‘’Şair olduğumu söylerken hâlâ utanırım’’

1980’li yıllardan günümüze şiirleri ve şiir üzerine yazılarıyla edebiyatımızda iz bırakan bir kuşağın temsilcisi, ‘80 kuşağı imgeci şiirinin öncü isimlerinden biri. Bir dönemin önemli edebiyat dergilerinden Üç Çiçek ve Poetika’nın kurucusu. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu (1977) olan Tuğrul Tanyol, şair kimliğinin yanı sıra kültürel sosyoloji alanında akademisyenliğe devam ediyor. “Gelecek Günlerin Şarabı” adlı son şiir kitabıyla Metin Altıok ve Attila İlhan Şiir Ödülleri alan Tanyol ile ’80 kuşağı ve edebiyat ortamı, şiir anlayışı ve şiirin günümüzde yeri üzerine sohbet ettik.

Şiir yazmaya ilginiz ne zaman başladı?

Her meraklı çocuk gibi 13-14 yaşımda başladım şiir yazmaya. Fakat ilk defa “İşte bu şiir oldu” dediğim 17 yaşında yazdığım şiirdir. Kitaplarla dolu, edebiyatçılar ve şairlerin sürekli konuk olduğu bir evde büyüdüm. Yahya Kemal benim isim babamdır. Bunları düşündüğümüzde çocukluğumda tanıştığım kişilerin, yaşadığım mekânın beni oluşturmada etkisi olduğunu söyleyebilirim. Fakat yine de şair olmak diye bir tasavvur yoktu kafamda. Hatta son beş yıl öncesine kadar da şair olduğumu söyleyemezdim. Utanırdım “şairim” derken. Onu başkalarının söylemesi gerekir diye düşünüyorum. Şimdi iki şiirini yayınlatanlar “şairim” diyebiliyor, ben diyemem. Şu an Yeditepe Üniversitesi’nde ders veriyorum, birçok üniversitede ders verdim, öğrencilerim uzun yıllar boyu benim şair olduğumu bilmezlerdi.

 Peki şiirlerinizde Boğaziçi’nde geçirdiğiniz senelerin etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Kuşkusuz, çünkü burada aşık oldum. Eşimle burada tanıştık. Aslında ilk senelerimde çok iyi bir öğrenci değildim, sadece ilgimi çeken şeylere odaklanabilen bir yapım var.  O dönemde Boğaziçi’nde ders veren, aynı zamanda hocam olan değerli Deniz Kandiyoti ile ilgili bir anım vardır bu konuyla ilgili. Deniz hanım beni ilgisiz  bir öğrenci olarak biliyordubenden umudunu kesmişti. Daha sonra sınavına girdim ve sayfalarca yazdığım başarılı bir cevap kâğıdı verdim. Mezuniyet yemeğinde,  “Seni hiç tanımamışım Tuğrul” dedi. Yanımızda Faruk Birtek de vardı, “Deniz’ciğim dersin sabah mıydı? Tuğrul sabah derslerine girmez, yoksa ayna gibi açık bir çocuktur,” dedi. O zamanlarda akademik kariyer yapmaya karar vermiştim. Mutlaka okuduklarımın etkisi olmuştur şiirlerimde ama ben ideolojik ve akademik kimliğimi her zaman şair kimliğimden ayrı tuttum. Doktora tezimi yazdığım dönemlerde öyle kötü şiirler yazıyordum ki, Hilmi Yavuz şiir yazmaktan vazgeçmemin daha iyi olacağını söylemişti. Kafam tamamen bilimsel üslupla meşgul olduğu için yazdıklarım felaket derecede mekanikti.

‘’Şiir sloganlaştırılamaz’’

‘70’li yılların şiir anlamındaki tıkanıklık dönemini sizin kuşağınız sonlandırdı. Bize o dönemleri anlatabilir misiniz? Mesela Üç Çiçek dergisi edebiyat dünyası için önemli bir girişimdi, ‘80 kuşağının önemini bir de sizden dinleyelim.

İslami kesimle ilk yakınlaşma edebiyatta, bizimle birlikte oldu. Biz Üç Çiçek dergisiyle birlikte muhafazakâr şairlerin ürünlerini yayınlamaya başladık. Bizim arkadaşlardan da onların Dergâh, Yönelişler gibi dergilerinde yayınlayanlar oldu.

Biz o dönemde çok saldırıya uğradık hem bu konuda hem de topluma uzak düştüler, bireyci oldular vesaire diye. Şimdi şimdi görülüyor aslında o dönem yazdığım şiirde bile kapalı olarak arka plandaki toplumcu damarı, aslında toplumcu demeyelim, çok sevmiyorum o sözcüğü yani şimdi görüyorlar o dönemde görmek istemedikleri şeyi. Benim Mehmet Müfit’e ithaf ettiğim “Cem Gibi” şiirini herkes bir hikâye diye okudu, aslında bir sürgün şiiriydi. Bütün arkadaşlarım yurt dışında sürgündeydi o dönemde. Cem’in dramı, onların dramıydı. Aramız pek iyi değildi ama duyduğum kadarıyla Ece Ayhan, Cem Gibi’yi,  “Türkçede yazılmış en iyi on şiirden biri’’ olarak nitelermiş.

Biz, parti edebiyatına karşı çıktık o nedenle de bireycilikle, toplumun dışına çıkmakla suçlandık. Angaje edebiyata karşı çıkıyorduk, çünkü özgür olmadığınız sürece iyi bir şey üretemezsiniz. Tabii ki hayatta bir duruşu vardır her insanın, ve bu duruş da ürünü etkiler. Fakat şiiri sloganlaştırmamak gerekir.

Siz ‘80 kuşağındansınız fakat bugüne de eklemlenmiş bir şairsiniz. Geçmiş dönemlerde belirli bir anlayışta ortaklaşan şairler bir dergi etrafında bir akım oluşturuyorlardı. Günümüzde bu geleneğin yok olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bizim edebiyatımızda akım yok, modalar var. Akım çok daha derin, sosyolojik temelleri olan bir kavram. Akımların toplumsal dönüşümlerle ilişkisi var. Şu anda bir durağanlık olduğu doğru. Zaten her yaş kuşağından bir iki tane şair çıksa yeterli bence. Bazen bir iki kuşak boyunca hiç başarılı bir şey çıkmayabiliyor.

‘’Türk Şiiri’nin ilk kompleksiz kuşağıydık, bizim peşinden koştuğumuz bir ağabeyimiz olmadı’’

Bizim kuşağımızın özelliği şuydu; bizim ağabeyimiz olmadı hiç. Peşinden koştuğumuz, taptığımız bir ağabeyimiz olmadı. Aynı zamanda biz Türk Şiiri’nin ilk kompleksiz kuşağıyız. İkinci Yeni büyük ölçüde Fransız ve İngiliz şiirinin kompleksi altındadır, Divan Şiiri de tamamen İran şiirinin kompleksi altındadır. Cumhuriyet dönemi ise tamamen Fransız. İlk defa bizimle başladı. Bunun iki sebebi olduğunu düşünüyorum, biz tüm dünya şiirini okuyan ilk kuşağız, onlardan etkilendik de ama “o şiirler de güzel, bizimkiler de güzel.” diye düşündük. İkinci sebep ise bizim herhangi bir ideolojik misyonumuz yoktu.

 Son yıllarda genç nesil İkinci Yeni şiirlerini tekrar canlandırıyor, okuyor ve paylaşıyor. Duvar yazılarında bile rastlıyoruz. Bunun sebebinin bu dönemin durağanlığı olduğunu söyleyebilir miyiz?

İkinci Yeni’ye olan güncel merakı anlamakta zorlanıyorum.  Cemal Süreya’nın kitapları şimdilerde 70-80 bin satıyor. Oysa 1980’lerdeki üniversite öğrencilerimden adını duyan çıkmamıştı. II. Yeni  1980’lerin başında neredeyse unutulmuştu. Biz onların şiirini yeniden gündeme getirdik, kitaplarını bastık, onların önemlerini anlattık.  Yaşadıkları günlerde kitapları bin satmayan şairlerin şimdi bu satışlara ulaşmaları bende bir soru işareti olarak duruyor.

Ne yazık ki bizdeki şiire bakış çok bürokratik bir bakış. Bu bakışı en başta üniversiteler getirdi, daha sonra okur kitlesi aynı bürokratik bakışı sahiplendi. Birinin iyi şiirler yazdığını düşünmek şairin yaşayıp yaşamadığına, genç ya da yaşlı oluşuna çok bağlı. Bana 40-45 yaşıma kadar hala genç şair deniyordu. Ben hiç orta yaşlı bir şair olduğumu hissedemedim.

Daha mı az şiir okunuyor artık?

Benim ilk kitabım beş bin bastı, hemen de bitti. Şimdi son kitabımı yayınevi bin bastı. Eskiden alay ederdik; Fransa’da şiir kitapları beş yüz basılıyor falan diye. Bir taraftan antolojiler satıyor. Antoloji her zaman daha çok satar. Yine de Türkiye’de dünyayla karşılaştırdığımızda daha çok şiir kitabı satılıyor. Bin hala çok önemli bir rakam. Son kitabım ödül aldığımda bitmişti, şimdi 3. basımı yapılacak. Önümüzdeki günlerde yeni kitabımı da teslim edeceğim.

Daha bir sürü kitap var sırada; denemeler, düşünce yazıları... Müzik tarihi üzerine çalışıyorum uzun zamandır, tam bir müzik tarihi değil aslında ama sevdiğim besteciler ve dönemlerle ilgili yazıları bir kitaba dönüştüreceğim.

Yayınevlerinin ticari kaygıları da etkiliyor aslında. Dergi çıkmıyor değil, çıkıyor ama iki üç sayının ardından tutunamıyorlar. Üç Çiçek aslında çok uzun soluklu olmadı ama hala hatırlanıyor. Bir anlayış çevresinde dergi kurulur. Şimdilerde her türlü şiiri tek bir dergide topluyorlar.

“Şiir asla tükenmez çünkü meta olamayacak tek şeydir”

Ben şiire edebiyat demeyi tercih etmem; şiir, şiirdir. Şiir hiçbir zaman tükenmeyecektir, Sappho’dan beri var  ve sonsuza kadar olacaktır. Çünkü diğer sanat ürünleri metalaşabilirken şiir hiçbir zaman meta olmaz. Şair öteki sanatçılar gibi marksist anlamda bir yabancılaşmaya uğramaz. Ressam resmini sattığı andan itibaren artık ona sahip değildir. Emeğinin ürününe yabancılaşır.  Şair şiirinin her zaman sahibidir, çünkü şiir alınıp satılan bir şey değildir. Şiirin kendine özgü bir varlık alanı vardır. Aynı zamanda şiir hiçbir şeyin pazarlama amacı da olamaz.

Son kitabınız “Gelecek Günlerin Şarabı” ile iki değerli ödüle, Metin Altıok ve Attila İlhan Şiir Ödüllerine, layık görüldünüz. Son olarak kitabınızdan bahsedebilir miyiz? Daha eski şiirlerinizle karşılaştırdığımızda bir farklılık olduğunu söylemek mümkün mü?

Daha doğrudan söylüyorum artık söylemek istediğimi. Bu kitapta daha net olduğumu söyleyebilirim. Bana göre son kitabım en iyi 3-4 kitabımdan biri oldu. Ağustos Dehlizleri, Sudaki Anka, Her Şey Bir Mevsim ve sonuncusu, bunlar benim göz bebeklerimdir. “Gelecek Günlerin Şarabı” iyi bir kitap oldu. Şimdi çıkacak olan ise umarım daha da iyi olacak.

 

 

Eserleri:

Elinden Tutun Günü (1983)

Ağustos Dehlizleri (1985)

Sudaki Anka (1990)

Oda Müziği (1992)

İhanet Perisinin Soğuk Sarayı (1995)

Büyü Bitti (2000)

Her Şey Bir Mevsim (2006)

Öncesi ve Sonrası (2012)

Yedi Kitaptan Seçtiklerim (2012)

İyi Şiir Koalisyonu (2015)

Gelecek Günlerin Şarabı (2016)

 

Söyleşi ve fotoğraflar: Gökçe Büyükbayrak / Özgür Duygu Durgun


Tarih: 25 Nisan 2017