"Polisiyenin ‘altın kural’ı okurdan hiçbir ipucu saklamamaktır’’

İsmail Turgut Şişman, polisiye film, dizi, kitap eleştirileri ve hikâyeler yazarak bu alana dair tutkusunu yazarlık kariyerine dönüştüren bir Boğaziçi mezunu. 13 yıldır İngiltere’de yaşayan Şişman, polisiye edebiyat üzerine kapsamlı web sitelerinden olan www.polisiyedurumlar.com 'un kurucuları arasında yer alıyor. Aynı zamanda iki ayda bir okurlarıyla buluşan dedektifdergi.com isimli polisiye derginin de kurucusu olan Şişman ile polisiye merakı ve Türkiye’de polisiye edebiyat üzerine konuştuk.

Sizi tanıyabilir miyiz? Boğaziçi Üniversitesi'ne ne zaman başladınız? Hangi bölümde okudunuz?

İsmail Turgut Şişman- Boğaziçi Üniversitesi'ne 1995 yılında başladım ve Turizm bölümünde okudum. O zamanlar Boğaziçi'nde üç ön lisans programı bulunuyordu ve sektöre orta kademe yönetici yetiştirmeyi amaçlayan Turizm Bölümü bunlardan biriydi. Bu bölüm ülkemize birçok iyi turizmci kazandırdı.

Okul hayatınızdan neler hatırlıyorsunuz? Boğaziçi'nde nasıl bir öğrencilik yaşadınız?

Boğaziçi'nde okuduğum dönemde hep kampüste bulunan yurtlarda kaldım. Bu da kesintisiz bir kampüs yaşamı tatmamı sağladı. Güzel ve renkli günlerdi, kampüs ve yurt arkadaşlıklarının yeri ayrıdır. Bir dönem 1. yurtta kalırken, okulun sanat kulübüne üyeydim ve bir şekilde kulübün anahtarlarından biri bendeydi. Sanat kulübü, yurdun hemen altında, giriş katındaydı. Geceleri kulübe gidip, Kapadokya usulü, ayakla döndürülen tornada gece boyunca kilden vazolar yapardım. Bunun beni ne kadar rahatlattığını şimdi bile çok iyi hatırlıyorum.

Boğaziçi'nin yüksek eğitim kalitesi, yüksek standartlar gerektirir. Bir öğrenci olarak bu standartları tutturmak ve aşmak zorundasınız. Hocalarımız, sağolsunlar,  hem mümkün olduğunca çok şey öğrenmemiz,  hem de kendimizi en iyi biçimde geliştirmemiz için oldukça talepkârlardı. Boğaziçi’nde eğitimim projeler, vaka çalışmaları, vizeler arasında tatlı bir koşturmacayla geçti diyebilirim.

Polisiye edebiyat üzerine yazıların yayınlandığı polisiyedurumlar.com'un kurucuları arasında yer alıyorsunuz ve dedektif dergi isimli dergiyi çıkarıyorsunuz. Polisiye edebiyata ilginiz nasıl başladı?

Çocukluğumdan beri çizgi romanlara bayılırım. Evde sizden büyük abiniz ya da ablanız varsa sanırım onlardan size kalan en güzel şeyler kitaplar ve çizgi romanlar oluyor. En azından benim için bu böyleydi. Teksas, Tommiks, Mr. No ve Kızıl Maske’ler okuyarak büyüdüm.  Sonrasında da polisiye romanlara merak saldım.

Bu türde en beğendiğiniz yazarlar kimlerdir? Siz neler yazıyorsunuz?

Polisiye edebiyatın kraliçesi Agatha Christie en sevdiğim yazarların başında gelir. Bence tartışmasız, polisiyenin gelmiş geçmiş en iyi yazarıdır. Eskimeyen bir yazar Agatha Christie. Yeni neslin de onu keşfettiğini görüyorum. Agatha Christie kitapları okuma sıralaması için yazılmış bir makale, Polisiye Durumlar’ın en çok okunan makalesi. Gençler, Agatha Christie kitaplarını merak ediyor ve okumak istiyorlar. Onun dışında eskilerden Dashiel Hammet, yenilerdense Jo Nesbo en çok beğendiğim yazarlar.

Ben daha çok, polisiye makalelerle polisiye film ve kitap eleştirileri yazıyorum. Bunların yanı sıra yazdığım kısa polisiye hikâyeler de var. Bunlardan bazıları polisiyedurumlar.com da, bazıları ise Dedektifdergi.com da yayınlandı.

Türkiye'de bu alanda eser veren isimlerden kimleri beğeniyorsunuz?

Türk polisiye yazarları arasında Gencoy Sümer en beğendiğim poliye yazarı. Sümer’in yazdığı Feneryolu Cinayetleri isimli polisiye romanın yerli polisiye edebiyat dalında bir çığır açtığını düşünüyorum. Bu polisiye kitabı ayrı bir yere koymak isterim. Sadece anlatım tekniği ve dili bakımından değil, aynı zamanda bir solukta okunan, gizemli bir roman olmasının yanı sıra okuyucuyu soruşturmaya dahil etmesi bakımından da fevkalade önemli bir polisiye Feneryolu Cinayetleri.

Polisiye edebiyatın bir altın kuralı vardır. Bu kural, yazarın okuyucuya kitaptaki gizemin çözülmesi için eşit şans vermesi, yani okuyucudan hiçbir ipucunu saklamaması kuralıdır. Ya da tersten söylersek, her şey açık açık yazıldığı halde gerçeğin okuyucudan ustalıkla, gizlenmesidir. İşte, Gencoy Sümer, Feneryolu Cinayetleri’nde tam da bunu büyük bir başarıyla yapmış.

Ülkemizin çok satan polisiye yazarlarının çoğu üzülerek belirtmeliyim ki, bu altın kuraldan habersizmiş gibi roman yazıyorlar. Ancak, harika yetenekli polisiyecilerimizin olduğu da bir gerçek. Yeni yazarlardan Günay Gafur’u beğenerek okuyorum. Polisiye Durumlar ve Dedektifdergi.com ‘da yazan, henüz bir polisiye kitabı yayınlanmamış arkadaşlarımız var. Funda Menekşe, Tuğba Turan, Ceyda Kiremitçi Vasiliev, Nülgün Kolgar Çalışkan ilk aklıma gelenler.

Türkiye’de polisiye edebiyat, yüz yıldan daha fazla bir geçmişe sahip olsa da yakın zamana kadar ön plana çıkamadı. Genellikle ikinci sınıf edebiyat muamelesi gördü. Ya da edebiyattan sayılmadı. Son yıllarda ise bu anlayışın değiştiğini görüyoruz. Polisiye romanda adeta bir patlama yaşanıyor. Polisiye yazarlarının sayısında müthiş bir artış var. Nitelikli eserlerin sayısı az olsa da bu gelişmeden polisiye severlerin mutlu olmaması imkânsız. Polisiye hikâyeciliğinin de gelişmesi lazım. Bunun için dergilere çok ihtiyaç var. Dedektifdergi.com bu alanda bir öncü. Her sayısında birçok polisiye hikâye yayınlanıyor. Yeni yazarlara, gençlere yer veriliyor. Polisiye hikâyecilerimizin çoğalması, polisiye edebiyatımızın da yükselmesini sağlayacaktır.

Ülkemizde kitap sektöründe de işler düzgün gitmiyor. Kitap dağıtımında büyük sorunlar var. Yeni yetenekler kitaplarını bastırmakta büyük zorluklar yaşıyorlar. Yazarların ise sadece yazarlıkla geçinmesi, Cumhuriyet döneminin başındaki yazarlardan bu yana neredeyse imkânsız.

Polisiye edebiyatın iki önemli karakteri olan Hercule Poirot ile Sherlock Holmes'ü bizim için karşılaştırır mısınız?

Hem Hercule Poirot hem de Sherlock Holmes inanılmaz zeki birer dedektif, ikisi de mantıksal çıkarım yoluyla suçu aydınlatıyorlar. Ancak tarzları oldukça farklı. Hercule Poirot için pek çevik ve atak biridir diyemeyiz; Sherlock Holmes ise yakın dövüş sanatlarında bayağı ustadır; yeri geldiğinde birkaç kötü adamı kolaylıkla yere serer.

Sherlock’un bazı kötü alışkanlıkları vardır, madde bağımlısıdır herşeyden önce; Hercule Poirot için ise daha babacandır. Kötü alışkanlığı olmadığı gibi gençleri içten içe iyi yola sevk eder.

İkisi de yüksek egoludurlar. Kendilerini çok beğenirler. Hercule Poirot, dünyanın en büyük dedektifi olduğuna inanır ve bıyıklarıyla övünür. Ama Holmes’un egosu tavan yapmıştır. Aşırı derecede kibirlidir ve ev arkadaşı Watson dahil herkese tepeden bakar.

Holmes’ün bazı tuhaf hobileri ve keman çalmak gibi zarif bir merakı vardır. Poirot ise en fazla iskambil kartlarından kuleler yapar. Bazen de briç ya da çin daması oynar.

Hercule Poirot yeri geldiğinde kapıları, açık pencereleri dinler, dedikoduya bayılır; Sherlock ise çözüme erişmek için genellikle kılık değiştirir,  ihtiyacı olan bilgiye bu şekilde ulaşır.

Bu iki karakter arasındaki en önemli farksa, soruşturma sürecinde ortaya çıkar. Holmes, Watson’a, dolayısıyla okura, soruşturma hakkında hiçbir bilgi vermez. Ne zaman suçlu yakalanır, işte o zaman sonuca nasıl ulaştığını Watson’a, dolayısıyla okura anlatmak lütfunda bulunur. Poirot ise, en baştan itibaren, hatta suç işlenmeden önce okurla, gördüğü, duyduğu herşeyi paylaşır. İpuçlarının hiçbirini bizden gizlemez. Kısacası onun soruşturması gözümüzün önünde olur. Soruşturmaya bizi dahil ettiği için okuduğumuz hikâyeden daha çok keyif almamızı sağlar. Aslında bu, Agatha Christie ile Arthur Conan Doyle kurguları arasındaki en önemli farktır.  

Eklemek istedikleriniz?

Madem Hercule Poirot ile Sherlock arasındaki farklara kısaca değindik; o zaman sizi başka bir dedektif ile tanıştırmak isterim, Percule Hoirot. Polisiye e-dergi Dedektif’in sayfaları arasında, sitemizin dedektifinin tatlı maceralarını da okuyabilirsiniz.

Söyleşi: Talat Karataş / Kurumsal İletişim Ofisi


Tarih: 02 Şubat 2018