''Geleceği yeni teknoloji üreterek yakalayabiliriz''

Atakan Peker adını kendi buluşu olan sıvı metalle duyurmuş olan bir bilim insanı. Aynı zamanda bir girişimci ve IP (Intellectual Property) yöneticisi. Uzun yıllar çalıştığı ABD’den Türkiye’ye dönerek tecrübelerini IBM Research & IP’te İş Geliştirme alanındaki yöneticilik şapkasıyla değerlendirmeye devam eden Boğaziçi Üniversitesi mezunu başarılı araştırmacı, ‘’Bir öğrenci Boğaziçi’ne gelmişse, dünyanın her yerinde en üst düzeyde başarılı olmaması için hiçbir sebep yoktur’’ diyor.

Boğaziçi Üniversitesi’nden 1989 yılında Makine Mühendisliği ve Fizik dallarında lisans alarak mezun olan Dr. Atakan Peker, mucidi olduğu “sıvı metal” ile adını dünya çapında duyurmuş bir bilim insanı. IP (Intellectual Property) sektöründe girişimci, araştırmacı ve yönetici olarak engin tecrübesiyle tanınan Peker çalışmalarını 25 yıl boyunca ABD’de sürdürdü. 

Peker, Boğaziçi’nden mezun olduktan sonra ABD’de, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde (CALTECH) malzeme bilimi üzerine doktora yaptı. Ardından kurucularından olduğu Liquidmetal Technologies’de araştırma-geliştirme yöneticiliği, patent stratejileri, teknoloji transferi, üniversite-sanayi iş birliği ve ürün geliştirme konularında çalıştı. Atakan Peker, Washington State Üniversitesi’nde ise yeni malzeme ve özel alaşım teknolojileri; bunların uygulama alanları ve özel üretim teknikleri üzerine bilimsel ve teknolojik çalışmalar gerçekleştirdi.

Son iki yıldır IBM Research & IP (Intellectual Property) Türkiye’de görev yapan Dr. Atakan Peker’in geliştirdiği bir metal alaşım olan Sıvı Metal dünya markası Apple tarafından da çeşitli dönemlerde bazı ürünlerde denendi. Titanyum veya paslanmaz çelik gibi metallerden iki kat dayanıklı ve plastik gibi esneme özellikleri olan Sıvı Metal’in mucidi ile yeni dönem çalışmalarını, araştırma kültürünü ve Türkiye’nin AR-GE konusunda önünde uzanan fırsatları konuştuk.

Peker, genç girişimcilere üç önemli tavsiye veriyor: ‘’Pazarı iyi tanıyın, nakit akışınızı iyi yönetin ve çalışma alanınızdaki gelişmeleri iyi takip edin’’.

Boğaziçi’ndeki öğrencilik yaşamınızdan bugünkü kariyerinize ulaşmanızda sizin için en önemli safhalar, dönüm noktası diyebileceğiniz dönemler nelerdi?

Atakan Peker- İlk aşama herhalde üniversitede birinci sınıfta başladı. İlk sene hazırlıkta Alvin Toffler’ın ‘’Future Shock’’ isimli fütüristik bir kitabını okumuştuk. Kitapta geleceğin teknolojileri üzerine birkaç paragraf vardı ve malzeme biliminden bahsediyordu. Bu benim çok ilgimi çekti. Malzeme bilimi bende büyük bir heyecan yarattı, daha sonra yazarın başka kitaplarını da okudum. Boğaziçi’nde ikinci sınıfa geçtiğimizde ise Burak Erman hocamız ve Sabri Altıntaş hocamızdan malzeme konusunda önemli yönlendirmeler aldım.  Burak hoca Statik dersini veriyordu. Kendisinden aslında ders dışı sohbetlerde çok yararlandım. Benim için en büyük şans malzeme üzerine araştırma yapan böyle önemli bir hocadan ders almaktı.

Boğaziçi’nde en çok değer verdiğim şeylerden biri olan hocalarla ders dışı sohbetlerin de bu açıdan çok yararlı olduğuna inanıyorum.   Hem hocalarıma hem de bu geleneği hala devam ettiren Boğaziçi’ne müteşekkir olduğumu belirtmeliyim. Kariyerim açısından ilk dönüm noktası bu anlamda Boğaziçi’dir.

Boğaziçi sonrası en önemli dönemeç ise doktora için Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’ne gitmemdir. Bilimsel olarak oldukça kuvvetli bir kurumdu, ancak o yıllarda yani 90’larda, çok fazla uygulamalı çalışma yapılmıyordu. Tez konumu belirlediğimde oradaki tez hocamın da yönlendirmesiyle uygulamalı bir tez çalışması yapmanın doğru olacağını düşündüm ve çalışmaya başladım. Bu çalışmadan da sıvı metal buluşumuz ortaya çıktı.

Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde doktora çalışmalarınız esnasında geliştirdiğiniz sıvı metal bilim ve teknoloji dünyasının dikkatini çekmişti. Buluşunuz Apple şirketi tarafından denenmişti. Bu süreç daha sonra nasıl ilerledi?  

ABD’de Liquidmetal Technologies adlı bir start up şirketi kurduk. Ben bu deneyimden şunu öğrendim; yeni bir malzemeyi ticari hayata sokmak ticari anlamda çok zor bir şey. Başarısızlıklarımız olduğu gibi başarılarımız da oldu.  Örneğin laboratuvarda bulduğunuz ve tamamen yeni bir malzemeden yapılmış bir ürünü seneler sonra bir elektronik mağazasında görmek bana hala çok büyük mutluluk veriyor.

Biz ticari olarak çeşitli şekillerde bu malzemeyi (sıvı metali) kullanıma soktuk ve belli aralıklarda başarılı da olduk. Ancak farklılaşan pazar talepleri doğrultusunda malzemeyi sürekli hale getiremedik. Zira teknolojik ürünler pazarı belli dönemsel aralıklarda hareketlenen yapıda bir pazardır. Belli dönemlerde duraklamalar olabilir. Bu dönemlerde ise malzemeye yönelik talep olduğunda ürün piyasada talep bulur. Ürün eskidiğinde o malzemeye olan ihtiyaç da durur. Yeni bir ürün ortaya çıktığında ise malzemeye olan ihtiyaç anlamında yeniden bir hareketlenme yaşanır. Dolayısıyla bizim bulduğumuz malzeme de bu dalgalanmalardan etkilendi. Ancak şu an sıvı metalin kullanım alanı itibariyle değişik alanlarda değerlendirilme imkânları söz konusu. Kısa vadede bazı gelişmeler bekleniyor. Ben de bu çerçevede, şu anda eski şirketimle yolları ayırmış olmakla beraber, bu gelişmelerden tam anlamıyla kopmadım.

Araştırmacı bir kimlikle yetiştiğiniz için bir müddet sonra yeni alanlar ilginizi çekiyor.  Bu anlamda IBM Research & IP benim için yeni bir alan oldu. Ayrıca araştırmacı ve yönetici şapkalarını beraber taşımak çok hoşuma gitti, tek bir tarafta kalsaydım herhalde bu kadar mutlu olmazdım.

Bir süre öncesine kadar üniversitelerde yapılan çalışmalar bilim için bilimdi. Ancak zaman içerisinde bu çalışmaların yarattığı bilgi birikiminin insanlara nasıl faydası olabileceği yönünde bazı adımlar atılmaya başlandı. Ben de böyle bir yeni oluşumun içinde olduğum için üniversite ile iş hayatı arasında gidip gelmeyi yeni bir yol olarak kabul ettim.  Bu konuda şöyle bir örnek vereyim; üniversiteler patent aldıklarında patentlerin lisansını verirlerdi ve şirketlerle daha sonra herhangi bir ilişkileri olmazdı. Benim zamanımda, yani start up’ların ilk başladığı ‘90’lı yıllarda, üniversiteme kendi kurmuş olduğumuz şirketimizden hisse vermeyi teklif ettik. Bu teklifi kabul ettiler ve üniversitenin patentleri karşığında hisse satın aldılar. Daha sonra şirketimiz büyüdü, halka açıldı ve aynı dönemde üniversitenin maddi bir ihtiyacı oldu. Dolayısıyla bu ihtiyacı karşılamak için şirketteki hisselerini sattı. Bu Caltech’in tarihinde ilk defa oluyordu. Böylece üniversite hisse satısından o dönemin şartlarında önemli bir gelir kaynağı elde etmiş oldu.

Araştırmada bürokratik sorunları aşmak ve multidisipliner olmak gerekiyor

Uzun yıllar ABD’de yaşadınız. Bir girişimci ve bir araştırmacı olarak önemli tecrübeleriniz oldu. Türkiye’ye bugün baktığınızda teknoloji geliştirme, teknolojinin transferi veya ticarileştirilmesi açısından dünyada neredeyiz sizin gözleminize göre?

Bizde belli bir noktaya kadar geliştirme var ancak gerçek manada araştırmaya gelindiğinde tıkanmalar oluyor. Örneğin ürünlerin sistem düzeyinde tasarımı konusunda nispeten iyiyiz ama iş bu ürünlerin malzeme ve bileşen seviyesine gelindiğinde bazı tıkanıklıklar yaşanıyor. Bazı yetkinlikler ülkemizde yok, bir makine bir de elektronik mühendisi bulalım demekle işler yürümüyor. Yeni malzeme üretimi noktasında, farklı multidisipliner iş yapma biçimlerine yönelmemiz gerekiyor. Ancak ben Türkiye’den umutluyum. Şirketlerimiz ve kurumlarımız dünyayla artık daha fazla iletişim halinde. Global ekonomide bir otomobil yapacaksanız bu otomobilin parçaları 20 farklı ülkeden gelebiliyor. Bu nedenle bu değişime adapte olmak gerekiyor. Bu kolay değil ama mutlaka olacak.

Sanırım 2010 yılında bunu ilk defa ben söylemiştim, biz teknoloji üretemiyoruz. Teknolojiyi gayet güzel kullanıyoruz ancak üretim noktasında arada oluşan boşluğu dolduramazsak işimiz çok zor. IBM Research olarak örneğin biz bir ürün geliştirmiyoruz, yeni teknolojileri mümkün kılacak araştırmalar yapıyoruz. Türkiye’de eksik olan da bu. Hali hazırdaki teknolojilerden ürün geliştirmek dersek o oluyor ama ülke olarak bilimsel altyapıdan hareket ederek yeni teknolojiler geliştirmek zorundayız.…

15 yıl öncesine göre Türkiye’deki araştırmacıların olanakları çok daha iyi ancak bazı noktalarda akıl almaz şekilde geri kaldık. Aslında Türkiye’deki araştırmacıların maddi kaynak bulması ABD’deki araştırmacılardan çok daha kolay. Ancak o kaynağı bulduktan sonra onu harcama konusunda karşılaşılan zorluklar inanılmaz. Maalesef ciddi bürokratik sorunlar araştırmacılar açısından önemli bir handikap oluşturuyor. Türkiye gelişmekte olan bir ülke, bu nedenle araştırma için kaynak ayrıldığı zaman o araştırmanın Türkiye’nin kalkınmasına ve ekonomisine belli bir katkı yapması lazım ki, o katkı daha sonra yeniden araştırmaya aktarılabilsin. Bu konuda hem araştırmacılarımızın hem şirketlerin hem de devlet ve hükümet bazında belli bir düşünme biçiminin, zihniyetin yerleşmesi lazım.

Şu anda IBM Research’deki göreviniz nedir?

IBM Research & IP, IBM’in içinde ayrı bir yapı. IBM Research çalışma ve business modelini zaman içinde sürekli yenilediği için ve faydalı olabilecek teknolojiler geliştirmeyi odağına aldığı için kendisini bugüne kadar getirebilmiş bir kurum. Ben de şimdi IBM Research & IP ile Türkiye’deki kurumlar arasında çeşitli işbirliklerinin geliştirilmesi amacıyla çalışmalar yürütüyorum.

Üniversiteye geri dönmeyi hiç düşünüyor musunuz?

Şu anda üniversiteye dönmeyi düşünmüyorum. Yeni bir pozisyonum var ve bana yeterince heyecan veriyor. Belki birkaç sene sonra olabilir. Üniversitedeki pozisyonum gereği aktif olarak araştırmacı şapkasını taktım ama aynı zamanda geliştirdiğimiz ürünleri ticarileştirmek için yaptığımız çalışmalar benim için önemli bir altyapı oluşturdu. Şu anda bu birikimi IBM Research için kullanmak istiyorum.

Her start up başarılı olmayabilir

Siz 90’ların başında start-up kavramının belki de henüz konuşulmadığı yıllarda bir start-up şirket kurup önemli başarılara imza attınız. Bugün girişimci olmak isteyen gençlere ne gibi tavsiyeleriniz olur?

Start up’larda genellikle başarılı örnekler görüyoruz ama normalde yüzde 95’i bir şekilde batıyor. Bunu şevk kırmak için söylemiyorum ama bu bir realite ve bunu görmek gerekiyor. Ancak bu oranın düşeceğine inanıyorum.

Genç arkadaşlara şunları tavsiye edebilirim, öncelikle hızlı bir şekilde kendilerine bir market bulsunlar. Kafalarında bir market tasarlamanın ötesinde dışarıda bu marketin var olduğunu görmeleri gerekiyor. İkinci husus finansla ilgili. Şirketler kar yapamadıklarından batmazlar, nakit akışını kontrol edemezlerse batarlar. Buna çok dikkat etsinler. Üçüncüsü ise çalıştıkları alanı derinlemesine ve yanlamasına iyi çalışsınlar. Özellikle Information Technology konularında öyle hızlı gelişmeler yaşanıyor ki, çalıştıkları konunun teknik kısmını her an çok iyi takip etsinler.

Teşekkürler, eklemek istediklerinizle bitirelim dilerseniz…

Ben ülkemizin gençlerine çok inanıyorum. Eğer bir öğrenci Boğaziçi’ne gelmişse, dünyanın her yerinde en üst düzeyde başarılı olmaması için hiçbir sebep yoktur. Aslında bu düşüncem aynı zamanda bir İTÜ’lü ya da bir ODTÜ’lü için de geçerli. Gençlerimize çok güveniyorum.

Söyleşi: Ö. Duygu Durgun /Kurumsal İletişim Ofisi

Atakan Peker BURA Derneği’nin davetlisi olarak 9 Nisan tarihinde Güney Kampüs’te İbrahim Bodur Salonu’nda yapacağı konuşmada hikayesini ve AR-GE’nin teknolojik önemini anlatacak.

Etkinliğe katılım formu: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSe0K2o0Qe_j5jgraUZKBMvDL3PXrReN3MYlcE9MlhF6uYUr6g/viewform?c=0&w=1

Tarih: 05 Nisan 2017