Dünyada kadın eşitliği için çalışan bir Boğaziçili

Cinsiyet eşitliği konusunda dünya çapında önemli projelere imza atan, Boğaziçi Üniversitesi mezunu olarak halen UNESCO Cinsiyet Eşitliği Bölümü Direktörlüğü görevi kapsamında kadın eşitliğini UNESCO’nun öncelikli çalışma alanlarından biri haline dönüştüren Saniye Gülser (Canıvar) Corat Boğaziçi’nden Haberler’in konuğu oldu. Corat, cinsiyet eşitliğinin sağlanması bağlamında Türkiye’nin temel sorunlarını kadına yönelik şiddet, eğitim ve kadın istihdamında gerileme olarak özetliyor.

 

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden 1978 yılında mezun olan Saniye Gülser (Canıvar)  Corat 10 yılı aşkın süredir UNESCO Cinsiyet Eşitliği Bölümü Direktörlüğü’nü yürütüyor. Yüksek lisans ve doktora eğitimlerinden sonra dünyanın çeşitli yerlerinde insani gelişmişliği artırıcı projelerde çalışan Corat aynı zamanda akademik çalışmalarını da sürdürmeye devam etti. Corat ile yaptığımız röportajda kariyerini, dünyadaki ve Türkiye’deki cinsiyet eşitliği ile ilgili çalışmalarını ve Boğaziçi’nde geçirdiği yılları konuştuk.

2004 yılından bu yana UNESCO’da Erkek-Kadın Eşitliği üzerine projeler yürütüyorsunuz, bu çalışmalardan ne gibi neticeler aldınız? Cinsiyet eşitliği ile ilgili olarak dünyanın genel durumundan bahseder misiniz?

Genellikle Türkiye’de (ve dünyanın birçok ülkesinde) cinsiyet eşitliği denilince, nedense sadece karısına iyi davranmayan erkek veya kadına karşı şiddet gibi eksik bir imaj geliyor insanların aklına. Genellikle de bunu, kendi sosyal kategorileri için değil, kırsal kesim veya düşük gelirli veya az eğitimli gruplara atfediyorlar. Yani bir takım “ötekilerin” bir davranış biçimi.

Bu sorunların çok önemli olduğu yadsınamaz ama eşitlik çok daha geniş bir kavram. Cinsiyet eşitsizliği, toplumun her kesitinde, her kesiminde ve her kurumunda var olan ve süregelen bir olgu. Kötü davranış bir araz, esas sorun, kadınların, sistematik olarak kendi geleceklerini belirleyememesi, fırsatlardan yararlanmalarına engel olunması, ekonomik potansiyellerinin sıfırlanması ve toplumun üst kademelerine geçmelerine setler çekilmesi. Mesela, meclislerde, partilerin yönetiminde, Bakanlar Kurulunda veya özel şirketlerin yönetim kurullarında veya üst düzey yönetim kadrolarında kadınlar var mı, yok mu pek ilgilenmiyoruz. Oysa önemli güç noktaları bunlar.

Eksik imajdaki gibi, bütün kırsal kesimde yaşayan kadınlar, oradaki erkeklerle eşit olsa, tabii ki çok güzel olur ve onların hayatı olumlu bir şekilde değişir, ama toplumun siyasal ve sosyo-ekonomik dengelerinde kadınlar lehine ne kadar bir oynama olur sizce? Daha da önemlisi, o dengeler değişmedikçe, kırsal kesimde böyle bir mucizenin olabileceği beklentisi ne kadar gerçekçi?

Bu bağlamda size Koç Üniversitesi ile gerçekleştirdiğimiz ilginç bir projeden söz edeyim. Kaybettiğimiz Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı benim Boğaziçi’ndeyken hocamdı. Koç Üniversitesi kadınların şirketlerin üst düzeylerinde temsili konusunda bir çalışma yapmayı düşünmüş ve kendisini bunun koordinasyonuna getirmiş. UNESCO her zaman üniversitelerle işbiliği olanaklarını değerlendirir. Türkiye’den gelen teklifleri bana ilettiler, dosyada Çiğdem Kağıtçıbaşı ismini görünce hemen kabul ettim. Bu konuyla ilgili bizden aldıkları desteği ve birikimi çok iyi kullandılar ve hem Koç grubu içinde çok güzel girişimler başlattılar, hem de diğer özel şirketlere bu konuda destek vermeyi taahhüt ettiler.

Koç Holding’in en yeni Yönetim Kurulu’na bakarsanız, bizim etkimiz demeyeceğim ama UNESCO-Koç Üniversitesi projesinin ve tabii bu konuyu gerçekten ciddiye alan Sayın Ömer Koç’un sinerjisi bir araya gelince neler yapılabileceğini görüyoruz.

Bu bağlamda benim ümidim, aile şirketlerinin, üst düzey kadın yöneticileri seçimlerinde listelerini kurucularının kızları ve diğer akrabaları ile sınırlı tutan yaklaşımdan uzaklaşarak, giderek profesyonel kadın yöneticileri öne çıkaran kuruluşlar haline gelmeleri. Kadınların yönetimde olduğu veya Yönetim Kurullarında çoğunluğu oluşturduğu şirketlerin daha karlı olduğunu ve uzun dönemde pazarın ön dilimlerinde yer almayı başardıklarını biliyoruz. Örneğin, yönetici kadrosunun yüzde 30’u kadın olan şirketler hiç veya pek az kadın yöneticisi olan şirketlere göre ortalama yüzde 15 daha fazla kar ediyor. Bu ilave kar, bazı şirketlerde yüzde 30’a kadar çıkabiliyor.

Buna rağmen dünyadaki şirketlerin yaklaşık yüzde 60’ında yönetici düzeyinde kadın yok. Üstelik bunu sadece “olağan şüphelilere” ait bir durum olarak düşünmeyin. Mesela Japonya’da Yönetim Kurullarında kadın oranı yüzde 2, yönetici kadrolarında yüzde 2,5.

Kadınların yönetime gelmesi ile şirketlerin başarısı ve ekonomik karlılığı arasında net bir nedensellik ilişkisi olmasına rağmen, yöneticileri ikna etmek kolay olmuyor. Koç Üniversitesi ile işbirliğimizin bu konuda etkin olacağını ve yeni ufuklar açacağını ümit ediyoruz.

Türkiye’nin temel sorunları: Kadına yönelik şiddet, eğitim ve kadın istihdamında gerileme

Türkiye cinsiyet eşitliği karnesi ne gibi adımlarla olumluya çevrilebilir? Bu konuda acil bir eylem planı gerekiyorsa bu planda başlıca hangi başlıklar olmalı?

Türkiye’de üç ana sorun var ve üçü de birbirine bağlı. Yani birini çözmek için diğerlerini de çözmek gerekiyor.

Bir tanesi, kadına yönelik şiddetin yaygınlığıdır. Bu konuda son yirmi yılda çok büyük bir gerileme olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Kadınların %40’ı şiddete ve tacize maruz kaldığını söylüyor. Kadın cinayetlerinde %1400’lük bir artış var. Şiddetin yaygınlaşması ve daha da kötüsü bunun kanıksanması çok ciddi bir problem. Bunu ideolojik veya kültürel bir nedenselliklere bağlayabilirsiniz ve bir ölçüde geçerli olabilir, ama bence bunun arkasındaki en önemli faktör, ikinci sorun olarak adlandıracağım, kadınların ekonomik durumu.

Kanada’da üniversite hocalığı yaparken şöyle bir örnek verirdim. Kadınlara şiddet konusunda kanunlar vardı Kanada’da. Ama 1950’li yıllarda bir kadın kocasından şikâyetçi olursa, polis bunu aile için geçimsizlik olarak yorumlayıp müdahale etmezmiş. 1970’li yıllarda kadınların istihdamında ciddi bir ilerleme kaydedilince, 80’li yıllardan itibaren toplumun bakış açısı tamamen değişti. Kadınlar, şiddete maruz kalmak zorunda olan kişiler olmaktan çıkıp, kendi haklarını koruyabilecek, kendi hayatlarını kazanabilecek ve dilediklerini yapabilecek duruma gelince, aynı kanunlar çok daha etkili bir şekilde uygulanmaya başladı. Mesela evlilik içi cinsel saldırı düşünülemez bir kavramken, cezai yaptırımı olan bir fiil haline geldi Kanada’da.

Türkiye’de, özellikle kamu kesiminde, kadınların istihdamında büyük bir gerileme var. Kamu sektöründe üst kademelere yükselebilen kadın sayısı çok az. Kadınların kamu kesimi istihdamı, 2013 yılında OECD ülkelerinde %21,3 iken bu Türkiye’de %12,9. Siyasi katılıma baktığınızda 2015 yılında kadın milletvekili ortalaması OECD için % 27,8, Türkiye’de ise sadece %10. Kadın bakanlar derseniz, OECD ortalaması neredeyse %30, bizde ise %4.

Özel sektörde istihdam göreceli olarak daha fazla ama burada da daha çok memur veya asistan düzeyinde görüyoruz kadınları. Örneğin, üst düzey kadın yönetici oranı AB’de %33 iken Türkiye’de bunun dörtte birine bile ulaşamıyoruz (%7).

Son 20 yılda eğitimde kız öğrenci sayısı düşüyor

Peki, kadınların ekonomik olarak güçlenmeleri nasıl olacak derseniz, buradaki kilit kavram (ve üçüncü sorun) eğitim. Rakamlara baktığınızda kızların eğitiminde sayısal bir atış görüyorsunuz ama bu genel tablo pek çok sorunu gizliyor. Mesela orta öğretimden sonra sistemden çıkarılan kızların sayısında artış var. Ayni şekilde üniversitelere giren kızların çok büyük bir çoğunluğu toplumsal cinsel kimliğe aykırı gelen branşları seçmiyor ve daha çok öğretmenlik ve “humanities” gibi dalları tercih ediyorlar. Oysa benim ögrencilik yıllarımda durum bunun tam tersiydi. Bilimsel değil, anekdot olarak vereyim, ben Boğaziçi’nde öğrenciyken, kız-erkek öğrenci oranı ya eşite çok yakındı, ya da kızlar biraz daha fazlaydı sayıca. O yıllarda giriş sınavı için dershaneler gerekmediği ve bu sınav lise müfredatı üzerinden yapıldığı için, kız öğrenciler çok başarılı olurdu. Daha da önemlisi mühendislik gibi geleneksel olarak erkeklerin öncelik verdiği bölümlerde yüksek sayıda kız öğrenci olurdu. Zaten bu nedenle, bu branşlardan diplomalı kadın oranı AB ortalamasından yüksektir. Ama bu konuda da bir gerileme söz konusu.

Kısaca ana başlıklar demişsiniz ya, bana sorarsanız, eğitim ve ekonomik yükselmeyi desteklersek üçüncü sorunumuz olan şiddet büyük ölçüde azalacak veya azalmazsa güvenlik güçlerinin ciddiye aldığı bir fiil haline gelecektir. Gelişmiş ülkelerin evrimi bu yönde. Türkiye’de de böyle olacağını öngörüyorum.

Kişisel kariyer hikâyenize dönecek olursak, UNESCO Cinsiyet Eşitliği Bölümü Direktörlüğü’ne gelişiniz nasıl oldu? Bu konuma gelirken amacınız neydi?

20 yıl, dünyanın en zor bölgelerinde, fakirliği azaltma, insan ve kadın haklarını öne çıkartmak için uğraşırken, bunun biraz Sisifos efsanesindeki duruma benzediğini fark ettim. Benim tek başıma yapabildiğim şeylerin geri alınması veya bozulması çok kolay oluyordu. Arkamda güçlü bir kurum olsa belki daha etkili olabilirim, diye düşünmeye başladım.

Tam o sıralarda - 2003-2004 yıllarından bahsediyorum - UNESCO’da Cinsiyet Eşitliği Bölümü’ne bir Direktör arandığını ve aradıkları profilin bana çok uyduğunu bildirdi bazı tanıdıklarım. O sırada Kanada’da kalkınma konusunda uluslararası düzeyde danışmanlık yapan bir şirketin CEO’su idim. Kanada’da çok başarılı bir kariyerim ve rahat bir yaşantım olmasına rağmen hem İstanbul’da yaşayan babama daha yakın olmak, hem de yeni bir deneyim yaşamak için başvurdum ve kabul edildim. Genelde BM kurumlarına kariyer arası girmek zordur ama benim geçmişteki deneyimlerimin çok çeşitli ve farklı olması UNESCO’yu cezbetti sanırım. Sonradan öğrendiğime göre 2000’e yakın başvuru içinden ve iki değişik mülakat aşamasından sonra bu pozisyonu bütün jürinin ilk tercihi olarak bana teklif ettiler.

Bu göreve başvurmaktaki amacım, cinsiyet eşitliğini, BM kurumları üzerinden evrensel bir öncelik haline getirmek ve bu kuruluşların tüm etkinliklerini tasarımlarken ve uygularken cinsiyet eşitliğini her aşamada göz önüne almalarını sağlamaktı. Başka türlü eşitliği sağlamak mümkün değil. Belki biraz fazla iddialı bir amaç ama çıtayı çok yükseğe koymazsanız başarınızın hep mütevazı kalacağına inanırım ben. Gitmek istediğiniz yer, gidebileceğinizi düşündüğünüz yerden daha uzakta olursa çok daha etkili ve azimli bir çaba verirsiniz.

UNESCO’da çalışmaya başladıktan bir kaç yıl sonra 2007 yılının Kasım ayında UNESCO’nun, o zamanki 193 üye ülkesinin oy birliği ile Cinsiyet Eşitliğini, kurumun iki küresel önceliğinden birisi haline getirmeyi başardım. Kurumun tüm çalışanlarına ve birçok üye ülke temsilcilerine bizzat kendim bu konuda eğitim verdim. Bir kaç yıl sürdü ve epeyce seyahat etmem gerekti ama şimdi tüm UNESCO etkinlikleri, tasarım ve uygulama süreçlerinde, cinsiyet eşitliğine öncelik veriyor.

Aynı zamanda, bu konuda tüm BM kurumlarının önüne geçmiş oldu UNESCO. Genellikle Mart ayında gerçekleşen BM’nin cinsiyet eşitliği toplantılarında UNESCO, en çok konuşulan ve cinsiyet eşitliği konusunda herkesin kendisine örnek aldığı bir kuruluş haline geldi.

2009 yılı Kasım ayında UNESCO’nun ilk kadın Genel Direktörü Sayın İrina Bokova görevine gelince ilk yaptırımlarından birisi benim yönettiğim bölümü kendi Kabinesi’ne almak oldu. 2010 Mayıs ayından beri Cinsiyet Eşitliği Bölümü Direktörü olarak doğrudan Genel Direktör ile çalışıyorum. Bölümümüzün kabinedeki konumu yeni Genel Direktör Sayın Audrey Azoulay ile de aynı kaldı.

UNESCO Cinsiyet Eşitliği Bölümü nasıl çalışıyor, uygulama anlamında örneklerden bahseder misiniz?

Bizim kurum içi amacımız, cinsiyet eşitliğinin her çalışmaya, her tasarıma, her projeye, her e-postaya, kısacası her düşünceye eklemlenmesini sağlamak, daha doğrusunu bunu içselleştirmek. Bir su projesi mi tasarımlıyorsunuz? Kadınlarla ne alakası var demeyin. Suyu arayan onlar, eve getiren onlar, tarımı yapan onlar, aileye bakan onlar. Onların kaygıları, katkıları ve öncelikleri su sürecine dâhil olmazlarsa sürecin ne anlamı olur?

Danışman olarak çalışırken, Bangladeş’te su baskınlarını engellemek için set kurma projesi yapan bir mühendislik firmasının erkek mühendislerine bunu anlatmakta çok zorlanmıştım. ‘’Su baskını ile kadınların ne ilgisi var?’’ dediler bana. Su bastıktan sonra gelen balıkların yakalanmasından tutun da, suyun getirdiği alüvyonun tarımda kullanılması sürecinde kadınların söz hakkına kadar, pek çok konu olduğunu anlatmaya çalıştım. Ayrıca kadınların su baskınlarından nasıl farklı etkilendiklerini anlattım. Düşünün, eviniz su altında, elinizde eteğinizde bir kaç ufak çocuk, tam o sırada adet görüyorsunuz veya hamilesiniz. Köyün erkekleri sandallarda kürek çekiyorlar, gerisi size ait.

Zor oldu ama sonunda, o firma yetkililerine, bu tip projelere, salt mühendislik problemi olarak değil, o toplumlardaki farklı cinsiyetleri nasıl etkiledikleri açısından da bakmayı öğrettik. Bu arada benim çalıştığım Dünya Bankası projesi ile dünyadaki ilk “Gender Responsive Water Resources Policy and Management Plan” gerçekleştirildi.

UNESCO parası olan bir kuruluş değil, bilgisini, birikimini, deyim yerindeyse, sermaye olarak kullanan bir kurum. Eğitim için, kültür ve kültür mirası için, sosyal ve doğal bilimler için UNESCO’ya geliyor üye devletler ve bizden bilgi ve danışmanlık hizmeti alıyor. Cinsiyet Eşitliği Bölümü, bu sermayeye küresel bir katkıda bulunmayı amaçlıyor.

Kültür ve kültür mirası mı? Erkekler nerede, kadınlar nerede, diğer cinsiyet kimlikleri nerede? Kültürün biçimlenmesi, evrimi bunları nasıl etkiliyor? Kültür mirası kimleri temsil ediyor, kimler tarafından yönetiliyor?

Eğitim mi? Kız çocuklar nerede, erkek çocuklar nerede? Hangi aşamada, kimler nasıl etkileniyor? Bilimler mi? Kızlar, İngilizce kısaltmasıyla STEAM dediğimiz (Science, Technology, Engineering, Arts and Design, Mathematics) branşlarda nerede? Niye yoklar veya niye belli yerlerde duruyorlar?

Örneğin, diğer kuruluşlar, kız çocuklarına okuma yazma öğretelim derken, biz kız çocuklarına liseyi bitirtelim diye uğraşıyoruz. Veya kız öğrenciler STEAM bölümlerine ağırlık versin istiyoruz. Okuma-yazma çok önemli tabii ama esas amacımız bu olursa, yani orada durursak, kadınlara ve cinsiyet eşitliğine pek bir faydamız olmaz diye düşünüyorum.

Kısacası, UNESCO bağlamında bu tip sorular soruyor, bunlara yanıtlar arıyor ve geliştirdiğimiz kavramları uygulamaya koymaları için üye ülkelere destek veriyoruz.

Biraz geri giderek Boğaziçi’ndeki öğrencilik yıllarınıza, 70’lere geri dönelim dilerseniz. Buradaki eğitiminiz nasıl bir ortamda geçti? En çok neyi özlüyorsunuz?

Ben Boğaziçi’ne girdiğim yıl, tüm üniversitenin toplam öğrenci sayısı 900 kişi civarındaydı. Neredeyse herkes birbirini tanırdı demeyeyim ama birbirimizle bir göz aşinalığı vardı. Bunun getirdiği bir samimiyet ve yakınlık havası vardı. Siyasal şiddetin tavan yaptığı yıllar olmasına karşın, Boğaziçi’nde olumlu ve sakin bir hava eserdi.

Kampüs şimdikine göre çok küçüktü. Güney-Kuzey Kampüsü diye bir şey yoktu. Mühendislik binası yeni yapılmıştı ama onun dışındaki binalar eski Amerikan tipi Robert Academy binalarıydı. İdari Bilimler binasının en üst katı ve giriş katında sınıflar vardı. Kalanı hocaların ofisleriydi ve düşünün ne kadar azmış ki sayımız, herkese yetiyordu bu ufacık mekân. Temel Bilimler aynı şekilde.

Kütüphane, “open stack” dediğimiz, herkesin girip kitapları raflardan çekip alabildiği bir sistemdeydi. Kart ve fişlerle çalışıyorduk ama bir şey bulup sonra aşağıya kitapların arasına inip başka kitapları keşfetmek çok güzel olurdu. Biraz kitap kurdu olduğum için hala keyifle hatırlıyorum orada geçirdiğim saatleri.

İlk başladığım sene (1974) pek güvenlik kontrolü yoktu kapılarda. Yeni nesillere çok tuhaf gelebilir bu ama herkes elini kolunu sallaya sallaya girerdi okula. Benim öğrenciliğimin son iki yılında kapılara güvenlik koydular ama pek sıkı bir uygulama değildi.

İdari Bilimler Fakültesi’nde ilk iki yıl herkes ayni dersleri alır, son iki yılda İşletme, İktisat, Siyaset Bilimi, Sosyoloji ve Psikoloji branşlarını seçerdi. Ben ilk iki yıldan sonra Siyaset Bilimi ve Sosyoloji arasında kaldım ve son anda bir-iki fazla ders ile Siyasal Bilgiler ’de karar kıldım.

Benim öğrencilik yıllarımda hocaların çoğunluğu çok gençti. Özellikle Siyaset Biliminde, Suna Kili, Metin Heper ve Üstün Ergüder dışında herkes ya o sene ya bir yıl önce doktorasını bitirip gelmiş gibiydi. Yaş farkımız az olduğu için daha çok arkadaş gibiydik.

Bu da size tuhaf gelecek: dershane kültürü ile yerleşen ve belli bir hiyerarşik simge içeren, Abi ve Hoca kavramları o sıralarda yoktu. Hocalardan Çiğdem Hanım, Sabri Bey, Binnaz Hanım, Taha Bey diye söz edilir ve arada bir kullanılan “Hocam” dışında o şekilde hitap edilirdi. Hocalar da, şimdi yapıldığı gibi, birbirlerine Abi veya Hocam olarak hitap etmezlerdi.

En çok özlediğim şeylerden biri, bu genç hocalarla birlikte çıktığımız öğrenme serüveniydi. Onlar da yeni oldukları için ders vermeyi bizimle keşfediyorlardı. Mesela Faruk Birtek, henüz doktorasını bitirmemişti bize geldiğinde ve çok ilginç bir perspektiften anlatırdı konuları. Aynı şekilde Taha Parla, Mehmet Gök, Binnaz Toprak, Sabri Sayarı olağandışı dersler verirlerdi. Taha Bey’le sabah üç saat ara vermeden çay, kahve ve sigara eşliğinde seminer yapardık, hızımızı alamaz (sınıf başkasına lazım olduğu için oradan çıkmak gerektiğinden) bahçeye inip, iki, üç saat da orada tartışırdık.

Bu sıradışı ders olayı, Oğuz Arı, Ayşe Öncü, Çiğdem Kağıtçıbaşı gibi daha yerleşmiş hocalarımız için de geçerliydi. Mesela Şerif Mardin üçüncü sınıfta “Political Sociology” dersinde ders kitabı olarak Frank Herbert’in “Dune” isimli kurgu bilim romanını kullanmıştı. Her hafta bir bölüm okuyup Paul Muaddib’in eski ve yeni imparatorluğunun düzenini tarihsel örneklerle karşılaştırırdık.

Ama en çok neyi özlüyorsun derseniz, dersten veya kütüphaneden çıktıktan sonra, Kazım’ın kantininden aldığımız bir bardak çayı veya Kırmızı Salondan kaçırdığımız bir orta kahveyi keyifli bir sigara eşliğinde Boğaz’ı seyrederek yudumlamak, derim. Sigarayı bırakalı çok oldu ama o keyifli anlar hala aklımda.

Mezun olduktan sonra kendinize nasıl bir kariyer planı çizdiniz? Çalışma hayatınızda en önemli önceliğiniz ne oldu?

John Lennon’un “Beautiful Boy” şarkısında güzel bir dize vardır “Life is what happens to you when you are busy making other plans” diye, benimki de biraz öyle oldu. Boğaziçi’ndeyken amacım Amerika’ya doktoraya gitmek ve sonra Türkiye’ye dönerek akademik kariyer yapmaktı.  Gönlümde yatan kurum Boğaziçi Üniversitesi idi tahmin edebileceğiniz gibi. Babam Selahattin Canıvar, eğitime çok önem verirdi, üç kız kardeşiz, üçümüzün de en iyi okullarda okuyup üniversiteyi bitirmesi için elinden gelen her şeyi yaptı. Ben de eğitimci olmak, pırıl pırıl beyinlerin donanmasına katkıda bulunmak istiyordum.

Okuldaki son yılımda Bruges’deki College of Europe’un Rektörü Jerzy Lukaszewski Siyasal Bilimler Bölümü’nde bir konuşma yapmaya geldi ve kısa bir görüşmeden sonra, bana ve okulu bitirdikten sonra hayat arkadaşım olacak kişiye akseptans ve burs verdi. Önce bir Belçika’ya gidelim, oradan doktoraya geçeriz, dedik.

Belçika’dan Amerika ve İngiltere’deki okullara başvurduk, hatta Boğaziçi’ndeki notlarımız sayesinde ve College of Europe’daki başarılı lisansüstü çalışmalarımızdan sonra, Princeton Üniversitesi ve London School of Economics (LSE) gibi seçkin yerlerden akseptans aldık. Ama dünyanın ve o yıllarda Türkiye’nin, epeyce çalkantılı olmasını göz önüne alarak, oralara değil Kanada’ya gitmeye karar verdik. Ottawa’da Carleton Üniversite’sinde doktora yaparken, Ekonomik Gelişme ve Kalkınma konulu bir seminer dersi veriyordum. O ders bağlantısıyla, International Research Development Centre (IDRC) ve Canadian International Development Agency (CIDA)’dan ismimi duymuşlar, bana danışmanlık teklifinde bulundular. Ve bu beni 20 yıl sürecek bir serüvenin içine attı.

IDRC ve CIDA’dan başka Asya Kalkınma Bankası, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletlerin UNDP kurumu gibi kuruluşların projelerinde çalıştım. Sonradan geri dönüp baktığımda toplam 39 ülkede, tarım, su, sosyal gelişme ve kapasite geliştirimi, kadın hakları gibi konuları içeren projeleri yönetmiş veya denetlemiş olduğumu gördüm. İçindeyken durup düşünecek vaktiniz olmuyor, projeden projeye, son derece fakir ve çok güç koşullarda yaşayan insanlara bir nebze nefes alma fırsatı yaratmak için koşuşup duruyorsunuz.

Akademik kariyer ne oldu derseniz, vaktim olunca Ottawa Üniversitesi ve Carleton Üniversitesinde kontratlı profesör olarak ders vermeye devam ettim. Ama daha çok “development practitioner” olarak devam etmek istedim kariyerime çünkü önceliğim, insanlara ve özellikle neredeyse her ülkede ezilen veya en azından ikinci sınıf yurttaş durumunda olan kadınlara yardım etmek, onların var olma ve haklarını isteme çabalarına destek olmaktı.

Bu arada, fırsat buldukça, bilgi dağarcığımı yenilemek ve geliştirmek için akademik çalışmalarıma da devam ettim. En son olarak 2016 yılında Harvard Business School ve 2012 yılında Harvard Kennedy School “Executive Education” programlarına katildim.    

‘’Evrensel doğrular ve ilkelerden ödün vermeyin’’

Son olarak Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

Pek çok insanın marka olmaya çalıştığı (ve sonra bu markayı maddi kazanca çevirmeyi amaçladığı) bir ortamda belki tuhaf gelebilecek bir mesajım var öğrencilere. Sizden yüksekte bir amaç ve sizin çıkarlarınızla sınırlı olmayan ilkelerle yola çıkın. Kendi hayatınızı değil başkalarının hayatını kolaylaştırmak, onların daha iyi bir yere gelmesi için yardım etmeye uğraşın. Bunu yaparken de evrensel doğrulara ve ilkelere sadık kalın ve bunlardan ödün vermeyin.

Ne demek istediğimi şöyle anlatayım.

Küçük yaşımdan beri arabalara meraklı olduğumu söyleyebilirim ve en çok beğendiğim markalardan biri Range Rover idi. Bugüne kadar bir Range Rover’ım olmadı. Fakat Range Rover’la şöyle havalı bir gezintiyi bir kefeye koyun, diğerine de Bangladeş’te, okuma yazması olmayan bir kadının tarlasına su geldiği zaman gözlerinde gördüğüm ışıltıyı, Mali’de kızını, projesini benim gerçekleştirdiğim okula götüren annenin sessiz gururunu, Senegal’de cep telefonu projesine yazılıp, SMS atabilmek için, benim başını çektiğim okuma yazma kursuna giren kadının, şehirde çalışan kocasına yazdığı ilk mesajın sevincini, Kamboçya’da Khmer Rouge sonrası tamamen yok olan el sanatlarını geri getirmek için bir araya getirdiğim kurstan mezun olan kadınların sertifikalarındaki gizli yaşam ümidini koyun, benim terazimde Range Rover yok oluverir.

İşin ilginç yanı, siz kendinize yararını gözetmeden, tanımadığınız insanların hayatını düzeltecek çabalar verirseniz, ister karma deyin, ister pozitif enerji, sizin hayatınız da hiç beklemediğiniz güzel yerlere gidiyor. 20 yıl Afrika, Asya ve Güney Amerika’da fakir köylerde dolaşırken, bir gün UNESCO’ya gireceğimi, Cinsiyet Eşitliği Bölümü’nün başına geleceğimi, Paris gibi dünya güzeli bir kentte oturacağımı, 195 ülkenin temsilcileri ile işbirliği yapıp, hayranlık duyduğum birçok dünya lideri ile tanışıp onlarla projeler planlayacağımı hiç düşünmemiştim.

Benim öğrencilere önerim, doğruyu ve iyiyi uygulamaları, doğru bildikleri değer ve prensipleri ön planda tutup kendilerine özgün, saygın ve sadık kalmaları. Bilgi, birikim, zekâ, deneyim mutlaka çok önemli ama ben kendime çalışma arkadaşları seçerken her zaman prensiplerine sadık, başkalarına saygılı ve yardımcı, her durumda kişiliğine özgün kalabilen ve en zor durumlarda bile doğruyu, dürüstlüğü elden bırakmayan kişileri tercih ettiğimi biliyorum.

Aynı prensipleri ve değerleri kendi hayatımda da uygulamayı ön planda tutuyorum. İnancım, bu doğrultuda yasamak, sizi düşünebileceğinizden çok daha iyi yerlere ulaştırıyor. Çok istiyorsanız, belki bir Range Rover’ınız bile olur ama en önemlisi, anlamlı anılar ve zor uğraşların ucunda gelmiş başarıların size vereceği huzur ve dinginlik.

Tıpkı okuldan Boğaz’a bakarak yudumladığınız bir demli çay gibi.

Söyleşi: Talat Karataş/Kurumsal İletişim Ofisi

 

Tarih: 04 Haziran 2018