İkonik bir liderin edebi suretlerinin izinde…

Cumhuriyet’ten günümüze dek tarihsel romanlarda Fatih Sultan Mehmed’in edebi temsilleri çerçevesinde Osmanlı geçmişi nasıl anlatıldı? İstanbul’u fethiyle ‘’bir çağı açıp, bir çağı kapatan’’ askeri ve siyasi dehası, öğrenmeye olan merakı, değişime açık oluşu ve ileri görüşlülüğü ile Osmanlı padişahları arasında kuşkusuz en ‘’karizmatik’’ isim olan Fatih Sultan Mehmed edebi bir karakter olarak romanlarda nasıl resmedildi? Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Halim Kara ile ‘’Osmanlı’yı Tahayyül Etmek: Tarihsel Romanda Fatih Temsilleri’’ kitabı üzerine sohbet ettik.

Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Halim Kara,  ‘’Osmanlı’yı Tahayyül Etmek: Tarihsel Romanda Fatih Temsilleri’’ (Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi) başlıklı kitabında edebi bir karakter olarak Fatih’in metinleştirilmesi üzerinden Türkiye’de edebiyat ürünlerinin politik ve toplumsal işlevinden tarihsel roman algısına, kolektif hafızanın inşasından resmî tarih yazımına, Osmanlı geçmişinin algılanışından yeni bir milli hafıza kurulmasına ve modern ulusun tahayyülünden milli kimliğin oluşturulmasına kadar birçok konu hakkındaki önemli ipuçlarının bir analizini yapıyor.

BU+ Etkinlikleri çerçevesinde Homer Kitabevi işbirliğiyle sürdürülen ‘Kitaplar Arasında’ dizisinde Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğretim üyesi Zeynep Uysal’ın moderatörlüğünde 24 Mart’ta okurlarla buluşan Halim Kara ile ‘’Osmanlı’yı Tahayyül Etmek: Tarihsel Romanda Fatih Temsilleri’’ başlıklı kitabını ve kitap vesilesiyle tarih yazımı ve edebiyat-tarih-kültür inşaası ilişkisini konuştuk.

Doç. Dr. Kara, kitabı yazarken ''Edebiyat ve tarihin karşılıklı etkileşimi üzerinden bir yandan erken Cumhuriyet döneminden bugüne farklı Fatih temsilleri üzerinden Osmanlı geçmişi ile girilen diyaloğun karmaşıklığını tartışmayı, diğer yandan ise kurmaca karakter kurulumu vasıtasıyla tarihsel kurmaca yazımının modern Türk edebiyatındaki serüvenin izlerini sürmeyi’’ amaçladığını belirtiyor.  Kara, İstanbul’un fethi gibi dünya tarihinin seyrini değiştiren tarihsel bir olaya attığı imzayla Fatih’in   sadece Osmanlı/Türk tarih yazımı ve kültürel belleğinde yeri olan bir kişi olmadığını belirtirken; Fatih’in dünya tarih yazımında ve Avrupa halklarının kültürel belleğinde de ikonik bir yeri olduğunu vurguluyor.

Öncelikle kitap fikri nasıl oluştu, bize biraz süreci anlatır mısınız?

Halim Kara- Çocukluğumdan beri tarihsel konulara ilgim var. Roman okumayı da seviyorum. Dolayısıyla ortaokul ve lise yıllarında çokça Aptullah Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Kemal Tahir ve Tarık Buğra’nın tarihsel romanlarını okudum. Biraz da bu ilgiden olsa gerek üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı okudum. Burada da tarihsel romana ilgim artarak devam etti. Lisansüstü eğitimi için Amerika’ya gitmeden önce  İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisans tezi olarak Kemal Tahir ve Tarık Buğra üzerine çalışmaya başlamıştım. Bu çalışma yarıda kaldı ama benim tarihsel romana ilgim devam etti.

Amerika’da doktora çalışmamı yaparken ise modern Özbek edebiyatında tarihsel romanlar okumaya başladım. Bu romanlar Cengiz Han, Timur, Uluğ Bey, Ali Şir Nevai ve Babür gibi tarihsel kişiliklerin yanında Orta-Asya Rus müstemleke dönemini kurmacalaştıran  metinlerdi. Bu süreç içinde yavaş yavaş kişisel merak akademik ve entelektüel tecessüsle birleşti. Bu kitap bu birleşimin en somut örneği aslında. Bunda tabii Fatih’in popüler kültürdeki yerinin de etkisi var.

Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun bu en ünlü ve karizmatik padişahı hakkında onlarca biyografi, çocuk hikâyeleri, popüler macera kitapçıkları, popüler romanlar ve filmler üretildi ve üretilmeye devam ediyor. Dolayısıyla tarihsel romanlara ilgim giderek onunla ilgili kültürel üretimlere odaklanmaya başladı. Daha somut olarak bu ilginin bir çalışma projesine dönüşümü ve son kertede kitap yazma fikri ise millî edebiyat dönemine odaklanan bir dersimde şekillendi.

İttihat ve Terakki ve erken Cumhuriyet dönemi edebiyatına odaklanan bu derste incelediğimiz kurmaca eserler özellikle geç Osmanlı döneminin toplumsal, kültürel ve ekonomik çöküşü ve yozlaşması üzerinden geçmiş eleştirisi sunarlar.

Bu gözlem beni popüler metinlere, tarihsel roman ve polisiye romanlardaki Osmanlı ve mazi temsillerine götürdü. Bu metinlerde eleştirilen geçmişin sadece geç Osmanlı dönemleriyle sınırlı olmadığını, Osmanlı’nın klasik dönemi olarak adlandırdığımız Fatih, Yavuz Selim ve Kanuni zamanlarının da bu padişahların olumsuz temsilleri üzerinden eleştirilip yeni ulusun ötekisi olarak tasavvur edildiğini fark ettim. Bu tarihsel romanlarda bir kurmaca kahramanı olarak Fatih’in karakter kurulumu ve bu kurulumun tarihsel, yazınsal, siyasi ve kültürel imaları üzerinden tartışmaya karar verdim. Önce bir makale olarak tasarladığım çalışma, zamanla gelişerek bir kitaba dönüştü.

Bu kitabı yazmaktaki temel amacım edebiyat ve tarihin karşılıklı etkileşimi üzerinden bir yandan erken Cumhuriyet döneminden bugüne farklı Fatih temsilleri üzerinden Osmanlı geçmişi ile girilen diyaloğun karmaşıklığını tartışmak, diğer yandan ise kurmaca karakter kurulumu vasıtasıyla tarihsel kurmaca yazımının modern Türk edebiyatındaki serüvenin izlerini sürmekti.

Fatih’in popülaritesi İstanbul’un fethinden bugüne devam ediyor

Fatih Sultan Mehmet’in Türk tarih romancılığında geçen yüzyılın başından bugüne dek devam eden tartışılmaz bir popülaritesi söz konusu. Sizce bu ilginin temel nedenleri nelerdir?  

Bunun birçok nedeninin olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, Sultan Mehmet’in çok genç yaşta İstanbul’un fethiyle dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından birini sonlandırmasından  kaynaklanıyor. Nitekim kendisi dünya tarihinde de birçok tarihçi tarafından İstanbul’u fethederek bir çağ kapatıp yeni bir çağ açan askerî ve siyasi bir devlet adamı olarak görülüyor. Son kertede İstanbul’un fethi dünya tarihinin seyrini değiştiren tarihsel bir olay.  

Dolayısıyla Fatih sadece Osmanlı/Türk tarih yazımı ve kültürel belleğinde yeri olan bir kişi değil, dünya tarih yazımında ve Avrupa tarihini doğrudan etkileyen bir olayın başat aktörü olduğu için Avrupa halklarının kültürel belleğinde de ikonik bir yer ediniyor.

Osmanlı tarih yazımında farklı diller bilen, öğrenmeye meraklı, eğitimli, değişime açık ve ileri görüşlü bir karakter, kısacası döneminin tam bir entelektüeli olarak karşımıza çıkıyor. İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethini anlatan Avrupa tarih yazımında da bazı sıra dışı alışkanlıkları olan, acımasız ve şiddete meyilli, ancak kararlı, öngörülü ve güçlü bir devlet adamı olarak betimleniyor. Tarih yazımındaki bu algı zamanla sıradan halk arasında da dolaşıma girip onların kültürel hafızasının bir parçası haline geliyor. Özellikle İstanbul’u kuşatması dolayısıyla hakkında sürekli efsaneler üretiliyor. Dolayısıyla İstanbul’un fethinden bugüne kadar devam eden bir popülariteden bahsediyoruz aslında.

Modern Türkiye özelinde ise, iki yüz yıldan fazla bir süredir devamlı olarak Avrupa’ya karşı askerî, siyasi ve ekonomik alanlarda, yani neredeyse her mecrada, kaybeden bir toplumuz. En azından toplumsal olarak böyle bir algı var. Neticede Fatih, Türk milletinin gözünde sürekli yenildiği, ezildiği ve hatta haksızlığına ve adaletsizliğine maruz kaldığını düşündüğü bir medeniyete karşı kazandığı en büyük zaferin (Kurtuluş Savaşı da dahil olmak üzere) siyasi lideri ve kahramanı. Bu tür bir tarihsel kişiliğin bir bakıma popülarite kazanması ve hakkında yeni efsaneler üretilmesi kaçınılmaz aslında.

Bunun farkında olan tarihsel romancılarımız onun yaşam öyküsüne ve yaptıklarına kayıtsız kalmıyorlar. Tarihsel romanı tarih öğretiminin, modern ulus bilincini kurma ve pekiştirmenin bir aracı olarak gören bu romancılara Fatih figürü, önemli bir tarihsel malzeme olarak anlatısal ve söylemsel imkânlar sunuyor. Üretilen her romanda Fatih’in yazınsal temsili üzerinden İstanbul adeta yeniden fethedilir. Böylece modern okuyucunun tarihsel geçmişiyle gurur duymasını sağlanıyor ve yurtseverlik duygusunu ateşleniyor.

Fatih sadece mazide kalmış ve misyonunu tamamlamış bir lider değil; Türk ulusunun ebedi ve ezeli hususiyetlerini yansıtan ve belirli bir çağa ait olmayan zamansız bir kahramana dönüşerek ulusal kimliğin sürekli olarak canlı tutulmasına hizmet ediyor. Temel amaçları tarihsel roman aracılığıyla ulusun geçmiş mirasını güncelleştirerek  bugünle birleştirmek ve geleceğini kurma konusunda okuyucuyu yönlendirmektir.

Türkiye’de tarihsel romanlar uzun süre resmi tarih yazımı ile uyumlu oldu

Kitapta detaylı biçimde ele aldığınız üzere, Cumhuriyet döneminde Fatih hakkında ilk roman olan Kara Davud’u yazan Nizamettin Nazım,  olumsuz bir Fatih portresi çizerek modern Türkiye inşasında Osmanlı mirasını görmezden gelirken İstanbul’un 500. fetih kutlamalarına gelindiğinde kutsallaştırılmış bir Fatih imgesinin ağırlığını koyduğu tarihsel romanlar karşımıza çıkıyor. İki ayrı kutup arasında bu salınma hali okurun tarih algısı açısından sizce ne gibi sonuçlar yaratıyor?

Fatih üzerinden Osmanlı geçmişinin farklı temsilleri bize tarihin bugünün siyasi ve kültürel koşullarının ihtiyacına göre nasıl şekillenip dönüştürüldüğünü gösteriyor. Her toplum ve kültür temelde şimdinin siyasi ve kültürel ihtiyaçlarına göre tarihsel geçmişini sürekli olarak yeniden yorumluyor, yazıyor, güncelleştiriyor ve bağlamsallaştırıyor.

Her yeniden yazım, yorum ve bağlamsallaştırma bir bakıma okuyucunun tarih algısını da değiştirip dönüştürmeyi hedefliyor. Bu doğrultuda tarih yazımı ile birlikte tarihsel romanlar bir bakıma günün ihtiyaç ve kaygılarına göre yeni tarihsel geçmiş algıları üreterek ona uygun okurlar da yaratmayı hedefliyor. Bu bazen resmî tarih yazımının dışında alternatif bir tarih algısı üretimi de olabiliyor. Orhan Pamuk, Nedim Gürsel ya da İhsan Oktay Anar’ın tarihsel romanları buna örnek olarak gösterilebilir.

Ancak Fatih’in temsilleri üzerinden baktığımız zaman, Türkiye’de uzun bir süre tarihsel romanlar (benzer bir durumu Kanuni Sultan Süleyman hakkındaki tarihsel romanlar için de görebiliriz) genel olarak resmî tarih yazımıyla uyumlu, en azından onunla çok çelişmeyen bir tarih tasavvuru üzerine kuruluyorlar. Bu durum ancak 1980’lerden sonra  tarihsel üst kurmaca romanların yazımıyla birlikte değişmeye başlıyor. Bu yıllar itibariyle yerleşik Fatih temsillerinin dışına çıkılıyor ve çok daha karmaşık, belirsiz, çelişkili ve ikircikli Fatih portreleri çiziliyor.

Reddi miras söylemi sonsuza kadar devam etmiyor

Kitabınızda da belirttiğiniz üzere edebiyat ve tarih arasındaki ilişki, siyasi ve ideolojik temelli kimlik ve kültür inşası sürecinde kullanılagelmiş bir ilişki biçimi. Bu süreç Türkiye Cumhuriyeti’nin inşası sürecinde de yaşanmış. Bizde yaşanan genellikle bu coğrafyada bir önceki hakim kültürü /tarihi yadsımak ya da yok saymak eğilimi... Ve sürekli bir yeniden inşa hali söz konusu. Hatta kültürel ve toplumsal hayatta bu inşa halini bugüne kadar getirmek mümkün. Siz bu durumu bir edebiyatçı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dediğiniz gibi modern toplumlarda edebiyat yeni kimlik ve kültür inşası süreçlerinde belirleyici rol oynamışlardır. Her toplumun maziyle ilişkisi göründüğünden daha karmaşıktır. Yeni kimlik ve modern ulusa uygun bir tarihsel geçmiş ve gelenek aslında genel olarak seçilerek üretilir, hatta bazen tamamen uydurulur. Zamanla bu uydurulan geçmiş hakikate dönüşür. Burada önemli olan tarih sahnesine çıkışından bugüne çizgisel, kopuşsuz, kesintisiz,  aralıksız bir ulusal anlatı yaratmaktır. Bu durum Türkiye ve Sovyetler Birliği gibi ideolojik devletlerde biraz farklı işlemiştir. Kırılma ve kopuş üzerine kurulan Sovyetler Birliği de uzun bir süre Rus İmparatorluğu’nun kültürel ve siyasi mirasını reddetmişti. Zamanla bu sert tavır yumuşamaya başladı.

Temel olarak aydınlanmacı değerler ve laiklik ilkelerine üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyet’i de kuruluş yıllarında Osmanlı geçmişine karşı benzer bir tavır sergiledi.  Ancak İstanbul’un fethinin 500. yılı kutlamalarıyla birlikte tarihsel romanlarda Fatih ulusal bir kahramana dönüştü; devri ise modern ulusun altın çağı olarak tahayyül edilmeye başlandı. Dolayısıyla reddi miras söylemi sonsuza kadar devam etmiyor aslında. Bu bir bakıma kaçınılmazdı; zira çizgisel ve kopuşsuz bir ulus-anlatısı için Osmanlı döneminin bu anlatıya dahil edilmesi gerekliydi. Türkiye’de de nihayetinde gelinen nokta bu oldu.

 

Söyleşi ve fotoğraflar: Özgür Duygu Durgun /Kurumsal İletişim Ofisi

Tarih: 27 Mart 2018