıyla nasıl bir ülke olacak?

Z kuşağı diye adlandırlan bu kuşağın en büyük eksikliklerinin kendi başlarına ayakta kalmakta zorlanma olacağını düşünüyorum. O nedenle bu kuşak hayatlarının orta yaş evresinde de kendilerinden önceki X [1965-1983] ve Y [1984-2003] kuşağının yardımına ihtiyaç duyacak (kuşakların doğum tarihlerini biraz değiştirmek mümkün, ülkeden ülkeye de biraz esneyebilir).

Dikkat eksikliği ve endişe bozukluğu gibi sorunları bu kuşak daha fazla yaşayacak gibi görünüyor. Öte yandan, daha hoşgörülü bir ülke yaratacaklarını düşünüyorum. Z Kuşağı standartlaşmış bedenlerden ve kafalardan oluşmuyor. Farklılıklara daha fazla tolerans gösterecekleri, çokkültürlülüğü önemseyecekleri beklenebilir. Ayrıca bu kuşağın dine daha az ilgi göstermesi kuvvetle muhtemel. Bunda hiç kuşkusuz günümüzde dinin siyasette kullanılmasının sonuçlarının yaşanıyor olmasının önemi olacaktir. Dinin siyasette kullanıldığı toplumların daha mutlu, daha huzurlu ve hepsinden önemlisi birbirlerini daha fazla kucaklayan toplumlar olmadığının küresel çapta idrak edileceği yıllar olacak 2030’lar sonrası dünya ve Türkiye.

Bu kuşağın içinden X ve Y kuşağına göre daha fazla yeni Sezen Aksu’ların, Kemal Sunal’ların, Şener Şen’lerin, Neşet Ertaç’ların, Cem Karaca’ların, Ahmet Kaya’ların, Barış Manço’ların, Yılmaz Güney’lerin, Tarık Akan’ların, Aziz Sancar’ların, Orhan Pamuk’ların, Idil Biret’lerin çıkacağını düşünüyorum. Bir başka deyişle, içinden klasikleşmiş pek çok şahsiyet çıkaran Bebek Patlaması Kuşağı gibi Z kuşağının da özgün, klasik, yani zamanın ve mekanın ötesine geçebilen şahsiyetler çıkarması mümkün. Ama hem Türkiye’de, hem de dünyada asıl değişime damga vuracak kuşaklar ve asıl klasikleşmiş bireyler onlardan bir sonra gelecek kuşaktan çıkacak bana göre.

Kuşakların kabataslak 80 yıllık çevrimler içinde gittiği düşünülürse, aynen [1864-1884] ve [1944-1964] kuşağı gibi [2024-2044] doğumlu kuşak hem geçmişe meydan okuyacak, hem de kendisinden önceki kuşaklarla radikal biçimde hesaplaşarak başka bir yöne doğru hareket edecek, asıl tektonik sosyal değişimlerin bu kuşağın ürünü olması büyük ihtimal. Tüm bunlar olurken sosyal bilimlerin anası olan demografi sessiz ve derinden bu süreci biçimleyecek.

Söyleşi: Özgür Duygu Durgun / Kurumsal İletişim Ofisi

Fotoğraflar: Kenan Özcan

Tarih: 14 Kasım 2018