Colibri ile Online Uluslararası Yüksek Lisans Uygulaması

Boğaziçi Üniversitesi Erasmus+ tarafından desteklenen uluslararası Colibri projesinin Türkiye’den tek üniversite ortağı oldu. Avrupa Birliği’nin desteklediği Colibri projesi online öğrenme metotlarını uygulayan bir uluslararası proje olarak yedi farklı ülkeden yedi üniversite ve üç şirketi biraraya getiriyor. Yüksek lisans öğrencilerine yönelik tasarlanan program, ders içeriklerini online sunarken öğrencileri iş dünyasından şirketlerle buluşturuyor ve global iş dünyasından partnerlerle proje geliştirme imkanı sunuyor. Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği öğretim üyesi Prof. Dr. Tuna Tuğcu projeyi anlatırken, Colibri’ye katılan Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Mehmet Durna ise bu deneyimden gözlemlerini aktardı.

Bilgi Sistemlerindeki Gelişmeler, NanoNetworking, Geleceğin İnternet Mimarisi ve İnternet Fırsatları gibi modülleri içeren ortak bir dersin alınabildiği Colibri projesi farklı ülkelerden üniversitelerin öğrencileri için ‘’Yaşayan Laboratuvar’’ deneyimi sunuyor. Öğrenciler program süresince teorik derslere online erişirlerken projenin endüstri ortaklarıyla gerçek vakalar üzerinde çalışma imkanı buluyor.

Yeni, işbirliğine açık ve yenilikçi öğrenme metotlarıyla, farklı IT araçlarını ve platformlarını kullanan Colibri projesinde kişiselleştirilmiş öğrenme yaklaşımları hayata geçiriliyor ve eğitimde açık kaynaklar kullanılıyor. Yüksek lisans öğrencileri için tasarlanmış olan proje üniversite ve farklı endüstriler arasında işbirliği imkanları yaratırken aynı zamanda öğrencileri küresel iş platformlarında birlikte çalışma fırsatları da yaratıyor.

Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği öğretim üyesi Prof. Dr. Tuna Tuğcu, yenilikçi bir eğitim projesi olan Colibri’nin yeni öğrenme metotlarını tanımak ve uygulamak açısından sadece öğrenciler değil hocalar açısından yararlı olduğuna değiniyor. Tuna Tuğcu, bu projenin aynı zamanda ortak dersler geliştirme kapsamında üniversitelerarası işbirliklerini zenginleştiren yönünü vurguladı. Bu projeye katılan öğrencilerin, eğitimin bir parçası olarak önemli bir uluslararası deneyim edindiğini ekleyen Tuna Tuğcu sorularımızı şöyle yanıtladı:

Öncelikle bu projeye nasıl başlandı, bilgi alabilir miyiz?

Tuna Tuğcu- Erasmus+, Erasmus programının nereye doğru evrilmesi gerektiğine dair araştırmaların yapıldığı bir program. 2014 yılında biz bir proje önerisi verdik ve önerdiğimiz şekliyle oldukça da hızlı bir süreç sonucunda projemize onay verildi. Erasmus, yapısı itibariyle lisansüstü öğrencilere çok uygun olmayan bir program. En önemli sorun, öğrencilerin bir veya iki dönemliğine yer değiştirmesini gerektirmesi. Bu lisans döneminde çok hoş bir şey, gerçekten vizyon açıcı. Ancak öğrenciler yüksek lisansa geldiklerinde artık üniversite mezunu oldukları için yaş itibariyle bir kurumda çalışıyor oluyorlar. Bu nedenle Erasmus programından yeterince faydalanamıyorlar. Biz bu projede ‘’Yüksek lisans öğrencilerinin faydalanabileceği, yapısal anlamda daha iyi tarif edilmiş ve daha ileri düzeyde  bir şeyler yapılabilir mi?’’ diye düşündük.

Ekibimiz yedi ülkeden ve yedi farklı üniversiteden oluşuyor; Almanya, Danimarka, Norveç, İspanya, Polonya, Letonya ve Türkiye. Avrupa geneline çok iyi dağılmış bir ekip. Ayrıca İspanya’daki ortağımızın bir spin-off şirketi olan Talia Networks de şirket olarak ekibimize katıldı. İkinci bir şirket olarak Almanya, Berlin’den atene KOM GmbH mevcut. Yunanistan’dan ise projeye girişimcilik ve dokümantasyon konusunda destek veren ve bir devlet kurumu olan EKT (National Documentation Centre) ile çalışıyoruz.  

Erasmus’ta öğrenci buradan ayrılır başka bir ülkeye gider. Daha önce de söylediğim gibi bir işte çalışmakta olan öğrenci, işini bırakıp başka bir ülkeye uzun dönemli gidemiyor.  Bu nedenle de katılım az oluyor. Biz projemizde öğrenciyi kendi yaşam ortamında tutarak online işbirliği üzerinden ders modeli oturttuk. Dersi yedi üniversiteden hocalarla ortak olarak veriyoruz. Bu yedi üniversitenin verdiği on ayrı modül var programda. Dr. Mehmet Şükrü Kuran’la birlikte biz nanonetworking tarafını üstlendik.

Programa Şubat’ta başlıyoruz, öğrenciler Nisan ortasındaki seminere kadar online kaynakları kullanarak konuları öğreniyorlar. Nisan ortasında bir haftalık seminerde hocalar ve öğrenciler ilk defa yüzyüze geliyor.  Daha sonra, Temmuz ortasına kadar yine online olarak devam ediyoruz ama bu sefer proje ekipleri bir proje üzerinde çalışıyorlar. Programın sonunda final semineri olarak yine öğrenciler ve hocalar karşı karşıya geliyor ve projelerin son düzeltmeleri yapılıyor. Bu dönemde, sunum teknikleri üzerine çalışılıyor. Son olarak öğrenciler kendi sunumlarını yapıyorlar ve değerlendirmeler yapılıyor. Öğrencilerden gelen geri beslemelerle üç yıldır programı geliştiriyoruz yani aynı zamanda onlar da bizi değerlendiriyorlar.

Online dersler sayesinde öğrencilerin her zaman hocalarla iletişimde olması mümkün mü?

Öncelikle amacımız fiziksel iletişim olmadan bunun yapılabilirliğini göstermek ve bunu geliştirmek. Yedi üniversitenin her birinden dörder olmak üzere toplam 28 öğrenci var. Boğaziçi Üniversitesi’nden de dört öğrencimiz var. Online kaynaklardan kastettiğimiz şey ise; programda on modül var,  bu on modülün de üç seviyesi var. Başlangıç seviyesindeki yaklaşık iki saatlik bir efordur. Sadece konu hakkında kulak dolgunluğunun olmasını sağlar.

Online video dersleri dışında da okumaları için materyaller veriyoruz. Öğrencilerin ilerleyebilmesi,  derslerden kopmaması,  materyalleri anladığını görebilmek için videonun içerisinde quiz’lerimiz de var. Öğrenci bu quiz’lerde başarılı olursa videonun kalanına devam edebiliyor. Anlayamadığı bir konu varsa online çalışma platformlarında sorabiliyor. Öğrenci bir şey sorduğu zaman hocaya sormak yerine o modülü alan herkesle bilgi paylaşımı yapabiliyor. “Peer learning”e imkan sağlamak için biz mümkün olduğunca hoca olarak kendimizi geri çekiyoruz. Öğrencilerin konuyu birbirlerine anlatış şekilleri daha farklı ve daha etkili oluyor. Buna izin veriyoruz ve özellikle destekliyoruz. Ayrıca birbirlerinin ödevlerini de kontrol ediyorlar (peer review). Amacımız herkesin kendi ayırabildiği zamanda bu eğitimi almalarını sağlayabilmek ve birbirleriyle iletişimlerini geliştirerek bilgi paylaşımı yapabilmelerini sağlamak.

Öğrenciler program sonunda proje geliştiriyorlar, firmalarla vaka çalışmaları yapıyorlar. Bu süreci biraz anlatır mısınız?

Firmalar bize fikirlerle geliyorlar, biz de bu fikri gerçekleştirebilmeleri için altyapıları yeterlidir ya da değildir üzerine bir değerlendirme yapıyoruz. Asıl fikir şirketlere ait ve gerçek yaşamdan alınmış vakalar.  Örneğin Yunanistan’dan destek veren EKT farklı start-uplara destek sunduğu için bunlardan bazılarını, tabii o firmalarında onayını alarak, bize proje olarak sunuyorlar. Polonya ekibinde daha karışık bir yapı var, biyomedikalden de öğrenci geliyor. Norveç ve Letonya ekibi IT Management, diğer ekipler daha çok, biz de dahil, Bilgisayar ve Elektronik Mühendisliği bölümleriyiz. Özellikle Almanya, İspanya, Danimarka ve Türkiye’ye baktığınızda bu ülkelerden mühendislik öğrencileri ağırlıkta. Ekibin geneline baktığımızda ise bir kısmı mühendislik tarafında iyiyken diğer kısmı daha çok business kısmında iyiler. Projeler gerçek yaşam projeleri olduğu için bu iki bilgiyi harmanlıyoruz.

Ayrıca bu işbirliğinden hocalarımız da  faydalanabiliyor. EKT’den gelen girişimcilik projelerinden ve girişimcilik derslerinden hocalar için de çok yararlı oldu.

Farklı kültürlerle çalışma imkanı

Bu kapsamda sizin firmalarla yönettiğiniz bir proje oldu mu?

2016'da bizim yönettiğimiz proje EKT tarafından tanımlanan bir nanonetworking projesiydi. Bu projede amaç nanonetworking teknolojisinin sağlık sektöründe nasıl uygulanabileceği üzerine bir çalışmaydı. Projede Almanya, İspanya, Polonya ve Letonya'dan gelen öğrenciler yer aldı. Nanonetworking'in kanser tespitinde nasıl kullanılabileceğine yönelik nasıl kullanılabileceğine dair bir öneri getirdiler, fizibilite çalışmasını yaptılar ve bu öneriyi gerçekleştirecek bir start-up firma için bir business model canvas oluşturdular. Bir projeyi teknik yanından tutun da iş modeline kadar tüm boyutlarıyla ele aldıkları, oldukça başarılı ve öğretici bir projeydi. Şükrü Kuran, Henry Scott ve benim açımdan da yönetmesi çok keyifli bir çalışma oldu.

Programın öğrencilere en somut katkısı nedir?

IT sektöründeki firmaların birçok farklı ülkede iş yaptığını görüyoruz. Mezun olacak öğrenciler ya uluslararası şirketlerde ya da kendi start-up’larında çalışabiliyorlar. Sonuç olarak uluslararası şirketlere online olarak kendilerini ispatlayabilme yetisi kazanıyorlar. Dünyanın küreselleştiği noktada girdiğiniz firmada farklı ülkelerden insanlar var, sizin bu  farklı kültürlerle çalışabilir olmanız lazım. Şirket olarak böyle bir tecrübesi olan ve bunu belgelemiş insan, Avrupa’nın saygın üniversiteleriyle ve üç şirketiyle çalışmış olarak avantajlı olacaktır.

Öte yandan bu proje online öğrenme tekniklerini de öğrenme kavramının içine yerleştiriyor ve öğrenmeye farklı bir boyut getiriyor değil mi?

İnternet artık yaşamımızın çok içinde. Bu açıdan bir eğitim alternatifi bulmamız gerekiyor. Ama şu da var ki, online sistemler çoğunlukla interaktif değil. Hoca anlatırken videoya kaydetmiş, soru sorabileceğiniz bir kişi yok. Özellikle teknik mühendislik işleri, pratik uygulama yapmadıkça anlayabileceğiniz bir şey değil. Seyretmek ve çözümü anlamak yetmiyor.

Başka bir ifadeyle, online eğitim dediğimiz şey dersi seyretmek, ders notlarına ulaşmak değildir. Aktif, geri beslemeli bir sistemle öğrenmeniz gerekir. Dolayısıyla bu, tam anlamıyla interaktif bir öğrenme şekli değil.

Ayrıca işe eğitimcilerin eğitimi boyutuyla bakacak olursak, teknoloji o kadar hızlı gelişiyor ki dolayısıyla biz hocaların eğitimi de bitmiyor. Bunu yapmazsanız tamamen çarkın dışında kalıyorsunuz. Teknolojinin bu açıdan eğitimde iyi ve doğru kullanılması lazım.

Teknoloji tabanlı şeyler iyi yönetilmezse yararlı olmaz. Böyle durumlarda da önce genelde teknoloji suçlanır. Bu nedenle teknolojiyi kullanacağınız zaman bu teknolojiyi kullanacak hocaları da iyi eğitmeniz gerekiyor.

Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Mehmet Durna, Colibri deneyimini anlatıyor:

Colibri’ye katıldığım için kendimi şanslı hissettiğimi söylemeliyim. Farklı disiplinlerden ve farklı ülkelerden öğrencilerle beraber ders almak ve beraber bir grup projesi yetiştirmeye çalışmak çok değerli bir tecrübe bence. Farklı kültürlerle beraber yemek yemek bile ilginç bir eylem olabiliyor, kaldı ki biz sadece proje geliştirmekle kalmadık, çok güzel gezdik, eğlendik, kültür geceleri yaptık. Bir gece programdan sonra herkesin kendi ülkesinden müzikleri dinledik. (Konu elbette Eurovision’a geldi.) Başka bir gece farklı ülkelerin danslarını ettik ve kendi danslarımızdan öğrettik. Ondan fazla farklı milletten gençlerle hep beraber horon teptik.

Bunun yanısıra beraber proje yaparken mühendislik eğitimi alan biriyle işletme eğitimi alan birinin aynı projeye nasıl farklı yaklaştığını ve nasıl farklı şeyler katabildiğini gördük. Özellikle farklı ülkelerden insanların iş yapış tarzlarının ne kadar farklı olabildiğini gördük.

Ben mühendislik okuyan biri olarak Entreprise Architecture ve Entrepreneurship gibi modüller alabildim. Bunun dışında kendi okulumda almadığım diğer bilgisayar mühendisliği konuları ile ilgili de bilgi edinme şansım oldu.

Diğer bir faydası da farklı ülkelerde farkli şirketlerde ve üniversitelerde çalışan-okuyan birçok insanlarla oluşturduğumuz network oldu. Colibri bana Avrupa’nın farklı yerlerinden hala konuştuğum birçok arkadaş kazandırdı. Bu yaz için İstanbul’da bir buluşma ayarlamayı düşünüyoruz ve ilk tepkilerden insanların çok istekli olduğunu gördük.

 

Colibri projesi hakkında bilgi için ziyaret ediniz: https://www.tuhh.de/colibri/home.html

Haber: Ö.Duygu Durgun / Kurumsal İletişim Ofisi

 

 

Tarih: 16 Mayıs 2017