Boğaziçi'nde resimle dopdolu 30 yıllık bir serüven

Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü öğretim görevlisi, Ressam Dilek Demirci üniversitede geçirdiği 30 yılın hikâyesini kapsayan bir seçkiyle Boğaziçililerle buluşuyor.

14 Kasım – 20 Kasım 2016 tarihleri arasında Albert Long Hall’da yer alacak sergide Demirci’nin 30 Yıl sergisine bir de kitap eşlik edecek. 1985 yılından beri Boğaziçi’ndeki atölyesinde dersler veren Demirci’nin resim üretimini farklı dönemlerden örneklerle izlemeye olanak sunan sergide natürmortlar, yollar, çocuklar gibi temaları yer alıyor. Demirci ile Boğaziçi’nde geçirdiği 30 yılı ve sergisini konuştuk.

Bu sergiyi açma fikri nasıl oluştu?

Benim için o kadar doyurucu yıllardı ki bunlar, bir an baktım ki ömrümün yarısı bu okulda geçmiş. 30 yılın hikâyesini Boğaziçi’ndeki öğrencilerimle, dostlarımla paylaşmak, bu sergi ve sergiye eşlik eden kitapla aynı zamanda kendime de kalıcı bir ödül vermek istedim.

30 yıllık sanat birikiminiz bu sergide olacak, bir retrospektif olarak düşünebilir miyiz bu sergiyi?

Retrospektif ifadesini kullanmaktan hep çekindim, çünkü kendi yaptığım bir seçkiye bu ifadeyi vermek açıkçası çok doğru gelmiyor, ancak 1985’ten 2015’e her dönemden işlerimi kapsayan bir seçki diyebiliriz.

Natürmortlar, yol resimleri, portreler, doğa manzaraları resminizde öne çıkıyor. Son dönemde hangi konular üzerinde çalışıyorsunuz?

Dünyada yaşanan savaşlar, göçler, dramatik olayların bendeki etkileriyle resimler yapıyorum. Doğaya bakmayı da seviyorum. Çocuklar savaştan en çok zarar gören varlıklar olduğu ve insanların onların gözünden dünyaya bakmasını istediğim için çocukları çiziyorum. 2009’da AÇEV ile birlikte Tatvan’da çocuklarla resim atölyeleri düzenlemiştik. O tarihten bu yana savaşın tahribatını en çok yaşayan çocukları çiziyorum.

1985 yılındaki üniversite ortamına ve bugüne baktığınızda resim ve genel anlamda sanat faaliyetleri açısından ne gibi değişimler gözlüyorsunuz?

Elbette 1985’ten bugüne çok şey değişti. Sosyolojik bir araştırma yapacak olursanız çok önemli veriler karşınıza çıkacaktır bu son 30 yıllık dönemde. O yıllarda okulumuzda çok daha az öğrenci vardı, tüm öğrencilerimin ismini teker teker bilirdim. Kardeş Türküler’in tüm üyeleri bizim resim atölyemizden geçtiler. Sanat kulüplerinin resim atölyemizle çok sıcak, organik bir bağı vardı. Şimdiyse daha farklı bir atmosfer söz konusu, daha iyi veya daha kötü olarak karşılaştırmak istemem. Bu dönem de sanatsal etkinlikler açısından zengin ve çeşitlilik gösteren bir dönem.

Albert Long Hall’da şu anda Kurumsal İletişim Ofisi olarak kullanılan mekân benim ilk atölyemdi. Büyüklüğü, ferahlığı, içinde bulunduğu binanın güzelliğiyle heyecan veren bu atölyede, pencereler, ışık, manzaralar, bahçeden peyzajlar gibi konular üzerinde çalıştım. Daha sonraki üretimimi Kuzguncuk’taki atölyemde de sürdürdüm. 2001 yılında üniversitemizde Güzel Sanatlar Bölümü için Hülya Atölyesi açıldı. Yeni atölyede resmime yeni konular girdi. Atölye’ye gidip gelirken Bebek Kapısı’nı kullanmaya başladım. Bu yeni yolda ağaçların arasından görünen deniz, Bebek Koyu, çatılar, yolun etrafındaki doğa ve kestaneler de resimlerime girmeye başladı.

Boğaziçi’nin doğal güzellikleri, muhteşem atmosferi ayrıca kişisel olarak resim dilime çok şey kattı. Manolyalar açınca manolyaları, erguvanlar açınca erguvanları resmettim. Boğaziçi’nde eylül ayında rastladığımız kestaneleri çizdim. Onlara bir şeyler öğretirken ben de öğrendim. 

Atölyeye ilk kez gelen öğrencilerle desen çizerek başlıyoruz. Her dönem neredeyse 60 öğrenciye desen çizmeyi anlatmak benim de çizerek anlatmamı gerektiriyordu. Bu nedenle desen çizmeyi hep sürdürdüm denebilir. Onlara bir şeyler öğretirken ben de öğrendim. Çok desen çizen biri değildim ama öğrencilerle çalışırken desen çizmeyi sürdürdüm. Kısacası son 30 yıl benim için çok dinamik bir dönem oldu.

Konuşmamıza başlarken burada resim dersi vermekten çok aynı zamanda resim hakkında kültürel altyapı oluşturmanın önemine değindiniz.

Bu dersi vermeye başladığımda öğrencilerin iyi resim yapabilmeleri için sadece rehberlik ettim ama daha önemlisi onların bir resim görgüsüne sahip olmalarını sağlamaktı. Atölyede resim kitaplarına baktık, resimler üzerinden yorumlar yaptık, birlikte sergiler, müzeler gezdik. Onların yorum yapabilen, görüşlerini ifade edebilen sanat takipçileri olmalarını istedim.

Boğaziçi Üniversitesi’nde çok farklı kariyerler seçen mezunların hikâyelerine rastlıyoruz. Önemli bir kısmı da sanata, yaratıcı alanlara yönelen, sinemada, tiyatroda, müzikte çok başarılı olan isimler. Sizin de resme veya görsel sanatlara yönelen öğrencileriniz var mı?

1985’te Boğaziçi’nde resim öğretmeye başladım, geçtiğimiz 30 yıl boyunca bir yol alındığını düşünüyorum. Öğrencilerimle eğitimleri sonrasında karşılaşmalarımızda bunun sonuçlarını görüyorum. Bazıları ressam oldular, bazıları resim koleksiyonu yaptılar. Aralarında görsel sanatlar ve tasarım gibi farklı meslek alanlarına yönelen öğrencilerimiz oldu. Ayrıca okulu bitirdikten sonra yüksek lisansa sanatla ilgili konularda devam eden çok sayıda öğrencimiz oldu.

Peki, yeni sergi projesi var mı yakın tarihte?

Kuzguncuk’ta gelecek yıl Mayıs ayında Harmony Sanat Galerisi’nde bir sergim olacak. Boğaziçi’nde 30. yılı kutladıktan sonra orada da 60. yaşımı kutlayacağım. Önümüzdeki sene de bu çalışmalar devam edecek.

 

 Söyleşi : Duygu Durgun / Kurumsal İletişim Ofisi

Tarih: 11 Kasım 2016