‘’Boğaziçi, Türkiye’nin dünyaya açılmasını sağlayan kapı olmuştur’’

Osmanlı- Türk-Japon ilişkileri, Modern Japonya tarihi, Japonya-Türkiye modernleşme karşılaştırmaları denilince ülkemizde akla gelen ilk isimlerden biri...Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları Merkezi Müdürlüğü, Şangay Üniversitesi işbirliğiyle kurulan Boğaziçi Üniversitesi Konfüçyüs Enstitüsü Direktörlüğü görevlerinde bulunan Emeritus Prof. Dr. Selçuk Esenbel ile Boğaziçi’nin Türkiye ve dünya için öneminden başlayarak Asya’nın yükselişine, dünyadaki güç dağılımına ve günümüzün siyasi –ekonomik gelişmelerine uzanan bir söyleşi yaptık.

Osmanlı- Türk-Japon ilişkileri, Modern Japonya tarihi, Japonya-Türkiye modernleşme karşılaştırmaları denilince ülkemizde akla gelen ilk isimlerden biri. Asya çalışmaları alanında Türkiye’de akademik bir geleneğin oluşmasını sağlamış öncü bir kuşağın mensubu…

Georgetown Üniversitesi’nde Tarih alanında lisans eğitimi alan, ardından aynı üniversitede Japon Dili ve Dilbilimi lisansüstü çalışmaları yapan Selçuk Esenbel, doktorasını Columbia Üniversitesi’nde Japon tarihi üzerine gerçekleştirdi. 1982’de Türkiye’ye dönerek Boğaziçi Üniversitesi’ne gelen Esenbel, Tarih Bölümü’nün 1994-2003 tarihleri arasında Bölüm başkanlığı, Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları Merkezi Müdürlüğü, Şangay Üniversitesi işbirliğiyle kurulan Boğaziçi Üniversitesi Konfüçyüs Enstitüsü Direktörlüğü görevlerinde bulundu.

Son çalışmaları arasında, Ekim 2017 tarihinde BRILL tarafından yayınlanan ve Asya ve Ortadoğu’da Japon siyasetine dair önemli makaleleri bir araya getiren ‘’Japan on the Silk Road’’ başlıklı kitabın editörlüğü de bulunan Emeritus Prof. Dr. Selçuk Esenbel ile Boğaziçi’nin Türkiye ve dünya için öneminden başlayarak Asya’nın yükselişine, dünyadaki güç dağılımına ve günümüzün siyasi –ekonomik gelişmelerine uzanan bir söyleşi yaptık.

 

Sayın Esenbel, Boğaziçi Üniversitesi’ni geçmişinden bugüne taşıyan ilkeler ve kendine has kültürünü oluşturan bazı değerler var. Siz de bu değerlerin oluşumuna emek vermiş isimlerin başında geliyorsunuz. Öncelikle Boğaziçi Üniversitesi’nin sizin için anlamı üzerinde durarak başlayabilir miyiz?

Selçuk Esenbel- Boğaziçi Üniversitesi'nin Türkiye için önemli bir farklılığı var. Bir de dünya genelinde başka üniversitelerle mukayese edildiğinde onu diğerlerinden farklı kılan özellikler söz konusu.

Türkiye için bahsedersek; Boğaziçi Üniversitesi hakikaten çok ilginç iki tarihsel süreci birleştiren bir yer. Birincisi, 1863'te bir Amerikan misyoner okulu olarak kurulmasıdır... Bu anlamda Amerikan yüksekokul geleneğinin modern bir eğitim kurumu olarak Osmanlı topraklarının son dönemlerinde gelişmiş olmasıdır... Başta bunun getirdiği bir misyoner gelenek var fakat kısa bir zaman içinde artık bu okulun eğitimi dini bir gelenek olmak tan çıkmıştır.

Zira Cyrus Hamlin'in hatıratını okursanız, der ki, "Ömrüm boyunca galiba altı kişiyi Hıristiyanlığa geçirdim. Fakat çoğu da ticaret içindi ve ben bunun farkındaydım’’. Zaten 20. yüzyıla gelindiğinde Robert Kolej, misyonerlik kurucu ilkesini tamamen bırakıp kendisini kozmopolit ve bu bölgede öncü yeni İngilizce eğitim yapan kurumu olarak dönüştürmüştür. Dolayısıyla bu boyutuyla bizim dünyaya açılan bir bilim kurumu olma geleneğimizi temsil eder.

25 ayrı milletten öğrenci

Boğaziçi Üniversitesi'nin eski Osmanlı’da Robert Koleji zamanına bakarsanız, dünyada böyle bir üniversite olmadığını görürsünüz. 25 milletten öğrenciler olacak, 25 ayrı milletin kültürü olacak, ayrı dünya görüşleri olacak ve sen onları dünyadaki bilgi birikimine ve dünyadaki gelişmelere ayak uyduracak bir şekilde aynı potada eğiteceksin. Bu, Amerika'da o tarihlerde yoktu. Bu gerçekten bizim mirasımızın özgünlüğü ve üstünlüğüdür.

Bir Türk üniversitesi olarak Boğaziçi Üniversitesi bugün de Türkiye'nin bu geçmişinin ve devam eden dünyaya açılma sürecinin, bilim dünyasına ayak uydurmasının önemli bir parçasıdır. Bu Türkiye için çok elzemdir. Bu kapı kapandığı anda Türkiye de kapanır.

İkincisi, gerçekten Boğaziçi Üniversitesi bu ülkeye köklü bir şekilde faydası dokunmuş olan bir kurumdur. Ben öte yandan bu gün dünya sıralamalarında yer alabilen Boğaziçi Üniversitesi'ni 1971 yılında kuruldu olarak görürüm. Kurumumuzun aynı zamanda müthiş yeni bir tarafı var bu anlamda. 1970'lerin sonu, 80'lerin başında herkesin bildiği gibi Boğaziçi Üniversitesi 1500-2000 kişilik çok daha küçük bir yerdi. O yıllarda Türkiye'nin gazetelerine bir bakın... Boğaziçi Üniversitesi birinci sayfada sürekli manşet konusu olan bir yer değildir. Türkiye'nin kamuoyunda, ailelerinde "Benim evladım Boğaziçi Üniversitesi'ne gitsin diye çok güçlü bir algı " yoktur. Hâlbuki şimdi bir kamuoyu yoklaması yapılsa, "Ne yapıp yapıp edip bizim oğlan/kız Boğaziçi Üniversitesi'ne girsin" dendiğini çok görürüz. 1979'da kimsenin ülke çapında böyle düşündüğünü zannetmiyorum.  Evet, bazı aileler elbette çocuklarını yollamışlardır. Ama Türkiye'nin gündeminde bir Boğaziçi Üniversitesi efsanesini biz yarattık Bunu biz özellikle, somut olarak da söyleyeyim, 1990'lardan itibaren yaratmaya başladık. Üstün Ergüder'in rektörlüğü zamanındaki çabalarının ve ondan sonraki gelen rektörlerimizin bu çabaları sürdürmesi ile Boğaziçi'ni bir dünya üniversitesi olma yoluna girmiştir.

Eksikleri var mı? Tabii ki eksikleri var. Rektörümüz ne dedi? Yurtdışındaki US World News'un raporunda biz 190. sırada yer almışız. Fakat bu beni mutlu etmiyor çünkü ben dünyada üniversitelerin hangi düzeyde olduğunu iyi biliyorum. Mesela Tokyo Üniversitesi ilk 10'a giriyor. Pekin Üniversitesi ilk 50'ye giriyor. 190. olmak Türkiye'ye yakışmıyor. Demek ki illüzyonlar içinde olmamak lazım. Biz çok iyi bir yere geldik; ama dünyanın eğitim sistemi içinde Uzak Doğu çok gelişti. Onlar Harvard'la, Yale'le, Columbia'yla rekabet ediyorlar.

Dünya üniversitesi olmak, dünya ile entegre olmaktır

Benim 1990’larda üniversitedeki yapılanma sürecinde iki rolüm olduğunu söyleyebilirim. Birincisi, Tarih Bölümü başkanlığım zamanında (1994-2003) Üstün Bey'in yarattığı o rüzgârı Tarih Bölümü'ne taşımaya çalıştım. Yeni bir bölüm kuruyor, olan programlarımızı genişletiyorduk. Doktora programı da kuruyorduk. Tarihçiliği Osmanlı, Avrupa, Bizans, Asya, Eski Çağ olarak geniş bir dünya tarihi perspektifinde yapmaya başladık. Bu, tarihçilik açısından yeni ve çağdaş bir görüştür. Kuvvetli tarafları da vardır, zayıf tarafları da olabilir. Ama bizim yaptığımızın bu ülkede hakikaten özgün bir örnek olduğunu düşünüyorum. Çok mutluyum ki bu anlamda yaşım icabı başka üniversitelerin 1. sınıf programlarına baktığım zaman onlarda ki değişiklikleri görebiliyorum. Mesela bizim Hist 105-106 koduyla verilen ve dünya tarihi anlattığımız programımızı düşünürseniz, bu aslında Robert Kolej'in başlatmış olduğu Humanities programının Tarih'e uygulanarak 1980'lerde tekrar canlandırılmasıdır. Biz bunu 1980’lerde, en zor şartlarda, fotokopinin bile mümkün olmadığı bir Türkiye'de teksir kâğıdına dersleri basıp onları öğrencilere dağıtarak yapıyorduk. Kitap satın almak falan söz konusu değildi. O dersin içeriğine bakın; Türkiye’de şu an o kadar çok üniversitede 1. sınıfta veriliyor ki. Artık birçok üniversitede kesinlikle bir dünya tarihi dersi veriliyor. Bu bizim eserimiz.

Dolayısıyla bence Boğaziçi Üniversitesi’nin bu rolü de yeni bir rol. Bazen bizi eleştirir bazı eğitimciler, eksikleri vurgularlar. Ama herkes bizim web sitemize giriyor, programlarımıza bakıyor. Hangi dersleri öğrettiğimizi inceliyorlar. Sonra bakıyorsunuz, onların programında da bizim yaptığımız çalışmalar birden bire gözükmeye başlıyor. Bu çok güzel, iftihar edilecek bir şeydir. Herkes kendi yaptığı işle zaten bilinir. Eğer bu tür eğitimcilerden gelen ve bizim eksiklerimize odaklanan eleştiriler ışık tutucu bir karaktere sahipse ne kadar güzel. Biz de pratik bir şekilde oralardaki eksiklerimizi kapatmaya, kendimizi geliştirmeye çalışırız. Ama burada önemli olan dünya üniversitesi olmak ve dünya ile entegre bir üniversite olmaktır. Bu anlamda memlekete bir kapı oluyorsunuz. Dünyanın gelişmelerinin aktarıldığı, düşüncelerinin bilinebildiği ve yaratıcı bir şekilde üretildiği bir kapı olmamız çok önemli. Bunu geniş anlamda söylüyorum.

Japonya üzerine çalışmalara baktığımızda bu alanda ülkemizdeki öncü isimlerden birisiniz.

Benim araştırma alanım biliyorsunuz, Modern Japonya Tarihi. Durmadan bu konularda yazıp çizip yayınlıyorum. İster istemez, Türkiye'de bu konuda öncü olan iki kişiden biriyim. Bu çalışma alanının bir diğer öncüsü de ODTÜ'de benim meslektaşım, Mete Tunçoku’ dur. Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi'nde Japon Öğretmenliği programını, Erciyes Üniversitesi'nde Japon Dili ve Edebiyatı programını kurdurmuştur. Ben de 1985 yılında o zamanki rektörümüzün onayıyla Ankara Üniversitesi'ne ‘’ödünç’’ verildim. Ankara’da Japon Dili ve Edebiyatı Bölümü kurulmaya karar verilmişti. Şöyle bir etrafa bakmışlar. Orada Bu alanda bir şeyler yapan kimse yok... Bu beni rahatsız etmiyor artık ama aslında o zaman yüreğime inmişti. Nasıl olur demiştim, hiçbir hazırlık yok. Kadro yok, kütüphane yok. Fakat sonra anladım ki Türkiye'de işler böyle yapılıyor. Bölümün kurulma talebinin nedeni ise Prens Mikasa'nın Türkiye'yi ziyaret edecek olması... Dışişleri Bakanlığı "Türkiye'de Japon Dili ve Edebiyatı Bölümünüz var mı?" diye sorarsa biz ona nasıl "Hayır" deriz diye kara kara düşünüyor. O zamanki Başbakan Turgut Özal da gerçekten Japonya ile yakınlaşmak istiyor. Böylelikle Ankara Üniversitesi’nde anabilim dalını kurduk ve bugün bu program Türkiye'nin en başarılı filoloji programına sahip.

Bu deneyimden sonra Boğaziçi’ne döndünüz, Boğaziçi’ndeki Japon dili programı nasıl kuruldu?

Ankara Üniversitesi tecrübemden sonra dönünce buradaki yönetim haklı bir şekilde "Ankara Üniversitesi'ni o kadar meşhur ettin, burada da bir zahmet bir Japonca Dili Programı kur" dedi. Ben de bunu akademik olarak yönetebilecek tek kişiydim. Tarih Bölümü'nde olduğum için Tarih Bölümü'nün yönetimi altında bir Japon Dili Programı kuruldu. Bizim tecrübeli hocamız Mariko Erdoğan 1988 yılında işe alındı. Sonra yavaş yavaş başka hocalar da katıldılar. Hakikaten Türkiye'nin en başarılı programlarından biri oldu.

Program Boğaziçi Üniversitesi'nin birçok bölümünden öğrenciye iş kapısı açtı. Bugün Japon şirketlerinde hep Boğaziçi mezunu, Japonca bilen elemanlar vardır. İkincisi, akademik çalışmalara bir adım oldu. Benim o program dolayısıyla Japonya'ya, yurt dışına yolladığım birçok öğrenci doktoralarını bitirdiler. Kimisi geri geldi, kimisi yurt dışında kaldı. Dolayısıyla Tarih Bölümü'nde Japonya, Uzak Doğu, Asya konularında dersleri vererek Türkiye'de bir Asya ve Japonya alanını ve birikimini başlatmış olmak da benim görevlerimden biri oldu diyebilirim.

O yıllardan bugüne bakılacak olursa, öncü bir alanda Türkiye'nin entelektüel vizyonunu zenginleştirmiş bir girişim de diyebiliriz…

Elbette. Biz İstanbul'daki en eski programız. Tarih Bölümü'ndeki Asya Tarihi lisansüstü çalışmalarını yapan kişilerin dışında çok yeni bir Asya Çalışmaları yüksek lisans programı kurduk. Çok iyi gidiyor. Çok yüksek düzeyde öğrenci çekmeyi başardık. İnterdisipliner olduğu için biz programı ikinci eğitimde kurduk. Bir bölüm altında kurulması bizim şartlarımız açısından uygun değildi. O programın şu andaki işleyişi, ikinci eğitim evet, ama tamamıyla akademik bir karaktere sahip olarak gelişiyor. Gelen öğrenci tez yazıyor ve yurt dışına gidiyor. Biri şimdi Kore'de doktorasını yapıyor. Biri Çin'de, bir öğrencimiz Rusya'da. Bu anlamda uzman yetiştiriyoruz. Bu konuda yaratıcı yeni çalışmalar yapabilecek kişilerin tek adresi burasıdır.

ABD çöktü demek bir fantezi, bilim üretiminin merkezi olduğu sürece ABD hala en büyük güç

Peki, neden Asya, neden Japonya, neden Çin?

Belki kendi coğrafyası dolayısıyla, açıkçası biraz da Soğuk Savaş'ın getirdiği kısıtlamaların etkisiyle Türkiye dünyayı eskiden bir tek Avrupa ve Amerika üzerinden okuyordu. Hâlbuki Soğuk Savaş bittikten sonra, dünya bir rekabet alanına döndü diyebiliriz.  Evet, ABD hala dünyanın en güçlü ülkesi. ABD çöküyor gibi söylemler var günümüzde. Bunlar birer fantezidir…

Çin yükseldi. Hindistan yükseliyor. Yani bazı ülkeler arayı kapatıyor. Bu dünya için güzel bir şey. İlla bir tane ülke çok gelişmiş olup da diğer herkes yerlerde sürünmemeli. Fakat bunun getirdiği bir bilgi eksikliği var. Türkiye insanı, Batı’yı artık biraz biliyor. Ama Asya hakkında fikri yok.  ‘’Japonlar geleneklerini korudular, bir tek teknolojiyi alarak modernleştiler’’ romantik söylemi bizde bazı çevrelerde çok sevilir. Bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Japonlar geleneklerini “önce yıktılar”; sonra tekrar “inşa” ettiler. Avrupa'dan sadece bilim ve teknoloji almadılar; aynı zamanda kültürel geleneklerini ve zihniyetini ne yapıp yapıp zorluklarla içermeyi başardılar. Bunu yapmasalardı bugünkü Japonya var olamazdı. Keza, Çin de farklı bir yöntemle olsa dahi aynı şeyi yapmak yolundadır.

O bir söylem. Dolayısıyla Türkiye insanının dünyayı bir bütün olarak görmesi gerekiyor. Avrupa ve ABD'yi bildiği kadar, Afrika ve Asya'da olanı da anlaması gerekiyor. ‘’Biri birinin yerini alır’’ söylemi de ‘’ABD çöktü’’ gibi bir fantezi de Türkiye için zararlı düşüncelerdir. Nasıl ki Japon Modernleşmesi sadece tekniği alarak gerçekleşmediyse ve bu iddia tarihsel geçerliliği olmayan birer, ‘’Batı Dünyası çöküyor ve onun yerine Asya Dünyası yükseliyor’’ lafızları da dünyayı hatalı analiz etmek olur. Artık küreselleşen dünyada bütün bölgeler iç içe. Dolayışı ile insanlığın demokrasiye, refaha ve kişinin mutluluğuna yol açacak tercihler yapması gerekir.

Türkiye açısından bakıldığında bu doğru bir öngörü değil diyorsunuz?

Kesinlikle. Üstelik de bizim için hatalı bir öngörü olur. Türkiye'nin Batı ile ilişkileri tarihidir. Kesilemez. Bu mümkün değildir. Spekülasyon yapıp böyle bir şeyin düşünüldüğünü varsaysak bile sonunda en zararlı çıkan Türkiye olur. Onun için Türkiye'nin Batı dünyasını çok iyi bilmesi lazım. Onunla entegrasyonunu daha da güçlendirmesi lazım. Çünkü dünya o yola gidiyor. Elbette Türkiye’nin Asya'yı da çok iyi bilmesi lazım. Dikkat ederseniz Asya'nın yükselen ülkeleri Batı dünyasıyla entegrasyonunu yapan ülkelerdir. Tokyo Üniversitesi boşuna ilk 10'a girmiyor. O çünkü Harvard'la, Columbia'yla aynı dünyayı paylaşıyor. Bugün bir Japon'a "Sen Batılı mısın, yoksa Doğulu musun?" diye sorun. "Kültürel olarak hem Doğulu ve Batılı, dünya görüşü olarak ise Batılıyım" der.

Peki, hocam Amerika hala süper güç ve öyle olmaya da devam edecek dediniz. Bunu biraz açabilir miyiz?

Amerika büyük bir ekonomiye sahip. Çin'in ekonomisi sanki istatistik olarak ondan daha fazla bir satın alma gücüne işaret ediyor gibi gösteriliyor. Ama Çin'de bir milyar 350 milyon insan var. Kişi başına gelire bunu böldüğünüz zaman Çin hala fakirin biraz üstünde bir ülkedir. Gelir de önemlidir. İnsanların yaşam biçim, refahı, hayat standardını belirler. Gelirin artışı bir toplumun bireyler bazında biraz daha yüksek hayat standardına erişmesine olanak verir. Amerika hala kişi başına geliri çok yüksek bir ülkedir. İmkânları ve kaynakları çok büyüktür. Bilim, ABD'nin merkezde ürettiği bir alan. Elbette Çin de Japonya da bizden çok daha ileri seviyede bilim üretiyor. Ama hala merkez Amerika'dır diye düşünüyorum. Bu böyle olduğu müddetçe Amerika çökmez. Ekonomisinde asimetrik gelişmeler olabilir. Onun sorunlarıyla boğuşabilir. Üstesinden gelmeye çalışır; yapar belki yapamaz. Ama eski Alman düşünürlerinin hatalı bir şekilde 1910'lu yıllarda belki iddia ettiği gibi "Batı medeniyeti çöküyor; onun yerini Batı-dışı medeniyetler alacak" gibi bir noktadan düşünülmemeli. Bu fanteziler şimdi tekrardan üretildi. Bunlar zaman kaybıdır. Amerika çöküyorsa, çökmesi bile bir 300 sene sürer. 300 sene sonra olacak bir olay için paçayı sıvayıp yanlış derelere girmemek lazım.

Bu noktada bilimin üretildiği yere bakmak gerekir. Geçenlerde Amerikan Patent Ofisi’ndeki istatistiklere göre yeni buluşların patentleri kapsamında 2016 yılında Amerika'da 3 milyon 500 bin patent kaydedilmeye kıymetli görülmüş. 1.5 milyon patent ise Japonya'nın. 3. sırada ise 350 bin ile Almanya var. Fransa 250 bin, İngiltere 300 bin... Sonrasını zaten konuşmayalım. Japonya'nın ve ABD’nin, Avrupa ülkelerinin patentlerinin herkese açık olması ve alanda paylaşabilecek merkez olduklarını gösterir. Demek ki bilim üretiminde kamusal alanda paylaşılabilecek merkezler bunlardır. Türkiye'nin meselelere böyle bakmaya ihtiyacı var.

Teknoloji üretimi, patent gibi konulara girmişken ‘’yerli ve milli’’ olmanın bugünkü dünyada karşılığı nedir?

"Yerli ve Milli" kavramı kendi teknolojimizi üretmek anlamında kullanılıyorsa ben bunu 50 senedir savunuyorum. Çünkü ben Japonya'nın nasıl kendi bilim ve teknolojisini üretmeyi öğrendiğinin tarihini biliyorum. Japonya, Almanya'yla, Amerika'yla, İngiltere'yle işbirliği yaparak bilim ve teknoloji üretti. Önce kendilerini dünya ile entegre ettiler ve onunla aynı paralelde bilim ve teknolojinin nasıl üretileceğini öğrendiler. Üretmenin ötesinde katkı ve yenilik yapmaya başladılar. Türkiye teknoloji konusunda gümrükten çekmekle, kutuyu açmakla, elektrik fişini takmakla, düğmeye basmakla devam edemez. Çok geç bile kalındı. Belki bunun nedeni sermaye eksikliği olabilir. Fakat niyet eksikliği de olabilir.

Ama ben Japonya'dan biliyorum ki sermaye-üniversite-sanayi arasındaki işleyen süreçlerin arabulucuğunu yapacak bir kamu kuruluşu gerekli. İş dünyası kendi kendilerine üniversitelerle ve sanayicilerle telefon edip de işbirliği kuramaz. Bir üst akıl gereklidir. Bir birim olacak ve bitaraf olacak. Sermaye, üniversite ve sanayinin birbiriyle konuşmasını sağlayıp, koordinasyon içinde belli bir teknoloji üretimi projesini gerçekleştirecek. Bu sadece "Yapın arkadaşlar!" şeklinde olmaz.

Şöyle düşünün; bir yönetim kurulu var. O yönetim kurulu katılım paydaşı olan birimlerin birbiriyle itimat ilişkisi içerisinde işbirliği yapmalarını sağlaması gerekir.  Mesele her gelen hükümet, kendi siyasi düşüncesi çok farklı da olsa Devlet Planlama Teşkilatı'nın hazırladığı raporları kullanmıştır. Söylenen her şeyi yapabilmişler midir? Hayır. Olsun, kamu yatırımlarına bir çizgi ve öngörü verildi bu sayede. Ona benzer bir birim gerekiyor. Şahsi görüşüme göre Kalkınma Bakanlığı altında görev yürütmesi yerinde olur. Siyasi olmayacak, bürokratik olacak. Herkesi çağırıp herkesle itimat ilişkisi kuracak. Yani Amerikalıların "Working Relationship" dediği şey.

Örneğin yerli otomobil meselesini ele alalım… Doğal olarak üç tane otomobil şirketimiz var. Üçü de tatlı rekabet içindeler. Normal piyasa ekonomisi bunu demiyor mu? Üçüne de "Bir araya gelin ve ortak bir araba yapın" diyorsunuz. Bunu çok daha gerçekçi bir proje haline getirmek gerekir. Bu ortak bilgiden üçünün de kendi ayrı arabasını yapmasını ve piyasaya girmesini teşvik edebilirsiniz. Ya böyle olur; ya da kamunun bir projesi olabilir. Kamu bunu yapar ve üretilen bilgi üç şirkete de eşit olarak verilir. Arkasından para ve vergi teşvikleri de sağlarsınız. Bu isteniyorsa rekabet ortamı içinde arabanın yapılacağına dair taahhüt alınması gerekiyor. Mesela ilk yapana şu meblağ verilecek gibi teşvikler olabilir.

Teknoloji üretimine geçmek şart

Türkiye bu anlamda Japonya’yı model olarak alabilir mi?

Japon modeli bizim gibi orta boy bir ülkenin elindeki kısıtlı imkânlarla ve devlet teşvikiyle neler yapılabileceğine güzel bir örnektir. Yani devletin hangi mekanizmaları kullanarak etkili teşvik yapabiliyor olduğunu Japon tarihinden öğrenebilirsiniz.

Ancak üzülerek söylüyorum, biz teknoloji konusunda başarısızız. Belki imkânlarımız kısıtlı. Teknoloji büyük bir yatırım istiyor. Basit bir şey değil. Konuşması kolay ama yapması zor. Geçen gün mesela küçük bir haber vardı. Acaba uçak yapabilir miyiz diye düşünülüyormuş. Bir uçak mühendisi Boeing örneğini verdi ve şöyle dedi: ‘’Uçak yapabilmek için altı bin tane uçak mühendisine ihtiyaç var. Türkiye'de bin tane var. Hadi bin kişiyi de dışarıdan getirsek yine de yetmiyor’’.

Demek ki yeterli seviyede uçak mühendisimiz yok. Uçak öyle kolay yapılabilecek bir şey değil. Araba da öyle kolay yapılabilecek bir şey değil. Yerli üretim dediğimizde, motoru da burada yapmaktan bahsediyoruz. Yoksa Mercedes'in motorunu alırsınız, mesele bu değil. Motorunu da ben yapacağım dediğin zaman, yüksek sayıda mühendisten bahsediyorsun. Bu bir yatırım işidir.  Yapılacağına %100 inanmanız lazım. Böyle sürekli bunun üzerine kafa yormak lazım. Maliye Bakanlığı'ndan kaynak aktarımı sağlamak lazım. Kaç mühendisimiz var hesabı yapılmalı. Ne zaman istenilen mühendis sayısına ulaşılabilir, bunun hesabı yapılmalı. O tür mühendislerin eğitiminin daha kaliteli hale getirilmesi için de çeşitli çalışmalar yapıp sonrasında onları belli bir alanda bu yerli teknoloji üretimiyle ilişkilendirmek gerekiyor. Bu yapılabilir. Ama bunun kararını vermek lazım.

Çin, Rusya’dan bağımsız ve kendi başına dünya siyaseti yürütecek bir adım atmaz

Bir yandan da dünyada ekonomik, kültürel, sportif hemen her alanda bir Çin faktörü karşımıza çıkıyor. Çin sizce bugün bir süper güç mü?

Çin üzerine çalışmıyorum. Ama şahsi görüşümü ve gözlemimi belirtirsem, Çin dünya siyaseti üzerinde kendini Rusya'ya yakın tutar. Bakın mesela Suriye konusunda Rusya'yla partnerdir. İkincisi, dünyanın konjonktürel gelişmelerinde kendisinin dünya ekonomisi üzerindeki projeleri ve isteklerini gerçekleştirmeye çalışır. Ama dünya liderliği yapmaz. Hem kolay değildir, hem de ihtiyacı yoktur. Onun için büyük, enerjik ve ekonomik olarak birikime sahip bir ülke olarak dünyadaki çeşitli ekonomik projelerde yer almak isteyecektir. Suriye'de bir hükümet ortaya çıkarsa orada çok büyük inşaat projeleri olacaktır. Örneğin Halep şehrinin sil baştan inşa edilmesi lazım. Bir sürü şehir perişan vaziyette. İnsanların evi barkı yok. Çin burada rol oynamak ister. Bu noktada bir oyuncudur. Ama bu kadarla sınırlıdır. Rusya'dan bağımsız, Rusya'ya ters düşebilecek, kendi başına farklı bir dünya siyaseti yürütecek bir adım atmaz.

Son zamanlarda Çin yetkililerinin bizim gazetelerde de gündemde olacak şekilde, "Bir İpek Bir Yol" projesinden bahsediliyor. Elinde teknoloji ve para varsa böyle uluslararası yatırımlarda hem kar yaparsın, hem de dünya ticaret ve ulaşım yollarını kendinin de rahat kullanabileceğin bir hale getirmeyi istemek doğal. 19. yüzyıldaki demiryolu ticareti gibi zımnen etkisi olur mu siyasi açıdan? Evet, olur. Ama bu bir ekonomi politikasıdır. Ulus ötesi ticaretin hızlandırılması, pratik hale getirilmesi amaçlanıyor. Ayrıca bu proje zaten Japonların 1920'lerde düşünmüş olduğu bir projedir. Onlar bunu gerçekleştiremedi. Projeler ilginçtir. Bir projenin bir karizması varsa, siz yapamıyorsanız da hiç önemli değil. Biri gelir onu yapar.

Mesela Süveyş Kanalı'nı Osmanlılar da düşünmüşlerdir. Çünkü Nil Nehri geliyor ve Kızıl Deniz ile bataklık gibi bir şeylerden geçerek Akdeniz'e ulaşıyor zaten. Birden bire Fransızların aklına gelen bir şey değildir bu anlamda. Mehmet Ali Paşa'nın aklında da var; Hidiv İsmail Paşa'nın aklında da bu proje vardır. Fransızlar da gelip bakmış ve neden olmasın diyerek yapmışlardır. Yani gerçekçi bir proje düşünüldüyse onu biri bir gün yapar. Biraz insanoğlunun hırslı tarafını gösteriyor. Proje gerçekçisiyse mutlaka hayata geçirilir.

Türkiye'nin önünde öyle bir karizmatik proje var mı?

Ben eski zaman insanıyım. Ben GAP'ın tamamen bitirilmesi taraftarıyım. GAP'taki su kaynaklarının verimli tarım için kullanılabilir olması önemli. Biliyorum çevreciler kızıyorlar. Çok tuzlama yapacağını söylüyorlar. Oradaki doğayı değiştireceğini, Hasankeyf'in sular altında kalacağını söylüyorlar. Ama Hasankeyf'i de tam sular altında bırakmadan o proje yapılabilir.

GAP, o bölgenin ve dolayısıyla Türkiye'nin bir modern tarım havzası olmasını sağlayacak bir proje. Bölgedeki insanların tarımla hayatlarını kazanabilecekleri de bir proje. Ben gidip Güney Doğu'ya fabrika kuralım söylemini de doğru bulmuyorum. Fabrika öyle kibrit kutusu değil ki! Gidip Harran Ovası'nın ortasına fabrikayı kurmuşsun, sonra ne olacak? Adam orada üretti, malı nasıl satacak? Havaalanına götürecek, havaalanından İstanbul'a gidecek, oradan başka yerlere nasıl gidecek? Fabrika artık sanayi yatırımı değil. Modern tarım yatırımıyla daha etkili işler yapabilirsiniz. Zaten o bölgenin insanları tarımı biliyor. Onları çok daha etkin ve üretken bir hale getirebilirsen hem insanlar kendi topraklarının kıymetini daha iyi anlarlar, hem ülke ekonomisi müthiş kazanır, hem de modern teknolojinin biraz dönüştürmesiyle zaten bereketli ve güneşli bir alanda kendi tarımsal üretimimizi de sağlamış oluruz.

Bir başka örnek vereyim;

Halet Çambel'i bilirsiniz. Karatepe'de Hitit dönemiyle ilgili arkeolojik kazısı vardır. Dünyanın ilk açık hava müzelerinden biri orada yapılmıştır. Aynı zamanda da, dikkat ederseniz, hemen bir barajın yanındadır. Siz Karatepe'den baktığınız zaman, oranın Toros Dağları gibi çok yüksek ve ormanlık olduğunu görürsünüz. Çok büyük bir göl görürsünüz ve bazı çam ağaçlarıyla kaplanmış tepeler vardır etrafta. Bütün o havzanın hem sulama ihtiyacını karşılayan, biraz 1950'ler düşüncesiyle kurgulanmış olan bir barajdır bu.  Halet Hanım, o zaman Demokrat Partili bakan Ethem Menderes'le gidip görüşüyor ve diyor ki "Ethem Bey, siz baraj yapmak istiyorsunuz. Ama bakın, burada da bir Hitit arkeolojik alanı var. Son derece de kıymetli. Mühendis arkadaşların yardımıyla biz bir hesaplama yaptık. Sizin fersah fersah ihtiyacınız olan su doldurulma (çünkü o vadi dolduruluyor) işlemini şu noktaya kadar yapabilirsiniz; ama onun ötesine geçmeyin. Çünkü arkeolojik alan tamamen su altında kalacak”. Ethem Bey de bunu kabul ediyor.  

Demek ki, birincisi memleketimizde böyle anlaşmalar yapılabiliyor. İkincisi, arkeolojik çok kıymetli bir alanı da pragmatik bir mühendislik hesabıyla su altında bırakmadan barajı inşa etmek mümkün olabiliyor. Tamamen 19. yüzyılda kırsala dönen romantik gibi "Hiç baraj yapılmasın, hiç teknoloji girmesin, doğayı olduğu gibi koruyalım!" demek de tümüyle doğru bir tutum değil. Gerçek dışı aynı zamanda. Uzlaşmayla, çevre dostu barajlar yapılabilmesi lazım.

 

 

Söyleşi: Özgür Duygu Durgun /Kurumsal İletişim Ofisi

Fotoğraflar: Kenan Özcan

Tarih: 10 Nisan 2018