Tarihin Merkezine ve Köklere Seyahat

Şu sıralar Beyoğlu’nda ANAMED’e yolu düşenlerin karşısına ''Tarihin Merkezine Seyahat: Fotoğraf ve Osmanlı Köklerinin Yeniden Keşfi (1886)'' başlıklı etkileyici bir sergi çıkıyor. Küratörleri arasında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Ahmet Ersoy’un yanı sıra Bahattin Öztuncay ve Deniz Türker’in yer aldığı sergi 30 Eylül’e dek görülebilir. Sergiyi Doç.Dr. Ahmet Ersoy ile konuştuk.

Osmanlı İmparatorluğu’nun köklendiği topraklar olan Söğüt ve civarına Sultan Abdülhamid'in 1886’da düzenlemiş olduğu resmi keşif gezisi aynı zamanda Anadolu'yu etnografik olarak ilk defa kapsamlı bir şekilde belgeliyordu. Bu tarihi gezinin hikâyesi şu sıralar Beyoğlu’nda ANAMED’e yolu düşenlerin karşısına Tarihin Merkezine Seyahat: Fotoğraf ve Osmanlı Köklerinin Yeniden Keşfi (1886) başlıklı etkileyici bir sergiyle çıkıyor.

Sergi Bursa, Yenişehir, İznik, Söğüt ve Bozüyük gibi erken Osmanlı yerleşim birimlerine yapılan keşif gezisinde Hoca Ali Rıza, Sururili Ahmed Emin, Ahmet Şekûr ve Mehmed Emin gibi dönem­in önde gelen isimleri tarafından üretilmiş fotoğraf ve resimlerin yanı sıra bu görsel malzemenin içeriğini ve dönemin detaylarını aktaran metinlerle izleyicileri ‘’tarihin merkezi’’ne bir yolculuğa çıkarıyor.

II. Abdülhamid’in Almanya şansölyesi Otto von Bismarck’a hediye ettiği üç cilt fotoğraf albümünü merkezine alan sergiyle aynı İngilizce ismi taşıyan akademik yayın Ottoman Arcadia: The Hamidian Expedition to the Land of Tribal Roots (1886) ise sergi ile eş zamanlı olarak ANAMED tarafından satışa sunuldu.

Küratörleri arasında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Ahmet Ersoy’un yanı sıra Bahattin Öztuncay ve Deniz Türker’in yer aldığı sergi 30 Eylül’e dek ANAMED’de görülebilir. Sergiyi Doç.Dr. Ahmet Ersoy ile konuştuk.

Sergi fikri nasıl gündeme geldi, projenin oluşum süreciyle başlayalım …

Ahmet Ersoy- Belki malzemeden başlayabiliriz. İşin başlangıcında Ömer Koç Koleksiyonu'nda bulunan üç albüm var. Bunları Bismarck'ın kendi özel kütüphanesi elden çıkarıyor ve bir müzayede üzerinden alınıp bu malzemeler Türkiye'ye geri getiriliyor. Fakat bugüne kadar akademik kamuoyunun bu albümlerin varlığına ve nasıl bir misyonun ürünü olduğuna dair herhangi bir bilgisi yoktu. Dolayısıyla o aşamada bu sergi fikri gelişti ve yoğun bir arşiv araştırmasıyla birlikte bahsettiğim üç albümün etrafındaki tarihsel bağlam yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. Osmanlı Arşivleri ve İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde yaptığımız detaylı araştırmalar sonucunda bu albümlerin Abdülhamid'in düzenletmiş olduğu kapsamlı bir resmi keşif gezisinin ürünü olduğu ortaya çıktı. Araştırmalarımızda bu misyonla ilgili birçok arşiv belgesi, yazışma ve bir de gezinin resmi sonuç raporuna ulaşabildik.

Bu keşif gezisi ne zaman yapılmış ve nasıl kurgulanmış?

1886 yılının Nisan ve Mayıs aylarında gerçekleşmiş. Ama çok etraflıca hazırlanmış ve kapsamlı olması hedeflenen bir gezi bu. On kişilik bir heyet oluşturuluyor saray tarafından. Bu on kişinin başında Mehmet Emin adında Abdülhamid'in en yakınında olanlardan, Saray'da mabeynci olarak görev yapan kâtiplerden birisi var. Mehmet Emin Abdülhamid’e geceleyin yatağı başında dedektif romanları okuyan bir kaç kişiden biri. Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nda yayınlanmış ilk Orta Asya gezi anlatısının yazarı. Kendisi aslen Dağıstanlı (muhtemelen Azeri) bir tüccar aileye mensup ancak çocukluğunun büyük kısmını Fransa'da, Marsilya’da geçirmiş. Daha sonra İstanbul’a döndükten sonra da Maveraünnehir’e, oradan da Hindistan’a kadar uzanan Orta Asya gezisini düzenliyor ve 1878 yılında kitap olarak yayınlıyor. Mehmet Emin’in özellikle Orta Asya'daki Türk etnisitesine yoğun bir ilgisi var.

Mehmet Emin liderliğinde oluşturulan on kişilik teknik heyet hem Harbiye'de hem de Mühendishane'de eğitmenlik yapan fotoğrafçı ve ressamlarından oluşuyor. Bu ekibin ana misyonu Osmanlı Beyliği'nin köklendiği topraklara gidip detaylı bilgi toplamak. Bu bir bilgi projesi aslında. Sahada yoğun bir veri toplama sürecine girişiliyor. Bölgeyle ilgili hem standart hem de üç boyutlu, kabartma haritalar hazırladıklarını biliyoruz. Maalesef o haritalara ulaşamadık. Ayrıca keşif gezisi bağlamında üretilmiş yağlıboya resimlere ve Yıldız arşivlerinden de ekibin (büyük ihtimalle Hoca Ali Rıza’nın) gezi esnasındaki izlenimlerini aktaran karakalem resimlerine ulaştık – bunlar Dursun Fakih ve Şehzade Gündüz Türbeleri, Ertuğrul Gazi Türbesi haziresinde bulunan Bizans yazıtları gibi tarihsel eserleri belgelemek amacıyla üretilmiş.  Tüm bu farklı mecralardaki üretimin yanı sıra keşif gezisinde en önem verilen belgeleme tekniği fotoğraf. Ekip yüzün üzerinde fotoğraf çekiyor. O dönemde henüz Anadolu demiryolları da inşa edilmemiş. Rumeli Demiryolu geliyor ve İstanbul'dan İzmit’e uzanıp orada bitiyor. Dolayısıyla keşif gezisi bir taraftan güneydoğu Marmara’ya, oradaki erken Osmanlı varlığına dair tarihsel verileri toplarken diğer taraftan da yeni yapılacak olan Anadolu Demiryolu için bir ön keşif olarak tasarlanıyor. O bölgeden geçecek yeni Anadolu demiryolu Deutsche Bank ve Siemens gibi Alman sermayesinin finansal desteği ile yapılacak. Haliyle bu bize albümlerin o dönemde neden Bismarck'a yollandığını da anlatıyor. 1886 yılında keşif gezisi yapıldıktan hemen sonra Alman yatırımcılarla anlaşma yapılıp demiryolu sürecine başlanıyor.

Peki, keşif gezisiyle ilgili bahsettiğiniz raporda neler var?

Yayınlanan rapora baktığınız zaman bölgenin nüfusuyla, etnik yapısı, mimari yapısı, tarihsel mirası ve coğrafyasıyla ilgili çok detaylı bilgiler içerdiğini görüyorsunuz. Maddi tarihsel mirasla ilgili hayli kapsamlı bir rapor bu. Hangi binaların kötü durumda olduğu, hangi yapıların önemli olduğu ve restore edilmesi gerektiği tarihsel verilere atıf yaparak belirtiliyor. Aynı zamanda bölgenin idari yapısı, ekonomisi, lojistik potansiyeli, coğrafyası ve nüfus yapısı ile ilgili detaylı kayıtlar var. Yani rapor hem entelektüel hem de lojistik olarak etraflı bir bilgi altyapısı oluşturuluyor. Ama bu bilgi projesinde bize en çarpıcı gelen keşif gezisinin en iddialı boyutu olan fotoğraflar.

Arşivde yaptığımız araştırmalarda albümlere dair yeni verilere ulaştık; üç hediye albümü Bismarck'a gönderilmiş. Fakat sonra Yıldız Arşivleri koleksiyonuna -şimdi İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde bulunuyor- baktığımız zaman, sarayın görsel arşivi içinde keşif gezisine ait dokuz fotoğraf albümü daha bulduk. Birçok fotoğraf mükerrer, ama değişik kombinasyonlarla, farklı albümler halinde derlenmişler. Kiminde Osmanlıca altyazılar var, kiminde Fransızca, kimi ise (Bismarck’a yollanan albümler gibi) iki dilli. Demek ki muhtemel okuyucu türleri gözetilerek farklı albümler hazırlanmış.

O dönem için çok ciddi miktarda, 100’ün üzerinde, fotoğraf çekilmiş. Keşif yolculuğu da o devir şartlarında lojistik olarak ciddi ve meşakkatli bir girişim. Düşünün ki 100 küsur cam negatif katırlarla, atlarla o engebeli coğrafyada iki ay boyunca taşınmış.

Bazı fotoğraflarda mesela, muhtemelen yolda kırılmış çatlak cam negatiflerden baskı yapıldığını, kimi fotoğraflarda da eğri ufuk çizgisi, kötü kareleme, flu imgeler gibi hatalar olduğunu görüyoruz.. Ama söz konusu olan resmi bir bilgi toplama, arşivleme misyonu olduğu için estetik olarak çok çekici olmasa da bu kusurlu fotoğrafların hepsi arşivlenmiş. Paspartulara yapıştırılıp hepsine ayrı ayrı uzun altyazılar eklenmiş. Bu şekilde o bölgenin tarihsel dokusunu, anıtları, coğrafyası ve insanlarını belgeleyen geniş bir görsel arşiv oluşturulmuş.

O dönemin şartlarına göre çok bilimsel bir bakışla hazırlanılmış ve gerçekleştirilmiş bir keşif söz konusu. Bu oldukça şaşırtıcı değil mi?

Ekip bir taraftan anıtları, coğrafyayı, önemli tarihsel vakaların cereyan ettiği mekanları belgelerken diğer taraftan da oradaki halkın etnografik formatta fotoğraflarını çekmiş. Belki bu misyonun en çarpıcı ve en özgün yanı bu etnografik fotoğrafları içeriyor olması.

Keşif ekibi, o dönemin bilimsel normlarına tamamen uygun etnografik bir format kullanarak bölge sakinlerinin fotoğraflarını çekmiş. Bölge sakinleri derken de aslında seçilip ayrıştırılmış çok belirgin bir gruptan bahsediyoruz. Buradaki belgeleme misyonunun odağında esas olarak aşiretler, Karakeçililer gibi bölge yörükleri, yani yarı göçmen Türkmen kabileler var. Söğüt albümleri bildiğimiz kadarıyla Batı Anadolu’da o dönemde çoğu yerleştirilmiş veya yarı-göçer durumda olan Türkmen topluluklarının en erken ve en kapsamlı belgesel kaydını oluşturuyor Bu yörük toplulukları kendi yaşam alanlarında (tabii ki dikkatle kurgulanmış ve sahnelenmiş fotoğraf enstantaneleriyle), sanki Orta Çağ’dan beri hiç değişime uğramamış, saflığı bozulmamış tarihsel kalıntılar gibi fotoğraflanmış. Yani keşif gezisi sadece mekanda değil, zamanda da yapılan bir yolculuk gibi düşünülmüş – hem coğrafya ve anıtlar, hem de yerel halk hayali ve makbul bir aşiret geçmişine yapılan bir yolculuk olarak kurgulanıyor.

Burada ilginç olan albümlerde sunulan Türkmen-odaklı etnografik profilin bölge gerçeklerini kısmi, seçici ve taraflı olarak yansıtması. Aslında bahsi geçen coğrafyada hatırı sayılır oranda gayrımüslim topluluk (Rum ve Ermeniler), aynı zamanda da yeni iskan edilen Balkan ve Kafkasya göçmenleri Türkmenlerle bir arada yaşıyor. Albümlere baktığınızdaysa Söğüt ve civarı (Abdülhamit döneminde buraya Ertuğrul Sancağı adı veriliyor) saf ve asude bir Türkmen coğrafyası şeklinde resmediliyor. Bu Abdülhamit’in sunmak istediği, ideolojik olarak uygun gördüğü bir alternatif gerçeklik. Ve bu alternatif gerçeklikte o dönemde bölge sakinleriyle muhacirler, Müslümanlarla gayrımüslimler veya yerleşik halkla göçebeler arasında varolan geçişkenlikler veya gerginliklere yer yok.

 

Antropolojik normlara uygun bilimsel bir çalışma

Belgelemenin ötesine geçiyor mu bu gezi?

O tür materyal etnografik belgeleme, fotoğraf ve karakalem çizimlerle oluşturulmuş. Özellikle ressam Hoca Ali Rıza’nın karakalem çizimleri var. Osmanlı İmparatorluğu'nda o dönemde etnografya emekleme aşamalarında henüz… Mülkiye Mektebi'nde antropoloji dersleri okutuluyor. Ama henüz metodolojik olgunluğa ulaşmış değil. Ama fotoğraflara bakınca dünyada o dönemde bilimsel-etnografik fotoğraflama tekniği ve onun gereklerinden iyi derecede haberdar olduklarını görebiliyoruz.

Zaten, Abdülhamid'in yine Yıldız kütüphanesinde topladığı fotoğraf albümlerine baktığınız zaman dünyanın değişik yerlerinde yapılmış etnografik çalışmalara çok ciddi yer verildiğini. görüyoruz. Amerikan yerlileri, Hindistan halkları, Avrupa, Kafkas veya Orta Asya'nın yerel toplulukları hakkında Rus, Amerikalı veya İngiliz etnografya toplulukları tarafından yapılan birçok fotoğraf merkezli belgesel çalışmanın Yıldız koleksiyonunda toplandığını görüyoruz. Bu konuya çok ciddi bir ilgi var. Aynı zamanda bu saray için çalışan memur fotoğrafçılarının da bu albümlere ulaşımı var, doalyısıyla o dönemin bilimsel fotoğraflama tekniklerinden haberdarlar. O yüzden format olarak baktığınızda; ikili gruplar, daha yakından çekilmiş antropomorfik fotoğraflar veya doğal yaşam çevrelerine odaklanmış grup fotoğrafları o dönemin antropolojik normlarına gayet uygun olarak kurgulanmış.

Hoca Ali Rıza'dan bahsettiniz. İlk defa böyle bir çalışmanın içerisinde Hoca Ali Rıza'nın belgeselci yönüyle ortaya çıkması da heyecan verici olsa gerek…

Bizde genelde daha dar diyebileceğimiz sanat tarihi kalıplarıyla algılanan yağlı boya resimler, manzara resimleri veya fotoğraflar aslında bu kalıpların dışında çok daha geniş birtakım resmi-bürokratik misyonların parçası olarak da üretiliyor. Bunu resimler için de fotoğraflar için de söyleyebiliriz. Tabii ki bu imgelerin estetik tarafları var; fotoğraflarını imzalamasalar da o dönem resmi/asker fotoğrafçılarının piyasada çalışan meslektaşları kadar estetik kaygı ve birikime sahip olduklarını yadsıyamayız. Dolayısıyla bu imgelerin sanat tarihinin analitik ve eleştirel teknikleriyle ve araçlarıyla incelenmesi uygun ve önemli... Ama bu fotoğrafçıların bakışını şekillendiren daha geniş, resmi iklime has gündemler ve kaygılar da var. Bu fotoğrafçı ve ressamlar bir taraftan Yıldız Kütüphanesi’nde odaklanan geniş ve teknik bir veri toplama misyonunun aktörleri – binlerce fotoğraf günlük olarak bu arşive akıyor, orada altyazılar ve yorumlarla birleşiyor, albümler halinde derleniyor, kodlanıp kataloglanıyor ve arşivleniyor... Bu fotoğraflardan bir kısmı düzenli olarak arşiv (ve saray) dışına çıkarak o dönemin geniş medya ortamlarında (resimli dergiler, kitaplar, hediye albümleri) yeniden işlevlendiriliyorlar. Her modern arşiv gibi Abdülhamid kütüphanesi de belli oranda atıl, hantal, kullanılmayan (ama bir noktada kullanılma ihtimali olan), devingen, heterojen ve parçalı bir veri bankası olarak işlev görüyor. Bu noktada bugün her birimizin bilgisayarlarında bulunan kişisel görsel arşivlerin ne oranda atıl olduğunu, barındırdıkları veri çöplüklerini düşünmemiz gerekiyor. Yani Abdülhamid arşivi aslında bugün hala içinde bulunduğumuz görsel-odaklı, veri yığılmasına eğilimli, çok katmanlı ve akışkan medya ortamının ilk sinyallerini veriyor bize. Resmi fotoğrafçı ve ressamlar da bu modern veri toplama misyonunun birincil amilleri olarak karşımıza çıkıyor.

Osmanlı’da ‘yeni medya’ olarak fotoğrafın gücü

Sergiye ‘Tarihin Merkezine Seyahat’ başlığı verilmiş ve yayın başlığında da ‘Arkadia’ vurgusu var. Biraz bu kavramsal çerçeveyi anlatır mısınız?

Türkçe’de Arkadia’nın tam karşılığı bir kelime olmadığı için Tarihin Merkezine Seyahat olarak kullandık. Türkçesindeki gönderme ise şöyle: Bu keşif takımının koordinatörü Mehmet Emin Fransızca'dan Osmanlıca'ya ilk Jules Verne çevirilerini yapan kişi. Dolayısıyla Dünyanın Merkezine Seyahat'i de çeviren ilk kişi. Biraz ona gönderme yaptık. Ama aslında sergi fotoğraflar vesilesiyle Abdülhamid dönemi tarih imgelemini, tarih tahayyüllerini biraz daha yakından anlayabilmek amacını taşıyor.

Tarih her zaman ideolojik açıdan kullanışlı bir kaynak. Özellikle de kökler... Tüm topluluklar özellikle zor ve dara düştükleri zamanlarda, kriz dönemlerinde köklere, öykünülen şaşalı dönemlere geri dönüp özgüvenlerini yeniden kazanmayı hedefler. Söğüt misyonunun ilginç tarafı en derin köklere, yani aslında maddi ve mimari miras anlamında en mütevazı ve iddiasız olan aşiret ve beylik dönemine dair bir ilginin görsel bir yansımasını bize sunması. Fotoğrafların çoğu bir taraftan ölçeği çok küçük, şatafatsız ve sade erken Osmanlı yapılarını, diğer taraftan da sert ve konforsuz gerçekliğiyle aşiret hayatını belgelendiriyor.

Söğüt albümleri bağlamında ilginç olan köklere dair ilginin fotoğraf gibi o dönemin yeni teknolojik medyası üzerinden yapılmış olması. Fotoğraf albümlerinin yanısıra basılı medya üzerinden de bu malzemenin bir kısmı yıllar içinde topluma ulaştırılıyor.

Aslında fotoğraf imgeleriyle altyazıları, anlatıları birleştiren bu albümler teknoloji ve hamasetin 19. yüzyılın yeni medya düzeninde nasıl bir araya geldiğini yansıtıyor. Belgesel doğruluk ve bilimsel gerçeklik iddiasında olan yeni bir mecra, yani fotoğraf, çok eski, köklü ve katmanlı bilgi türleriyle, Osmanlı tarih anlatıları, hanedan mitleri ve muğlak aşiret hafızasıyla bir araya geliyor. Bu şekilde hegemonik gerçeklik, yani makbul ve tercih edilen tarih algısı cisimleşiyor, tescillenip teyit ediliyor. Fotoğrafın görsel, gerçeksi kudreti ve bilimsellik iddiası sayesinde kurgusal tarih algıları, geçmişe dair katmanlaşmış bilgi ve hayaller cisme bürünüp meşruiyet kazanıyor.

Bu çok yabancı olduğumuz bir durum değil aslında. Günümüzde görsel odaklı yeni medya ile hamasetin bir araya getirildiği birçok örnek düşünülebilir. İki sene önce, örneğin, 29 Mayıs’ta İstanbul Belediyesi'nin düzenlediği Fetih Kutlamaları esnasında surları canlandıran devasa yüzeylerde üç boyutlu dijital haritalandırma tekniğiyle yeniden kurgulanan bir tarih canlandırıldı. Yüksek teknolojiye dayalı yeni medya kullanılarak efsanevi ve hamasi bir geçmiş cisimleştirildi ve ona somut bir geçerlilik kazandırıldı. Teknolojik medyanın tarih alanında kullanımını düşündüğünüzde, Abdülhamid’in yaptığı da çok farklı değil aslında. Dolayısıyla bu serginin (ve onunla eşzamanlı ortaya çıkan akademik yayının) amaçlarından biri de 19. yüzyıl yeni medyasının, özellikle de fotoğrafın tarih algı ve tahayyülleri üzerindeki somut etkisini araştırmaktı.

Etnik kökenlere olan ilgi 1880’lerde güçlüydü

Cumhuriyetin ilk yıllarında da ressamların Anadolu gezilerine çıktığını görüyoruz. Bu, o geleneğin başlangıcını oluşturan bir proje gibi de düşünülebilir mi bir açıdan?

Kesinlikle. Etnik milliyetçiliğin İttihat Terakki döneminde başladığı gibi bir genel algı vardır. Bu şemaya göre Tanzimat Dönemi'nde kapsayıcı bir Osmanlıcılık vardır. Abdülhamid döneminde İslamcılık ortaya çıkar ve sonra 1. Dünya Savaşı sıralarında da Türkçülük kurgulanır. Tarih bu tür çizgisel, genelleyici ve katı kalıplar üzerinden düşünülür. Hâlbuki bu sergide kullandığımız malzemeye detaylı baktığınız zaman tüm bu kimlik projelerinin katman katman birbirine geçişken olarak evrildiğini görüyorsunuz. Etnik köklere dair olan ilginin 1880'lerde, hatta daha da öncesinde var olduğunu vurgulamak gerekiyor. Dolayısıyla bir hanedanın aşiret köklerine dönüş misyonu, İmparatorluğun asli unsuru kabul edilen Türk etnisitesine dair gelişen ilgiyi de gösteriyor.

Abdülhamid dönemine baktığınız zaman ciddi şekilde küçülen bir imparatorluktan bahsediyoruz. Avrupa toprakları kaybedilerek daha Müslüman ve daha Türk ağırlıklı bir yapıya doğru gidildiği görülüyor. Bunun da tepkisel karşılıkları var. Asli kabul edilen bu unsurlara dair de yönetimin daha ciddi olarak düşünüp varolma (ve tabii baskılama, sindirme hatta yok etme) stratejileri ürettiği bir dönem bu.

Osmanlı dünyasında tarih yazımının başlangıcından beri 40 çadırdan bir imparatorluk oluşturmak gibi (hala da geçerliliği olan) bir mit ve methiye vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşu böylece eşsiz bir başarı hikâyesi olarak tanımlanır. Aslında Söğüt albümlerinde fotoğraf yoluyla, gelişen yeni belgeleme ve arşivleme teknolojisiyle, bu mite somut bir gerçeklik kazandırmak amaçlanıyor. Serginin son kısmında da Yıldız Sarayı'ndaki arşivlemeyle ilgili yapılan çalışmalar yoğun olarak vurgulanıyor. Yıldız Arşivi nasıl bir arşivdi? Bu gördüğünüz misyon fotoğrafları hangi koleksiyonun içinde var oluyorlardı ve nasıl farklı işlevleri vardı?

Sarayın dışındaki geniş medya iklimine nasıl eklemleniyorlardı? Burada anlamaya çalıştığımız şu: Bu fotoğraflar sadece bir imparatora hediye olarak gönderilip gerisi de Saray'da kilitli mi kalmış? Aslında bu imgeler saray dışındaki geniş medya ortamıyla sıkı ilişki halinde deviniyorlar. Fotoğraflar tekrar tekrar basılıp albümden albüme devşirildikleri, yeniden yayınlandıkları uzun hayatları süresince yeniden işlevlenip farklı anlamlar kazanıyorlar.


Söyleşi: Özgür Duygu Durgun/ Kurumsal İletişim Ofisi

Tarih: 11 Haziran 2018