Habercilikte Boğaziçili Bir Yaklaşım: Damla Doğan

Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği (BÜMED) yayın organı Boğaziçi Dergisi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü 2011 yılı mezunlarımızdan, CNN Türk’te yayınlanan Hafta Sonu Ana Haber Editörü ve aynı zamanda Vatan Gazetesi köşe yazarı Damla Doğan ile habercilik sektörü üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Bu konudaki deneyimlerinden bahseden Doğan, haber aktarımındaki prensiplerini ve bu meslekte ilerlemek isteyen Boğaziçililer için aydınlatıcı bilgileri paylaştı.

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

2007’de Robert Kolej’den, 2011’de de Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldum. Hürriyet Daily News gazetesi ve TRT Türk televizyonunun ardından 2014’te CNN Türk’te görev almaya başladım. Dış Haberler Servisi’nde muhabir olarak başladı iş serüvenim. Daha sonra haber editörü olarak çalışmaya başladım. Kasım 2015’ten bu yana CNN Türk’te “Hafta Sonu Ana Haber”i hazırlıyorum. 2012’den beri de Vatan Gazetesi’nin Pazar ekinde köşem var. O hafta dünya gündemine damgasını vurmuş veya önümüzdeki hafta konuşulacak olayları kendimce yeniden yorumlamaya, olayların perde arkasını yazmaya çalışıyorum.

Görev tanımınızdan yola çıkarak, haber editörlüğü nedir, okurlarımız için anlatır mısınız?

Gün içinde Haber Merkezi’ndeki muhabir arkadaşlarımız durmaksızın çalışıp haber üretimi yapıyor. Editör bu haberleri kontrol edip yayına hazır hale getiriyor. Bazı editörlerin ayrıca sorumlu oldukları bir de haber kuşağı var. Benimki hafta sonları 18.00 20.00 saatleri arasında yayınlanan Ana Haber Bülteni. Zaman kısıtlı olduğu için hazırlanan tüm haberleri kullanma şansı maalesef olmuyor. Editör, haber havuzundan bülteninde kullanmak istediği, kendince en önemli haberleri seçip, akış dediğimiz sıralamayı yapıyor. Ayrıca spikeriyle ve yöneticileriyle konuşarak o bültenlerde hangi konuların ön plana çıkarılacağına ve kimlerin konuk olarak alınacağına karar veriyor.

Kariyerinizi habercilik alanında ilerletmeye nasıl karar verdiniz? Öğrencilik yıllarınızdan bugünkü konumunuza gelene kadar geçtiğiniz aşamaları bizlerle paylaşır mısınız?

Aslında ben ne yapacağına çok küçük yaşta karar veren şanslı kişilerdenim. Bu yüzden zorlanmadım karar aşamasında. Annem de babam da gazetecilik mezunu. Annem bir süre çalıştıktan sonra mesleği bırakmış. Babam 37 yıllık gazeteci. Bu yüzden ben de çocukluğumdan bu yana hep gazeteci olmanın hayalini kurdum. Bu meslek insanın kanına bir kere girdi mi kurtulmak zor. Sinirlendiğimde dahi eline kalem kâğıt alıp yazanlardan oldum hep. Bir süre sonra yazmadığımda mutlu olamadığımı fark ettim. Ama tabii ben de dış baskılara boyun eğip önce kurumsal alanda çalışmayı denedim.

Üçüncü sınıftayken Coca-Cola’da yaklaşık sekiz ay staj yaptım. Ancak tam da o dönemde Arap Baharı süreci başladı. Kendimi iş saatlerinde bile televizyon başından kalkamaz halde bulunca, bir an önce gazeteciliğe başlamam gerektiğini fark edip istifa ettim. O dönemde Arap Baharı’nı en başarılı olarak yansıtan, o coğrafyadaki birçok ülkede muhabirleri olan TRT Türk’ün Dünyamız Detay Programı'nın kapısını çaldım. Yaklaşık beş aylık staj süresinin ardından da burada işe alındım.

Temelde, insanların yerel ve uluslararası mecradaki tüm gelişmeler hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlayan bir göreviniz var. Ancak bir içeriğin sunum şekli kamuoyundaki algının şekillenmesinde de etkili olmakta. Siz tarafsız haberciliği nasıl yorumluyorsunuz?

Ben haberi olduğu gibi, “dümdüz” vermekten yana olanlardanım. Televizyon haberciliği bu konuda avantajlı. Bazen bir ses ya da bir görüntü o kadar güçlü oluyor ki… Zaten bizim herhangi bir yorum yapmamıza gerek kalmıyor. İzleyen bizim ne demeye çalıştığımızı fazlasıyla anlıyor. Tarafsızlığımı en çok zorlayan olaylar çocuk istismarı ya da kadına yönelik şiddet. Bir söz vardır ya: “Haksızlık karşısında tarafsızım diyen biri, artık bir taraf olmuştur.'' İşte bu gibi durumlarda en azından içimi rahatlatmak için “düz” anlatımın arkasına sığınıyorum hep. Olayı olduğu gibi karşı tarafa anlattığımda, zaten izleyici benim söyleyebileceğimden çok daha fazlasını hissediyor.

Toplum üzerinde büyük etkisi olan travmatik olaylar yaşanıyor ve siz bunları birtakım etik ve ahlaki unsurlar çerçevesinde yayına hazırlıyorsunuz. Sizin bu anlamda çalışma prensipleriniz nelerdir? Bir ilke olarak, haberin aktarımı açısından kendinize belirlediğiniz ne gibi kurallarınız var?

Son dönemde yaşanan birçok büyük terör saldırısı hatta darbe girişimi sırasında kanaldaydım. Bu tür anlarda en önemli ilkemiz; haberi en hızlı veren olmaktan ziyade en doğru veren olmak. Yanlış bir haberi sonradan düzeltmek her zaman daha zor. Bu yüzden de her yeni bilgiyi izleyiciye yansıtmadan önce kendi güvendiğimiz kaynaklar tarafından birinci ağızdan doğrulanmasını bekliyoruz. Bunun dışında özellikle de terör saldırısı olduğu zaman ekrana hangi görüntülerin verileceği çok önemli. Ajanslardan gelen canlı görüntüyü ekrana doğrudan yansıtmak tehlikeli oluyor. İnsanlarda panik hali yaratmayacak görüntülerin ayıklanıp hazırlanması gerekiyor. Bu yüzden en sıcak anlarda bile gelen her görüntüyü bizzat izlemeden yayına vermemeye çalışıyorum.

Türkiye’de ve uluslararası platformlarda birçok habere, söyleşiye imza attınız, bunların içerisinde sizi en çok etkileyen ve kariyerinizde çok önemli bir yeri olduğunu düşündüğünüz çalışmanız hangisidir?

1915 olaylarının 100. yıldönümünde Ermenistan’ın başkenti Erivan’da o törenleri takip edebilmek benim için büyük bir deneyimdi. Üstelik tam da bu denli kritik bir dönemde uzun uğraş ve ikna girişimlerim sonucu Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan ile özel röportaj yapma şansım oldu. Röportaj vermeyi kabul ettiği tek Türk televizyonu olmuştuk ve Sarkisyan tam da 24 Nisan’dan bir gün önce Türkiye’ye çok önemli mesajlar verdi. O röportajda söylediklerinin ertesi gün Türkiye’deki gazetelerin birinci sayfasında ismime referans verilerek alıntılandığını görmek benim için çok büyük mutluluk olmuştu.

Boğaziçi Üniversitesi’nde almış olduğunuz eğitimin ve birtakım değerlerin iş hayatınızda nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Boğaziçi büyük bir özgüven aşılıyor insana. Her ortamda, karşındaki kim olursa olsun kendi fikirlerini özgürce söyleme hakkın olduğunu öğretiyor. Yıllarca çok alışık olduğum bu hakkın, iş hayatına girdikten sonra ne kadar nadir insanda olduğunu fark ettim. Ayrıca Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun olmuş biri olarak, yıllarca benden bambaşka düşünen insanlarla aynı sıralarda oturdum. Siyaset, düşüncelerin çok keskin olduğu bir alan olsa da biz hep beraber tartışabildik. Yıllar içinde beraber büyüdük. Bu yüzden benden farklı düşünenlerin varlığı beni hiç rahatsız etmiyor. Aksine onlardan ne öğrenebilirim diye bakıyorum hep. Bu da iş hayatında eşine az rastlanır bir durum.

Geleceğini habercilik üzerine kurgulamak isteyen öğrencilerimize, kariyerinin başında olan yeni mezunlarımıza tavsiyeleriniz nelerdir?

Bu meslek tek kelimeyle özveri işi. Sürekli okumak, kendini geliştirmek zorundasın. Kesinlikle gecesi gündüzü olmayan bir iş. Örneğin bir bomba patladığı anda, en özel gününüz bile olsa, ailenizi, arkadaşlarınızı bırakıp, işe koşmanız gerekiyor. Yeni yılda, bayramlarda herkes tatildeyken biz hep çalışıyoruz. Üstelik tüm bunlara rağmen çok uzun yıllar, kurumsal hayattaki paraları kazanmanız mümkün değil. Mesleğe başlayanlar baştan bunları göze almalı. Ama tüm bunlar bir yana, bu meslek insana çok farklı bir tatmin duygusu yaşatıyor. Yaptığın işin milyonlara ulaşması, tek bir haberle hasta biri için binlerce lira toplanabilmesi, yazdığın bir cümle üzerine izleyicinin seninle sosyal medyadan birebir iletişime geçip tepki gösterebilmesi bambaşka, çok hoş bir duygu.

Söyleşi: Duygu Cankılıç ’11 /Boğaziçi Dergisi

Tarih: 12 Aralık 2016