Güçlü akademik vatandaşlık, güçlü yönetişimle mümkün

Boğaziçi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Kıvanç İnelmen, Doç. Dr. Nisan Selekler Gökşen ve Doç. Dr. Özlem Yıldırım Öktem ‘’Örgütsel Adalet ve Lider- Üye Etkileşiminin Akademik Vatandaşlık Üzerindeki Etkisi’’ başlıklı çalışmada İstanbul’daki kamu ve vakıf üniversitelerinden öğretim üyelerini kapsayan bir araştırmaya imza attı.


Söz konusu araştırma, Kıta Avrupası ve Amerikan modelleri üzerinden üniversite geleneğinde ‘örgütsel adalet’, ‘lider-üye etkileşimi’ ve ‘örgütsel vatandaşlık’ algısına dair önemli sonuçları beraberinde getirdi. Araştırma, Batı’da düşüşe geçen ‘’akademik vatandaşlık’’ algısı üzerine Türkiye’deki durumun ne olduğunu ortaya koyarken İstanbul’daki 25 üniversiteyi mercek altına alıyor.

Günümüzde ABD ve Avrupa başta olmak üzere ‘’Akademik Vatandaşlık’’ kavramının tartışıldığı ortamlarda genel kanı, akademik yaşamın daha fazla yayın yapma ve fon bulma açısından giderek daha fazla baskıya maruz kaldığı ve bunun sonucunda akademisyenin gitgide kendi ‘’bireysel’’ alanına çekilip sadece ders verme ve araştırma yapma noktasında temel faaliyetlerle kendisini sınırladığı yönünde.

London School of Economics’te profesör olarak görev yapan Michael Power, Times Higher Education’a verdiği bir söyleşide (Ekim 2014), özellikle ekonomi ve iktisat gibi alanlarda çalışan akademisyenlerin artık daha fazla ‘’Burada benim çıkarım ne?’’ sorusundan hareketle davrandıklarını belirterek şu saptamayı yapıyor: ‘’Bu kişilere ‘Thatcher’ın çocukları’ yakıştırması yapıldığı söyleniyor. Benim gözlemim ise her geçen gün daha fazla ‘’ticari düşünen’’ akademisyenin, üniversitelerinin kendilerine sağladığı ayrıcalıkları bir çeşit kariyer geliştirme olarak değerlendirmeleri. Kısacası akademik kültürün yükselen bireycilik yönünde değişmekte olduğuna kesinlikle şüphe yok’’.

Boğaziçi Üniversitesi’nden bir araştırma: ‘’Örgütsel Adalet ve Lider-Üye Etkileşiminin Akademik Vatandaşlık Üzerindeki Etkisi’

ABD ve Avrupa’da ‘’akademik vatandaşlık’’ konusundaki tartışmalar bu eksende sürerken, Türkiye’de bu konuyla ilgili literatüre farklı bir boyut katan önemli bir katkı Boğaziçi Üniversitesi’nden geldi ve Personnel Review dergisinde yayınlanmak üzere kabul edilen bir makaleye dönüştü. 2011-2014 yılları arasında İstanbul’da toplam 25 üniversiteden akademisyenlere ulaşılarak yürütülen çalışmada ‘’Örgütsel Adalet ve Lider- Üye Etkileşiminin Akademik Vatandaşlık Üzerindeki Etkisi’’ne dair önemli verilere ulaşıldı. Doç. Dr. Kıvanç İnelmen (Turizm İşletmeciliği Bölümü), Doç. Dr. Nisan Selekler Gökşen (Uluslararası Ticaret Bölümü) ve Doç. Dr. Özlem Yıldırım Öktem (Uluslararası Ticaret Bölümü) tarafından 6 kamu ve 19 vakıf üniversitesinde yürütülen bu çalışma hakkında Kıvanç İnelmen ile konuştuk.

‘’Örgütsel Adalet ve Lider-Üye Etkileşiminin Akademik Vatandaşlık Üzerindeki Etkisi’’ başlıklı çalışmanız hakkında bilgi alabilir miyiz?

Kıvanç İnelmen- Her kurum gibi üniversiteler de kuruluşunda baskın olan eğitim geleneği ve benimsedikleri kültürün etkisiyle uyumlu insan kaynağını seçerek,  hedeflerini ve çıktılarını oluşturuyor.

Üniversitelerde öğretim üyesinden beklenenler araştırma, ders verme ve hizmettir (yönetişime katkı / akademik vatandaşlık). Türkiye’de üniversiteler kurulurken iki temel gelenek olan Kıta Avrupası geleneği (teknik dersler ağırlıklı ve Türkçe eğitim) ile Amerikan modeli (ortak dersler, İngilizce eğitim, araştırma odaklılık, akademik rekabet) esas alınmıştır.

Başka bir ifadeyle Türkiye’ de her iki geleneği temsil eden bir karma söz konusu. Özellikle İstanbul’daki üniversitelerde iki farklı geleneğin birden yaşadığını ve farklı sonuçlar doğurduğunu gördük.

Çalışmamızda örgütsel adalet (ücret ve imkan dağıtımı, süreçlerin işleyişi, bilgilendirme, kişilerarası ilişki), lider-üye etkileşimi (aralarındaki güven, ilişkinin kalitesi) ve örgütsel vatandaşlık (özveri, centilmence davranış, sivil erdem, nezaket, çalışkanlık, örgüte görev tanımı dışında katkı ve başkalarına yardım) kavramlarının nasıl algılandığı çerçevesinde İstanbul’daki İktisadi ve İdari Bilimler fakültelerinden 200’den fazla öğretim üyesiyle anket çalışması yürüttük ve ayrıca 17 akademisyen ile derinlemesine mülakat yaptık.

Akademik Vatandaşlık nedir, bu kavramı biraz açıklar mısınız?

Akademik vatandaşlık için şöyle bir tarif getirmeye çalışayım: Akademisyenlerden beklenen temelde üç şey vardır; Birincisi araştırma yapmaları, ikincisi eğitim vermeleri üçüncüsü ise hizmet denen çalışmakta oldukları kurumun komisyonlarına katılmaları, kendilerine verilen farklı görevleri yerine getirmeleri. Bu üçünü birden yapanlara literatürde “tam kapsamlı akademisyen” (all-round academic) deniyor.

Bu evrensel bir tanım değil mi?

Evet, akademik vatandaşlık kavramı çok yaygın, özellikle Amerikan literatüründe çok yer bulan bir kavram. Akademik vatandaşlığı arttırmanın da çok önemli olduğu çünkü akademisyenlerin yönetişime katkısının sağlanmasıyla üniversitenin daha iyi yönetileceği ve akademisyenlerin bağlılıklarının artacağı, mutluluk ve verimliliklerinin /performanslarının artacağı görülüyor. Özellikle Batı literatüründe en çok tartışılanlardan biri akademik vatandaşlığın giderek düşmekte olduğu ve bunun en önemli sebebi olarak yayın performansı baskısının çok artmış olması gösteriliyor.

Peki, böyle bir çalışmaya sizi yönelten ne oldu?

Bu çalışmaya beş yıl kadar önce Üniversitemizden Nisan Selekler Gökşen ve Özlem Yıldırım Öktem ile birlikte başladık. Bu araştırma aslında örgütsel davranış alanında. Bu alanda en önemli konu, insanların çalıştıkları kuruma ya da kuruluşa katkılarını arttırmak, onları daha verimli ve mutlu bireyler haline getirmek diye özetlenebilir ve bu alanda ‘örgütsel vatandaşlık davranışı’ diye bir kavram vardır. İnsanların kendi tanımlanmış rollerinin dışında başkalarına katkı vermesi, yardım etmesi onlarla iyi ilişkiler içinde olması, kendisinden beklenmese bile, zorunlu tutulmasa bile bazı konularda içinde yer aldıkları kuruma katkı vermek için çaba göstermeleri ile tarif edilir. Biz bu tür davranışların giderek azaldığını gözlemledik.

Bunun üzerine şuna karar verdik; örgütsel vatandaşlık davranışını etkileyen iki temel değişken olarak görülen örgütsel adalet yani insanların kendilerine ne ölçüde adil davranıldığına dair algılarının ve üstleriyle olan ilişkinin kalitesinin, vatandaşlığı nasıl etkilediğine bakılmalıydı. Bu çerçeveye bakarken akademik vatandaşlık da işin içine girdi.

Esasen örgütsel vatandaşlıktan yola çıkıp, üniversite içindeki bu hizmet verme yaklaşımının neden azalmakta olduğunu inceledik. Derslerinizi vermek mecburiyetindesiniz, araştırma da yapmak zorundasınız zira tüm atamalarınız ve hatta iş güvenceniz buna bağlı. Bu durumda nereden zamanınızı kısabilirsiniz; akademik vatandaşlıktan belki de?  Akademik vatandaşlıktan azaltmak ise üniversitenin genel yönetişimi anlamında verimlilik bakımından tartışmalı bir yerde duruyor. Amerikan literatüründe bu konuda çok sayıda tartışma var.

Araştırmanızda ne gibi sonuçlara ulaştınız?

İstanbul’daki 6 kamu üniversitesi ile 19 vakıf üniversitesin kapsayan araştırmamızda, Kıta Avrupası modeli dediğimiz üniversitelerde örgütsel vatandaşlık algısı oldukça yüksek çıktı. Amerikan modelini esas alan üniversitelerde ise ortalamanın düşük olduğunu gördük. Aslında bu durum beklentilerle uyuşuyordu, çünkü bu üniversitelerde yayın baskısı çok daha fazlaydı.

Ama bizi şaşırtan bir sonuç daha çıktı: örgütsel adalet ve daha önce bahsettiğim lider-üye etkileşimine de baktık. Bu konularda Amerikan modeli üniversitelerin öğretim üyeleri daha yüksek sonuçlar verdi. Kıta Avrupası üniversitelerinde ise daha düşük ortalamalar çıktı. Ancak bu bir paradokstu.  Yani siz hem daha düşük adaletten bahsedeceksiniz, hem daha düşük lider-üye etkileşiminden söz edeceksiniz, ama aynı zamanda daha yüksek örgütsel katılımdan bahsedeceksiniz. Diğer tarafta Amerikan modelinde ise bu algılar daha yüksekken, daha düşük vatandaşlık gözüküyor.  

Amerikan modelinde yayın ve araştırma beklentisi Akademik Vatandaşlığı kısıtlıyor

Anket çalışmamızdan çıkan bu şaşırtıcı bulgular üzerine mülakatlara başladık. Mülakatlarımıza az önce bahsettiğim iki grup üniversiteden değişik alanlarda çalışan ve farklı ünvanlara sahip akademisyenleri dahil etmeye çalıştık. Belirlediğimiz birçok akademisyenle iletişime geçtik ve 17 görüşme yaptık. Bu mülakatlar neticesinde ortaya çıkan sonuçlar bizim beklentilerimizin ötesinde açıklayıcı oldu. Her ne kadar örgütsel katılımlarının yüksek oranda olduğunu söyleseler de Kıta Avrupası modelindeki üniversitelerde adaletsizlik duygusu çok yüksekti ve üstleriyle olan ilişkinin kalitesi düşüktü. Yaptığımız mülakatlar bunu,  bu kurumlarda yer alan kabullenmişlik duygusuyla ve iş ilişkilerinin (özellikle kürsü-içi ilişkilerin) aile ilişkisine benzetilmesiyle açıklayabileceğimizi gösterdi.

Öte yandan Amerikan modelini benimsemiş olan üniversitelerde profesyonelliğin ve eşitliğin önemsenmesi yaygın. Ancak, araştırma ve yayın beklentisi akademik vatandaşlığı kısıtlıyor. Yine de lider-üye etkileşiminin kalitesi, vatandaşlık gösterme ihtimalini ve kısmen adaleti de güçlendiriyor.  Bu da örgütsel adalet ve iyi iletişim sağlama konusunda yöneticilerin çok önemli olduğunu gösteren bir sonuç olarak karşımıza çıktı.

Peki ulaşmış olduğunuz bu veriler genel anlamda üniversitelerin akademik başarısına nasıl etki ediyor?

Özellikle Kıta Avrupası modeli dediğimiz üniversitelerde yayın sayısı daha az olabiliyor. Diğer tarafta yayın baskısının olmasının çok etkisi var ama tercihler de bu yönde olmaya başlıyor. Yani sorunlar olduğu zaman insanlar bunalıp daha az yayın yapmaya ve belki derslerinde daha az verimli olmaya başlıyor. Görevlerini daha az gönülden yapmaya başlıyorlar.

Mesela Amerikan modelindeki üniversitelerden kişilerle görüştüğümüz zaman oradaki ortamın ne kadar eşitlikçi algılandığını, çalışanlar arasındaki ilişkilerin daha saygıya ve nezakete dayandığını gördük. Bu anlamda daha az sorun olduğu görülüyordu

Kıta Avrupası modelinde örgütsel adalet algısı daha düşük

Kıta Avrupası modeli üniversitelerde çalışma ortamını aileye benzetmek çok yaygın bir durum. Dolayısıyla aile ortamını andıran bir ilişki var, diğerinde ise eşitler bir ilişki modeli kurgulanmış. Kıta Avrupası modellerinde kişiler kurumda daha uzun süre çalışmış oluyorlar, iş güvencesi yayın performansına çoğunlukla bağlı değil. Üstüne üstlük genellikle o üniversitenin mezunu, orada çalışan profesörlerin öğrencileri olarak işe başlıyorlar. Amerikan modelinde ise genelde bir üniversiteden ayrılıp başka birine gidiyorsunuz ve farklı bir ortamda çalışmaya başlıyorsunuz. İş güvenceniz tamamen yayın performansınıza bağlı. Avrupa modelinde ise daha çok kendi hocanızla olan ilişkiniz ve işlere katkınız bir yerde iş güvencenizi sağlamaya yetiyor o nedenle daha uzun süreli çalışma daha mümkün gözüküyor. Oluşan adaletsizlikleri de tolere edebiliyorsunuz.

Yaptığımız araştırmanın yan sonuçları da ortaya çıktı. Mesela Kıta Avrupası üniversitelerinde en çok dağıtım adaletinden şikâyet ediliyor. Ücretler ya da ders veya kaynak dağılımında kişilere her zaman eşit davranılmaması, prosedürlerin tam uygulanmaması gibi sebeplerden ciddi bir stres yaşandığı gözlemleniyor. Kıta Avrupası üniversitelerinde daha yaygın olan; görevlerin dağıtımında adaletsizlik, kararlara katılımda yeterli düzeyde temsiliyetin olmaması neticesinde kişiler kendilerini geri çekebiliyorlar.

Amerikan modeli üniversitelerde de bu var ama oransal olarak az. Bu tür durumlar stres yaratıyor ve çalışma hayatlarında bazı konularda kısıntıya gidiliyor. Bu kısıntıların en başında üniversiteye hizmetten yani başkalarına yardım etmekten, üniversitedeki yönetişime katılmaktan ve daha verimli çalışma konusunda başkalarıyla iş birliğine gitmekten mümkün olduğu kadar kaçınmaya başlıyorlar.

‘’Örgütsel adaleti sağlama yolları bulunmalı’’

Bu sonuçlar ışığında akademide örgütsel adalet ve örgütsel vatandaşlığın sağlanması açısından ne gibi öneriler getiriyorsunuz?

Sonuçlar bize Akademik Vatandaşlığı artırmak, yönetişim güçlendirilmek isteniyorsa, buna uygun bir ortam ve adalet algısı yaratmak konusunda üniversite yöneticilerine çok önemli görevler düştüğünü gösteriyor. Bu pozisyondaki kişilerin örgütsel adaleti sağlamanın yollarını bulmaları gerekiyor öncelikli olarak. Bu kapsamda ücretler ve imkanların dağılımıyla ve süreçlerin işlenişiyle ilgili adaletin sağlanması önemli. Şeffaflık çok önemli bir kavram. Bilgilerin paylaşımıyla ilgili adaletin sağlanması gerekiyor. Kişilerarası ilişkilerin saygı ve güven çerçevesinde devam etmesi gerekiyor. Bunların sağlanamadığı durumda kişilerin adaletle ilgili algıları zayıflıyor ve bunun karşılığında başka şeylerden olduğu gibi vatandaşlıktan da yavaş yavaş kendilerini uzaklaştırıyorlar.

Bu sonuçlara sadece Türkiye’deki akademik hayat için değil; daha geniş bakmakta fayda var. Biz bu çalışmayı bir model geliştirerek yaptık. Sosyal değiş-tokuş (social exchange) teorisi temelde bazı şeylerin ekonomik karşılık çerçevesinde yapıldığını bazılarının da sosyal karşılık çerçevesinde yapıldığını söylüyor. Sosyal etkileşim iyiyse insanlar karşılığında bir şeyler geri vermeye daha yatkın olurlar. Aynı zamanda ekonomik bir tarafı da var. Normal olarak siz hak ettiğiniz ücreti almanız lazım; bir yandan da sosyal açıdan size başkalarına davranıldığı gibi davranıldığından emin olmanız lazım. Bu adaletin sağlanması da çok önemli.

 

Söyleşi: Ö. Duygu Durgun

Fotoğraflar: Talat Karataş /Kurumsal İletişim Ofisi

 

 

 

 

Tarih: 15 Şubat 2017