‘’Sağlık hizmetlerine erişim bir yurttaşlık hakkıdır’’

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Anabilim Dalı Başkanı, Yrd. Doç. Dr. Volkan Yılmaz’ın ‘’ The Politics of Healthcare Reform in Turkey’’ başlıklı çalışması Palgrave Macmillan Yayınları tarafından okurlara sunuldu.


  • Haziran 2017’de yayınlanan kitapta Volkan Yılmaz, Türkiye’deki sağlık sistemini geçmişten bugüne getirerek sağlık politikaları ile sağlık sistemi arasındaki ilişkiyi tarihi süreciyle gözler önüne seriyor. Yılmaz ayrıca, Türkiye’de 2003 yılından bu yana Sağlıkta Dönüşüm Programı adı altında getirilen yenilikleri Latin Amerika, Güney Avrupa ve Doğu Asya ülkelerindeki sağlık reformlarıyla birlikte irdeliyor.

  • Lisans derecelerini Siyaset Bilimi & Uluslararası İlişkiler ve Sosyoloji alanlarında Boğaziçi Üniversitesi’nden alan Volkan Yılmaz, Modern Türkiye Tarihi yüksek lisans derecesini Atatürk Enstitüsü’nde Türkiye’de engelliliğin politik ekonomisi üzerine yazdığı tez çalışmasıyla tamamladı. Yılmaz, doktora derecesini ise Leeds Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası Çalışmalar bölümünden aldı. Yılmaz, doktora tezini Türkiye’de sağlık reformunun siyaseti üzerine yaptı.

  • Volkan Yılmaz ile yeni yayınlanan kitabı üzerine konuşurken aynı zamanda ülkemizde milyonlarca insanı doğrudan ilgilendiren boyutlarıyla sağlık politikalarını ve ‘’sağlıkta dönüşüm’’ü ele aldık.

 

The Politics of Healthcare Reform in Turkey başlıklı kitabınız kısa süre önce yayınlandı, öncelikle kitap fikri nasıl oluştu, çalışmanızın arka planını sizden dinleyebilir miyiz?

Volkan Yılmaz- Kamu politikalarını ve bu politikaların oluşturulma sürecindeki güç ilişkilerini akademik bir çalışma alanı olarak görmemi Atatürk Enstitüsü’ndeki yüksek lisans eğitimim ve aynı dönemde çalışmış olduğum Sosyal Politika Forumu deneyimi sağladı diye düşünüyorum. Bir de tabi yüksek lisansta aldığım Belgin Tekçe’nin Sağlık Sosyolojisi dersini ne kadar heyecanla takip ettiğimi hatırlıyorum. O ders kim bilir kaç sosyal bilimci adayının sağlık alanına ilgi duymasını sağlamıştır? Bir de o dönemde ailemde ciddi bir sağlık sorunu ile uğraşıyorduk ve kamu hastanelerine gitmek gündelik hayatımızın bir parçası haline gelmişti. Leeds Üniversitesi’nde doktoraya başladığımda sanırım hem hayatıma bu kadar yakından dokunduğu için, hem de akademik olarak beni heyecanlandırdığı için doktora araştırmamda sağlık politikaları üzerine çalışmayı seçtim. Kamu politikalarının insanların hayatını önemli ölçüde şekillendirdiği aşikar. Sosyal bilimlerin öneminin biraz da kamu politikalarının nasıl oluşturulduğu, bu politikaların toplumsal ihtiyaçlara ne ölçüde karşılık geldiği ve toplumun beklentileriyle politikalar arasında ne kadar uyum olup olmadığı gibi sorulara yanıt üretmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Biliyorsunuz Sağlıkta Dönüşüm Programı sağlık sisteminde ciddi bir dönüşüm yaratmış ve küresel ölçekte dahi epeyce ilgi çekmiş ve çekmeye de devam eden bir reform. Ben de bu reform sürecindeki siyasî dinamikler üzerine kapsamlı ve nitelikli bir araştırma yaptığımı düşünüyorum. Alanın önemli isimlerinin de cesaretlendirmesiyle bu araştırmayı bir kitaba dönüştürmeye karar verdim.

Kitapta da belirttiğiniz gibi, hükümetin başlatmış olduğu reformlarla 2003 yılından bu yana sağlıkta önemli bir dönüşüm yaşandı. 2000’lerden önce ise Türkiye’de sağlık sistemi devlet ve bürokrasi eliyle yürütülmekteydi ve çeşitli reform girişimleri olsa da gerek siyasi istikrarsızlıklar gerekse muhalif çıkışlar nedeniyle bu girişimler başarılı olamamıştı. Başka bir deyişle bu alandaki en radikal ve köklü değişim ancak mevcut iktidar döneminde başlatılabildi. Sizce bunun temel nedenleri nedir?

Sağlıkta Dönüşüm Programı tabi ki çok önemli bir reform. Fakat yaşadığımız dönemde gerçekleştiği için Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı Türkiye’de gerçekleşmiş en köklü sağlık politikaları atılımı olarak değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Türkiye’de sağlık sisteminin öncelikle nasıl kurulacağına, daha sonra da nasıl reforma tabi tutulacağına ilişkin siyasî tartışmalar Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzanır. Türkiye bu tartışmaların ve tabi siyasî güç ilişkilerinin neticesinde kapsamlı ancak parçalı bir yapıya sahip kamusal bir sağlık sistemi oluşturmuştu. Aslına bakarsanız 1980li yıllara gelindiğinde karşılaştırmalı olarak incelediğinizde Türkiye’nin epeyce gelişmiş ve sofistike bir kamusal sağlık hizmetleri altyapısına ve sosyal güvenlik modeline sahip olduğunu görürsünüz. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nin halen yurttaşlarının sağlık hizmetlerine erişimini garanti altına alamadığını düşünürseniz, Türkiye’nin bu alandaki tarihsel başarısını daha net görebilirsiniz. Tabi ki kurulan sistemin eksikleri ve sorunları da vardı, fakat bu kuruluş sürecinde gerçekleştirilen Sosyalizasyon Programı gibi atılımların sağlık politikaları alanında en az Sağlıkta Dönüşüm Programı kadar önemli değişimler olduğu görüşündeyim.

Tek partili hükümet sağlıkta dönüşümün hayata geçirilmesini sağladı

1980li yıllardan itibaren, fakat özellikle de 1990lı yılların başında Dünya Bankası’nın sağlık politikaları alanında önemli bir aktöre dönüşmesini takiben kamusal sağlık sistemlerine sahip hemen her ülkede sağlık sistemlerinin reforma tâbi tutulması siyasî gündemin parçası haline geldi. Yükselen yeni liberal siyasî akımların etkisiyle küresel politika eğilimi özellikle kalkınmakta olan ülkelerdeki kamusal sağlık sistemlerinin tümüyle ya da bazı bileşenlerinin farklı biçimlerde özelleştirilmesi yönündeydi. Türkiye’de de aynı dönemde sizin de sözünü ettiğiniz gibi sağlık reformu taslakları meclis gündemine geldi. O dönemde Türkiye koalisyon hükümetleri tarafından yönetiliyordu. Koalisyon hükümetlerinin parçası olan siyasi partilerin sağlık reformuna ilişkin farklı pozisyonlarının bulunması ve özelleştirmeci sağlık reformu önerilerinin mecliste sert muhalefetle karşılaşması bu dönemde radikal reformların yapılması engelliyordu.

Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı aslında 1980li yıllardan beri süren reform tartışmalarının devamı olarak okumak doğru olur. Bu köklü reformun hayata geçirilmesini sağlayan temel değişiklik Türkiye’nin 2002 genel seçimlerinin ardından tek parti hükümeti ile yönetilmeye başlamasıdır. Tabi ki her tek parti hükümeti sağlık alanında köklü reform yapacak diye bir kaide yok. Hükümetin sağlık reformunu siyasî öncelikleri arasına alması, sağlık reformunu seçim vaatlerinden biri haline getirmesi ve bu vaadin reform öncesi dönemde sağlık sistemindeki aksaklıklardan muzdarip olan yurttaşlar arasında bir karşılık bulması da reformun gerçekleşmesinde etkili oldu.

Sağlık hizmetlerine erişimde gelir düzeyinin rolü artıyor

2003’te başlatılan reformun çıkış noktası her vatandaşın sağlık hizmetlerine eşit biçimde erişiminin sağlanmasıydı ve bu büyük ölçüde başarıldı. Ancak siz sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizliklerin yapısal olarak sona ermediğine dikkat çekiyorsunuz. Bu tespiti biraz açmanız mümkün mü?

Dönüşümün neyi başarıp başarmadığını anlatabilmek için biraz tarihsel kurumsal bağlamdan söz etmek isterim. Türkiye’nin sağlık sistemi iki temel bileşenden oluşuyordu. Birinci bileşenin hikâyesini üniversitemizin mezunlarından Asena Günal’ın doktora tez çalışmasından öğrenmek mümkün. Türkiye planlı yıllardan başlayarak evrenselci bir niteliğe sahip olan ve herkese eşit hizmet üretme iddiasında olan birinci basamak sağlık hizmetleri altyapısını kurmuştu. Bu bileşen temelde koruyucu ve önleyici sağlık hizmetlerini içeriyordu ve halk arasında sağlık ocakları modeli ile tanınıyordu. Türkiye sağlık sisteminin ikinci bileşenini ise ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetleri altyapısı ile istihdam statüsüne göre kurulmuş kamusal sağlık sigortaları oluşturuyordu. Bu bileşen daha çok teşhis ve tedavi hizmetleri ile bu hizmetlere erişimi sağlayan bir finansman ve hizmet sunum modelini içeriyordu. 

Reform öncesi dönemde insanların muzdarip olduğunu söylediğim aksaklıklar daha çok bu ikinci bileşenle ilgiliydi. Eski sistemde işçiler, memurlar ve çiftçiler ile esnaflar için ayrı sosyal güvenlik kurumları bulunuyordu: SSK, Emekli Sandığı ve BAĞ-KUR. Özellikle 1990lı yıllara geldiğimizde hangi sosyal güvenlik kurumuna bağlı olduğunuza göre sağlık sistemini nasıl deneyimlediğiniz ciddi ölçüde fark ediyordu. Memurlar dışında hemen herkes sağlık hizmetlerine erişimde bir takım zorluklar yaşıyordu. Karikatürize etmek gerekirse SSK’lılar hizmet ya da ilaç almak için kuyrukta bekliyordu, BAĞ-KUR’lular ise prim borçlusuydu. Bir de tabi toplumun giderek büyüyen bir kesimi, hanede kimsenin kayıtlı çalışma olanağına sahip olamadığı yeni bir işgücü piyasası ile karşı karşıya kalmaktaydı. Bu kesim sistemin tümüyle dışına itilmişti. Sistemin dışında kalan insanların sağlık hizmetlerine erişimini sağlamak için 1990larda Yeşil Kart hayata geçirilmişti. Fakat Yeşil Kart da yalnızca yatılı sağlık hizmetlerine karşı bir finansal güvence sunuyordu. Reform zorunlu kamusal genel sağlık sigortasını getirerek kamusal sağlık sigortasının hizmet paketini herkes için eşitledi ve tüm kamu hastanelerini herkesin kullanımına açtı. Reformun bu bileşeninin eşitlikçi bir etkisi olduğu muhakkak.

Fakat reformun tek bileşeni bu değil. Benim iddiam reformun sağlık hizmetlerine erişimde gelirin rolünü formelleştirdiği ve giderek arttırdığı yönünde. Kamu sağlık hizmeti sunucularından faydalandığınızda artık muayene katkı payı ödüyorsunuz. Sosyal sigortanızı kullanarak hekimin size reçete ettiği bir ilacı aldığınızda ilaç katkı payı ödüyorsunuz. Bu katkı payları orta gelirli kişiler için henüz bir sorun oluşturmuyor gibi görünüyor. Fakat örneğin işçi emeklileri ile konuşursanız, size muayene ve ilaç nedeniyle maaşlarından yapılan kesintilerden ne kadar rahatsız olduklarını anlatacaklardır. Katkı paylarının düzeyinin yıllar içinde arttığını da not etmek isterim. Daha da önemlisi, reform aynı zamanda sağlık hizmetlerinin sunumunda özel sektörün payının radikal biçimde artışına neden oldu. Kamu sağlık sigortanızla artık Sosyal Güvenlik Kurumu ile anlaşması bulunan özel hastanelerden hizmet almanız mümkün. Fakat bu hizmetin karşılığında bir fark ücreti ödemeniz bekleniyor. Özel hastanelerin hastalardan alabileceği fark ücretinin düzeyinin reformun başından bugüne sürekli artış eğiliminde olduğunun altını çizmek isterim. O kadar ki artık özel hastaneler hastalara fark ücretinden bahsetmiyor, “SGK indiriminden” söz ediyor. Ayrıca özel hastanelerin hastadan hangi oranda fark ücreti alabileceği hastanenin hizmet kalitesine göre belirleniyor. Yani yeni sistemde yüksek kalitede hizmet için, daha fazla fark ücreti ödemelisiniz. Sizce bu model eşitlikçi mi?

Özel hastanecilik sektörü teşvik edildi

Yine çalışmanızda belirttiğiniz gibi, Sağlıkta Dönüşüm Programı iki önemli değişiklik getirdi; bunlardan ilki sosyal güvenlik fonları tarafından sahip olunan tüm kamu hastaneleri Sağlık Bakanlığı’na devredilerek yönetsel ve finansal özerklik kazandılar. İkincisi ise özel hastaneler sosyal güvenlik sistemi içine dahil edilerek, SGK’ya hizmet satmaya başladılar. Bu iki önemli yapısal değişimi değerlendirebilir miyiz?

Sağlık hizmetlerinin finansmanı ve sunumunun birbirinden ayrılması Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın en temel amaçlarından biriydi. Sosyal Güvenlik Kurumu sağlık hizmetlerinin finansmanında tek sorumlu kurum olarak ortaya çıktı. Eski sosyal güvenlik kurumlarına ait sağlık hizmet sunucuları ise Sağlık Bakanlığı’na devredildi. Reformun bir diğer amacı ise sağlık hizmetlerinin sunumunda rekabetin arttırılmasıydı. Bu çerçevede sizin de sözünü ettiğiniz gibi Sağlık Bakanlığı kamu hastanelerini coğrafi yakınlık gözeterek Kamu Hastane Birlikleri yapısına dönüştürdü. Ayrıca Sosyal Güvenlik Kurumu kendisiyle anlaşma yapan özel hastanelerden hizmet satın alacağını duyurdu.

Burada altını çizmek isterim, bu değişiklik Türkiye’de reform öncesi dönemde mevcut olan özel hastanelerin sosyal güvenlik sistemine dahil edilmesinden ibaret bir değişiklik değil. Aynı zamanda, hatta belki de daha önemlisi, bu değişiklikle aslında hükümet yatırımcılara hizmet alım garantisi vererek özel hastanecilik sektörünün gelişmesini teşvik etmiş oldu. Oluşturulan bu “iç piyasa” modelinin hasta memnuniyetine etkisi ve kamu sağlık harcamalarına etkisine ilişkin değerlendirme yapamam, bunlar benim yaptığım çalışmanın kapsamının dışında. Fakat şunu söyleyebilirim, hastaneciliğin piyasalaşması çok ciddi bir regülasyon sorununu beraberinde getiriyor. SGK da sanıyorum uzun süredir bu sorunla uğraşıyor. Buradaki regülasyon sorunu yalnızca özel hastanelerin SGK’dan haksız kazanç elde etmesinin nasıl engelleneceği ile ilgili değil, aynı zamanda hastaların nasıl korunacağı ile de ilgili. Örneğin, biliyorsunuz acil tıbbi müdahale gerektiren durumlarda yasal olarak özel hastaneler hastalara ücretsiz hizmet etmek ve hizmetin ücretini SGK’dan talep etmekle yükümlü. Fakat daha geçtiğimiz ay yine bir özel hastanenin acil durumdaki bir hastanın yakınına hasta acilden giriş yapmamış gibi senet imzalattığı haberlere yansımıştı.

Farklı aktörler sağlık politikalarını değerlendirdi

Siz bu çalışma kapsamında Sağlıkta Dönüşüm Programı’na destek veren Dünya Bankası gibi kurumlardan ve bu reforma karşı çıkan Türk Tabipleri Birliği gibi kurumlardan temsilcilerle derinlemesine mülakatlar yaptınız. Bu mülakatları kitabınıza katkı anlamında nasıl değerlendiriyorsunuz, bu görüşmelerden nasıl izlenimler edindiniz?

Kitabın alan yazınına orijinal katkısının sözünü ettiğiniz derinlemesine mülakatlar ve onlar üzerinden yaptığım değerlendirmeler olduğunu düşünüyorum. Günümüzde sağlık reformu üzerine yapılan tartışmalar genellikle sağlık ekonomisi çerçevesinde teknik tartışmalar gibi algılanıyor. Tabi ki bu tartışmaların teknik bilgi gerektiren ve uzman görüşüne ihtiyaç duyulan yönleri var. Fakat sağlık reformu üzerine yapılan tartışmalar aynı zamanda toplumsal adalet tartışmalarıdır. Bence bir toplumda sağlık hizmetlerine erişimin koşulları nasıl olmalı sorusunun yanıtı yalnızca uzmanlara bırakılamaz, bırakılmamalıdır. Sağlık reformları hem süreç hem de sonuçları itibarıyla siyasî süreçlerdir diye düşünüyorum. Farklı güçlere sahip aktörler bu süreçlerde birbirleri ile çatışırlar ya da ortaklaşırlar ve bu güç etkileşimleri sonucunda bir reform ortaya çıkar. Ortaya çıkan reformlar ise sıradan insanların yaşamlarını doğrudan etkiler.

Bu çerçeveden hareketle ben de Türkiye’deki son sağlık reformu sürecine katkı veren ya da sürece muhalefet eden Dünya Bankası, özel hastanecilik sektörünün temsilcileri, özel sağlık sigortacılığı sektörünün temsilcileri, Türk Tabipleri Birliği, sağlık hakkı alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları ve sağlık sektöründe faaliyet gösteren işçi sendikaları gibi önemli aktörlerle derinlemesine mülakatlar gerçekleştirdim. Bu mülakatlarda aktörlere Türkiye’nin sağlık sistemine ilişkin değerlendirmelerini, sağlık reformu sürecinde çıkarlarını nerede gördüklerini, bu çıkarları hangi yollarla takip ettiklerini ve bu süreçte ne ölçüde beklediklerini aldıklarını ya da alamadıklarını sordum. Epey de ilginç yanıtlar aldım diye düşünüyorum.

‘’Sağlık politikaları, sağlık hizmetleri ve sağlık sigortasından ibaret olmamalı’’

 Reformlarla sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaştığı görülüyor. TTB raporlarına göre de son 14 yılda Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastane sayısı %10 arttı, özel hastanelerde bu artış %102 olarak gerçekleşti. Dolayısıyla hastanelere başvuran hasta sayıları, hastaların sağlık hizmetine erişimi arttı. Öte yandan bu durum hastaların daha etkin tedaviye erişebildikleri anlamına geliyor mu? Çalışmanızda bu çerçevede paylaşabileceğiniz çıktılar / veriler mevcut mu?

Sağlık Bakanlığı’nın verileri reformla birlikte sağlık hizmetlerine erişimin arttığını ortaya koyuyor. Sizin de sözünü ettiğiniz gibi bu sürece sağlık hizmetleri sunumunda ciddi bir kurumsal kapasite ve sağlık alanında uzman insan gücü artışı da eşlik ediyor. Çalışmamda doğrudan hastaların etkin tedaviye erişimlerinin artıp atmadığına ilişkin bir bilgi üretmedim. Fakat genel yaklaşım olarak şunu söylemek isterim: Sağlık hizmetlerini daha çok tükettiğinizde daha sağlıklı olmazsınız. Bir ülkenin sağlık politikalarının temel hedefi insanların daha az hastalanmaları olmalıdır. Dolayısıyla bence sağlık politikalarının en önemli başarı kriteri toplum genelinin hastalanmadan geçirdiği ömrün uzunluğu gibi sağlık çıktılarıdır.

Başka bir deyişle, sağlık politikalarını sağlık hizmetleri ve sağlık sigortasından ibaret görmememiz gerektiğini düşünüyorum. Sağlık politikalarında gıda politikaları, çevre politikaları, çalışma hayatının düzenlenmesi gibi alanları da içeren bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Reformun etkisine gelecek olursak, sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaşmış olması olumlu bir gelişme. Fakat hizmete erişimin kolaylaşmasının sağlık personelinin çalışma koşullarının kötüleşmesine ve sağlık hizmet sunumunda kalitenin düşmesine yol açmaması lazım. Son olarak bir de tabi sağlık hizmetlerinin sunumunda piyasalaşmanın sonucu olarak gereksiz tanı ve tedavilerin artmamasına mutlaka önlem almak lazım. Örneğin hekimler bazı görüntüleme yöntemlerinin Türkiye’de gereğinden fazla kullanıldığına ilişkin eleştiriler yapıyorlar.

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Yüksek Lisans Programı ve Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Ayşe Buğra, 2008’de Osmanlı Bankası Çağdaş Türkiye seminerlerinde yaptığı Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika başlıklı konuşmasında şöyle bir değerlendirmede bulunmuştu: …Bugün geldiğimiz noktada Türkiye’de sosyal politikaya, bu alandaki kurumsal, politik ve toplumsal ilişkiler açısından devlet-fert ilişkisindeki gelişmelere baktığımızda, şöyle bir manzarayla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum: Formel güvenlik kapsamındaki vatandaşlar ile bunun dışında kalanlar arasındaki ayrıma dayanan ikili vatandaşlık durumundan, tekdüze bir vatandaşlığa doğru bir geçiş söz konusu. Fakat bu gelişmenin herkesi vatandaşlık hakları temelinde sosyal güvenlik kapsamına alarak değil, sosyal güvenliğin kapsamını daraltarak gerçekleştiği kanısındayım…’’.2008’deki bu değerlendirmeyi günümüzde uygulanmakta olan sağlık politikalarına uyarlayarak yinelemek sizce mümkün mü, sağlık politikalarının kapsamı açısından düşünecek olursak?

Tabi mümkün. Hatta reformun sağlık hizmetlerine erişim üzerindeki etkisini değerlendirirken tam olarak Ayşe Buğra’nın bahsettiği manzaradan söz ediyordum. Bu bir durum tespiti. Gelecekte sağlık sisteminin ne yöne evrileceğini siyaset belirleyecek. Bu nedenle sosyal güvenliğin kapsamının daralmasını ve örneğin sağlık hizmetlerine erişimde gelirin rolünün artmasını toplumun ve başta muhalefet partileri olmak üzere farklı siyasi aktörlerin nasıl karşıladığını yakından izlemek lazım. Hükümetin de bu alandaki politikalarını ve uygulamalarını takip etmek lazım. Örneğin bu yıl Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın ikinci fazı açıklandı. Evet, reformun sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaşması gibi kısa vadeli etkilerinin olumlu karşılandığını biliyoruz. Fakat bu pozitif hava dağılıyor olabilir. Unutmayın kamuoyu araştırmalarına göre Türkiye’de toplumun çok büyük bir çoğunluğu devletin sağlık hizmetlerine erişimi herkes için garanti alması gerektiğini düşünüyor.

 ‘’Sağlık sistemleri küresel serbest ticaret rejimine eklemlenecek mi’’ tartışması sürüyor

Sağlık, bugün sadece Türkiye değil dünyanın pek çok ülkesinde ciddi bir ekonomik büyüklüğe ulaşmış küresel bir ‘’pazar’’. Sağlığa, sosyal politikanın ana konularından biri ve aynı zamanda vazgeçilmez bir insan hakkı olarak baktığımızda ise ortaya çelişkili bir durum çıkıyor. Bir yanda ekonomik değeri yüksek bir pazar olarak sağlık sektörü bir yanda ise eşitlik, kalite gibi unsurlar temelinde sağlığa erişim açısından bireyin / hastanın durumu… Bu tablonun bireyi /hastayı önceleyen bir yapıya kavuşması sizce mümkün mü günümüzün mevcut koşullarında?

Sağlık reformu tartışmaları tam da bu çelişkinin ifade bulduğu mecralar. Bakın kamusal sağlık sistemlerinin küresel serbest ticaret rejimine eklemlenip eklemlenmeyeceği gibi kilit bir soru uluslararası ticaret anlaşmaları çerçevesinde tartışılıyor. Örneğin, 2016 yılının ortasında başarısızlıkla sonuçlanan Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında yapılması planlanan Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı müzakerelerinin gündemindeydi. Birçok Avrupalı parlamenter bu ortaklığın Avrupa ülkelerinde sağlık hizmetlerinin finansmanının ve sağlık hizmet sunumunun tümüyle özelleştirilmesine yol açacağı endişesini taşıyordu ve sürecin seçilmişlerin katılımına açık olmayan bir biçimde işlediğini iddia ediyordu. Bu örnekte müzakereler başarıyla sonuçlanmadı. Fakat benzer tartışmalar başka mecralarda sürüyor.

Sağlık hizmetlerinin finansmanının ve sağlık hizmet sunumunun sağlık hakkı çerçevesinde düzenlenmesi halen ulus devlet sınırları dahilinde gerçekleşiyor. Yurttaşların sağlık hizmetlerine erişiminin yolunun piyasadan geçmemesi her şeyden önce tarihsel olarak demokratik bir kazanım diye düşünüyorum. Bu nedenle sağlık hizmetlerine erişimin bir yurttaşlık hakkı olarak korunmasının öncelikle demokrasinin kaderine bağlı olduğu kanısındayım. Buradaki esas mesele her bir kişinin sadece yurttaş olduğu için ya da bir ülkede ikamet ettiği için ihtiyaç duyduğunda ödeme gücünden bağımsız olarak sağlık hizmetlerine erişmesinin garanti altına alınıp alınmayacağı meselesidir. Kalite biraz daha farklı bir kavram. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde hizmet sunum kalitesinde dünya lideri sağlık kuruluşları var, fakat aynı anda Obamacare’e rağmen ülkede bu yılın Nisan ayı verilerine göre ülke nüfusunun onda birinin sağlık sigortası yoktu. Bu nedenle tek başına hizmet sunum kalitesine odaklanmanın büyük resmi görmekte yetersiz olduğunu düşünüyorum.

Kitabınız İngilizce yayınlandı, Türkçe çevirisi olacak mı?

Evet, önümüzdeki aylarda kitabın Türkçe çevirisi ile ilgili çalışmalara başlayacağım.

 

 Söyleşi: Özgür Duygu Durgun, Fotoğraf: Talat Karataş /Kurumsal İletişim Ofisi

Tarih: 09 Ağustos 2017