Masallarla "öz"e dönüş

Özden Dilek Karakışla, ortaokuldan üniversite yıllarına hep içinde olan tiyatro sevdasına masallarla geri döndü. Galatasaray Lisesi'nde yatılı okurken yatakhanede arkadaşlarına özgün hikâyeler anlatan; Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde (’89) okurken Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nda hayatının özgürleşme kanallarından biri olarak tanımladığı çeşitli tiyatro oyunlarda oynayan Karakışla, uzun bir aradan sonra sahne ile ‘’Kadın Dilinden Masallar’’ performansıyla buluşuyor. Oyun, her ay düzenli olarak Ortaköy’deki Cep Sahne Kırmızı Salon’da sahnelenecek.

Üniversite yıllarının ardından 25 yıl reklam ve iletişim sektöründe üst düzey yönetici olarak çalıştıktan sonra halen Kumbaracı 50 sahnesinde “Altıdan Sonra Tiyatro”da oyunculuk yapan Özden Dilek Karakışla, yeniden buluştuğu tiyatro serüveni için oyunculuk yaptıkça, hikâyeler anlattıkça daha iyi yaşadığını, ruhunun zenginleştiğini söylüyor.

Tek kişilik performansında günümüzde insana dair çıkmazları, özlemleri, korkuları, kaybedilmiş duyguları masallarla seyirciye anlatan Özden Dilek Karakışla ile tiyatroya, yani ‘öz’e dönüş hikâyesini ve masalları konuştuk.

“Anlatılmayan hiç bir şey yaşanmıyor ve unutuluyor. Ve de en önemlisi, hikâye anlattıkça, benim hiç anlatacak hikâyem yok diyen birçok insanın yaşarken fark etmediği, özünde bilgelik içeren kendi hikâyelerini ve kendilerini masallar sayesinde keşfetmelerini gördüm’’ diyen Karakışla, gündelik hayatın hiç sıradan olmadığını, aslında en etkili hikâyelerin anlarla dolu olduğunu ve en önemlisi bunların farkında olarak yaşanması gerektiğini vurgulayarak, “Masallar aslında bahane. Bazen masallardaki en sade, en naif, en gerçeküstü hikâye, bizi tetikler, unuttuğumuz duygularla, kendimizle yeniden buluşmamıza yardımcı oluyor”  diye ekliyor.

Tiyatro ile olan ilişkinizin başladığı dönemden başlayalım dilerseniz, nasıl başladı bu tutku?

Özden Dilek Karakışla - Galatasaray Lisesi’nde tiyatro kulübündeydim, lisenin bu yönde bir geleneği vardır ve oradan çok sayıda tiyatrocu çıkmıştır. Şanslıydım, önemli ustalar sayılabilecek birçok oyuncuyla birlikte çalıştık. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçek anlamda bir konservatuar sayılabilen BÜO’ya girdim. “Oyunlarla Yaşayanlar”, “Fizikçiler” gibi oyunlar sahneledik. O dönemki arkadaşlarımızın arasında bugün önemli tiyatrocular var. Onlarla gurur duyuyorum. Daha sonra,  uzun yıllar reklam sektöründe, ajanslarda çeşitli düzeylerde çalıştım, iletişim danışmanlığı ve bir üniversitede iletişim direktörlüğü yaptım. Bu dönemde hiçbir şekilde tiyatroyla bir temasım olmadı, sadece seyirci olarak ilgimi sürdürdüm.

Ara ara niyetlendim ama hayatın hızlı ritmi, çocuk, aile, iş hayatının yoğunluğu buna hiç izin vermedi. Tiyatro sevgisini rahmetli babama borçluyum. Çocukken bizi her pazar günü kardeşimle Bakırköy’de tiyatroya götürürdü. Çocuk tiyatrolarını kaçırmazdık.

Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan eşim Yavuz Selim Karakışla’yı 2016 yılında kaybettik. Gerek benim gerek kızım için artık hayatın eskisi gibi olmayacağı bir dönem başladı. Bu dönem içinde hayatımızı yeniden yapılandırırken bir uğraşıya tekrar tutunma ihtiyacı duydum. 31 yıllık arkadaşımı, sevgilimi kaybetmek tabii kolay bir şey değil ve bununla nasıl baş edebileceğimi düşünürken aklıma tekrar tiyatroya dönüp eski sevdayı canlandırmak ve içimde zaten hep olan tiyatro arzusunu hayata geçirmek geldi. Çok kısa zamanda hemen harekete geçtim. Yavuz’u kaybettiğimizde Kasım sonuydu ve ben Ocak ayında Sadri Alışık Akademi’de “Temel Oyunculuk Eğitimi” kursuna başlamıştım. Hayatın hem içinde hem dışında olduğum bir dönemde tiyatro benim yeniden toparlanmama destek oldu. Bir buçuk yıllık bir eğitim aldım, şimdi de Kumbaracı 50’de devam ediyorum.

“Kadın Dilinden Masallar” nasıl oluştu?

Bu masallar anonim masallar ve çok da duyulmuş masallar değiller. Boğaziçi’nden arkadaşım Begüm Erenler,  Sadri Alışık Akademi’de çekilmiş bir tirat videomu seyretti ve “Sen niye masal anlatmıyorsun?” diye sordu bana.  Önce çok şaşırdım, masal anlatma, hikâye anlatma benim zihnimde Adile Naşit’le kalmış bir şeydi. “Bu tiyatro demek, sen niye böyle diyorsun?” diye, “Yok” dedi, “Gerek anlatıcılık, gerek hikâyeler ve masallar insanın özündeki bir sürü şeyi ortaya çıkaran o kadar derin bir hazine ki sen bunu yapabilirsin”. Bana bu işi yapanların filmlerini, hikâye anlatımının arkasındaki felsefe nedir anlatan bir sürü video yolladı.Önce hiçbirini açmadım. Bu beni başka bir yere doğru götürüyor, ben tiyatro yapmak istiyorum, masal bunun neresinde diye düşünüyordum, fakat ilgimi de çekmeye başladı. Çektikçe biraz işin içine girdim ve bir masal derlemesi yarattım.

Aslında o naiflik, masalların satır aralarındaki basitlik hepimizin çok arzu ettiği bir şey, o kadar karmaşık, örtülü mesajların içindeyiz ki net, doğru ve düz söylenen her şey beni içine çekmeye başladı. Sadri Alışık Akademi’den hocam, aynı zamanda yönetmen, oyun yazarı ve danışmanlık anlamında oyuna çok değerli katkılar sunan Gökhan Erarslan’ın desteğiyle “Kadın Dilinden Masallar”ı oluşturduk. Bu süreçte bana teknik açıdan çok destek veren Cep Sahne'ye müteşekkirim.

Masallar ortaya çıkınca benim unuttuğum ama çevremdeki arkadaşlarımın söylediği ilginç bazı yorumlar almaya başladım.  Öncelikle kızım “Anne sen hiç masal anlatmadın, hep masalları kendin yarattın, hatırlıyor musun?” dedi bir gün bana. Ben ona hiç masal okumamışım, ama mesela renkleri masallarla anlatmışım ya da hayatla ilgili birtakım değerleri masallarla anlatmışım ve ben ona masalları hep oynardım. Hatta bir gün hiç unutmuyorum; Yavuz odaya girdi, kızımla ikimiz dalmışız, masalcılık oynuyoruz. Yağmur da 2 yaşında…“Baba ne olur git” dedi ve şöyle ekledi: “ Bu masalda sen yoksun”. Yavuz o zaman şunu demişti, “Bir gün bir roman yazarsam, ismini Yağmur koydu bile ‘’Bu masalda sen yoksun’.

Liseden arkadaşım “ Sen bize yatakhanede masallar anlatırdın” diye hatırlattı,  iş hayatından bir arkadaşım “Olayları öyle bir anlatırdın ki biz seni masal anlatıyormuşsun gibi dinlerdik” yorumunda bulundu. Demek ki kendi üslubumda bir şeyler anlatırken gördüğüm görsel, işitsel kodları kullandığım doğal bir şeyler varmış kafamda. Bu masal serüvenini geçmişte o kadar yapmışım ve sonra bir yere kilitlemişim ki, sonra biri itmiş ve şimdi tekrar ortaya çıkmış.

“Kadın Dilinden Masallar” kadın hikâyelerinden mi oluşuyor?

Evet, içinde kadınlar var. Oyunda da vurguluyorum bunu; biz hayatı aslında yaşarken değil, anlatırken yaşarız. Masalları anlatarak birtakım kadın hikâyeleri anlatıyorum ama bunun günümüz modern toplumunda yaşananlarla hiç ilgisi yok. Çok masal kadınları bunlar. Kimi zaman bilge kadın olarak çıkıyorlar, kimi zaman kötü durumlarla sezgileriyle baş eden kadınların hikâyesi olabiliyor. Yani içinde mutlaka bir kadın kahraman değil ama kadınların olduğu masallar. Buna devam edeceğim çünkü ancak kadın ruhunu anlatabilirim.

Tek kişilik performans fiziki ve duygusal açıdan zorlayıcı değil mi? Birden kendinizi bir sahnede tek başına bulmak nasıl bir duygu?

Samimiyetle söylemek gerekirse ben işin zor olacağını hiç anlamadım. Ben hayatımda da bir şeyleri çok arzu ettiğimde işin matematiğini ya da nelerin beni beklediğini çok düşünen biri değilim, benim için duygusal aksiyonlar çok daha önemli. “Yapabilirim” dedim, 45 dakika tamam, hiç sorun değil. Böyle sorularla karşılaştığımda bu soruların benim için bir yük olabileceğinin farkında bile değildim. Benim için önemli olan arzu ettiğim bir şeyi gerçekleştirebilmek, gelen izleyicilere keyifli bir zaman geçirtebilmek ve mahcup olmamaktı. En büyük arzum buydu.

Zor olduğunu ilk performansın sonunda ter içinde kaldığımda anladım. Zor evet; ama yaptım. Kolay değil ama bu benim için hiçbir zaman engel olmadı, hala benim derdim gelen insanlara mahcup olmamak, onlara iyi vakit geçirtebilmek, gelenlerde bir duygu da olsa bırakabilmek.

Aslında çok zor bir şey, özgüven gerekiyor, tecrübe gerekiyor. Çok profesyonel olmadığınız zaman bu tip şeyleri düşünmüyorsunuz, şimdilerde ben mesela daha teknik şeyleri düşünür oldum, o zamanlar çok düşünmüyordum. Daha doğal ve cesur hareket ediyordum. Zaten bilgi ve tecrübe arttıkça hareket kabiliyetleri azalıyor insanlarda, cahil cesareti demek istemiyorum ama bilmemenin verdiği o heyecan bende vardı. Gelen kişiler hiç beklemedikleri bir şeyle karşılaştılar, çünkü çevremde “Farklı ne yapıyor Özden, ne oluyor da bu performansta bu kadar emek veriyor?” diye merak eden birçok insan geldi. Çok şaşırdılar, sevindiler. Onların o enerjisini de çok iyi hissediyorum. İlk oyun sonrasında ağlayan çok arkadaşımı gördüm mesela, işin içinde duygusallık da var. Benim için hayat başka tür gitmiş, bir yerde noktalanmış ve başka bir yere evirmeye çalışıyorum ve bunun içinde bir oyun var. Sadece seyrettikleri şeyle değil benim kişiliğimle de çok ilişkilendirerek duygusal şeyler yaşadık o dönem.

Peki, bu masallara siz neler ekliyorsunuz kendinizden?
Araya metin eklemeleri, geçişleri yapmaya çalışıyorum. İnteraktif kısmı benim için çok önemli.

Oyunu izleyen birçok insan şunu söyledi: “Masalları dinlerken hem seninleyiz, hem de sana daha dışarıdan bakabiliyoruz.” Dolayısıyla bu çok aslında çok epik bir anlatım biçimi. Epik olsun diye de ben uğraşmadım; ama geri bildirimler bu noktada. Benim derdim o masalın büyülü dünyasına insanları alıp o masalın atmosferiyle insanlara bir şey yaşatma değil aslında. Masallar var, o masalların içine de girsin insanlar ama iki adım da dışında dursunlar. Bu arzum da gerçekleşmiş oldu, bir sürü insan bunu söylüyor. Bazen bir yerde kesiyorum masalları ve izleyiciye “Sizce şöyle mi devam etmeli, böyle mi?” diye soruyorum. Gelen tepkiler çok kıymetli. İşte o zaman esas masallar bahane, önemli olan birlikte olmak duygum çok daha tatmin oluyor. Oyun bitiminde interaktif kısımları artırmamı istiyor izleyici çünkü hepimizde sohbet etme özlemi var, bir şeylerin üzerinden hatırlayabilmek özlemi var.

Galiba bazı kavramlar eksiliyor hayatımızdan. Masal mesela bunların başında geliyor, mektup yazmak öyle. Anı defteri yazmak, günlük tutmak…

Her şey çok hızlı. Vaktimiz yok birbirimize uzun uzun anlatmaya. Çok basitleşmiş, hızlanmış bir teknoloji dünyasında aslında duygular da o derece yok oluyor. Her şey son derece teknik bir şeye döndü, dolayısıyla insanlar birbirine telefon dahi edemez oldu. WhatsApp’tan mesela bir mesaj geliyor, onu yazan insanın sesi nedir, hali nedir, iyi midir, kötü müdür hiçbir fikrimiz yok. Ama bir ses duysan iyi midir, kötü müdür anlarsın. Bizim kuşak göz göze, diz dize, ses sese büyümüştü. Dolayısıyla yaptığımız her şey, iki kişinin bir araya gelmesi, masallar, söyleşiler, sanat aslında o an o mekânda bulunan bütün insanların birlikte yaşadığı ve aynı şeyleri biraz ortaklandırarak hissettiği bir şey oluyor. Onun için interaktif kısımlar benim için önemli. Zaten hayattaki kararlarımız, önümüze çıkan yollar farklı bir dizi olaya neden oluyor, o yol değil de başka bir yoldan gitsen farklı bir hayat olacak.

Bu anlamda tiyatro aslında insanı insana gösteren çok değerli bir alan, onu da yeniden yaşıyorsunuz.

Ben duygusal bir insanım aslında, rasyonel yönüm de çok güçlüdür ama oyunculuk başka bir şey. Hep özlediğim şey iç duygu katmanlarına ulaşabildiğin, kendi iç zenginliğini keşfedebildiğin bir yer olarak tiyatro yapmaktı.

Üniversitede yaptığım tiyatroculuğun meslek hayatında kat be kat faydasını gördüm. Reklamcılık zaten iç görülerle, imgelerle ilgili bir şey. O tiyatro bilgisi ya da sanatın getirdiği o zenginlik benim mesleğimi çok yükseltti. Oyunculuk da öyle bir şey, basitleştirmek istemiyorum ama o an başka biri olabiliyorsun, ya da o zaten sensin, kendinle ilgili hiçbir zaman kullanmadığın bir şeyi bulup çıkarmak zorundasın ki sahiciliği, samimiyeti seyirciyle paylaşabilesin. Bunu keşfetmek bence kendinle ilgili büyük bir hazine avcılığı, müthiş bir gözleme de dayanıyor. Hayattaki farkındalığı artıran bence en önemli alanlardan biri.

En çok kimi, nasıl bir karakteri oynamak isterdiniz?

Komediyi çok seviyorum, komedi oynamak isterim. Gündelik hayatta da çok gülen bir insanım, güldürmeyi seviyorum. İçimdeki o deliliği, çılgınlığı çıkartacak bir şey olursa çok keyifli olur.

Başka projeleriniz de var mı tiyatro için?
“Kadın Dilinden Masallar” devam edecek bir süre. Biraz daha geliştirmek istiyorum. Sadece masallardaki kadınlar olmayabilir, başka kadınlar da olabilir. Belki Osmanlı kadınlarıyla ilgili bir proje olabilir. Yavuz sayesinde çok zengin bir arşiv var evde. Biliyorsunuz sosyal tarihçi olduğu için küçük insanların hikâyelerine bakardı. Terziler, telefoncu kadınlar… Bugüne dek hiç düşünmediğim bir şeydi ama Yavuz’un yarattığı arşivden hayat bana da bir yol açabilir.

 

Söyleşi: Özgür Duygu Durgun / Kurumsal İletişim Ofisi

 


Tarih: 16 Kasım 2018