‘’Tüm yaptığım güzeli görmeyi öğretmek’’

Boğaziçi’nin ‘’efsane’’ hocalarından Oya Başak ile kampüste bir gün…

Boğaziçi Üniversitesi’nin efsane hocalarından, üst üste 22 yıl boyunca İngiliz Dili ve Edebiyatı’nın Bölüm Başkanlığını yaparak Boğaziçi tarihinde çok özel bir rekoru elinde tutan Emeritus Prof. Dr. Oya Başak, 1 Temmuz’da yeni yaşını kutluyor.

Boğaziçi’nden Haberler sayfalarının konuğu olan Oya Başak ile Boğaz’da suların turkuaz renge büründüğü güzel bir Haziran günü Kennedy Lodge’un bahçesinde buluşuyoruz.

Oya Başak’ı beklerken efsane hoca hakkında yazılanları, söylenenleri aklımızdan tekrar geçirirken hemen herkesin hemfikir olduğu yönlerini düşünüyoruz; enerjik, neşeli, canlı, dopdolu, oyuncu, şakacı, yardımsever, eşine rastlanmaz bir eğitmen, müthiş bir anne… Oya Başak denilince akla gelen sıfatların tümü pozitif!

Derken kapıdan o enerjik, zamana meydan okuyan kadın giriyor ve daha soluk bile almadan bize torunlarıyla Sultanahmet’te geçirdiği o günü ve Abud Efendi Konağı’nda gördüğü müthiş sergiyi anlatmaya koyuluyor.

‘’Oya Başak’ın yorgun bir anına denk gelen hiç olmuş mudur?’’ diye düşünürken o, geçirdiği günün özetini küçük hikâyelerle süsleyerek anlatmaya devam ediyor.

ABD’de oyunculuk okurken akademide ders vermeye başladı

Oya Başak, 19 yaşından beri ders veriyor. Yani tam 61 senedir. Hocalık serüveni Robert Kolej’i bitirdikten sonra tiyatro okumak için gittiği Amerika’da başlıyor.

‘’Amerika’dayım, master yapmak istiyorum. Full burs arıyorum. Sonbahar yaklaşıyor. Babam beş kuruş vermiyor, hatta artık dön diyor. Üniversitelerden cevap beklerken benim gibi pek çok öğrenci gibi tiyatroda çalışıyorum aksesuarcı olarak. Dekor yapıyoruz, boyuyoruz… Bir gün tiyatrodayım. Bir telefon geldi. Illinois Üniversitesi Tiyatro Departmanı’ndan bir profesör bana ‘’teaching assistanship’’ teklif etti. Public Speech, Fonetics dersleri verecektim. Oradan sonra doktorada hayatım değişti. Minnesota Üniversitesi Drama bölümüne başvurdum ve Humanities dersini vermeye başladım. Bu benim hayatımı değiştirdi. Amerika’nın en büyük şairlerinden John Berryman’ın asistanı oldum’’.

Jack Ludwig ve ABD’nin en önemli Aristo hocası Sonkowky ile çalışıyor. Onlar sayesinde, eğitmenliğin insan yaşamının anlamını zenginleştirmekteki önemini fark ediyor. Aynı zamanda çok renkli bir öğrencilik ve hocalık dönemi geçiriyor. ABD’de Lawrence Olivier gibi usta bir oyuncuyu, Londra’da Rudolf Nureyev gibi dünyaca ünlü bir dansçıyı sahnede izleme şansı hatta Nureyev ile tanışma fırsatı bile buluyor!

O günleri ‘’Aslında yanlışlıkla düşmüştüm Humanities’in içine ama düşünce anladım ki bu benim işim olacak’’ diye anlatan Oya Başak, böylelikle oyunculuk sevdasından vazgeçer ve uzun eğitim kariyerine o dönemde adımını atar.

Boğaziçi’nin ilk yıllarına tanıklık

1968’de Boğaziçi’ne gelen Oya Başak Associated Professor olarak çalışmaya başlar. Humanities derslerinde öğrencilerine tarihten, edebiyattan, müzikten, tabii bol bol Shakespeare’den söz eder. O yıllarda Boğaziçi’nin devlet üniversitesine dönüşüm süreci de başlamıştır. 1971’de tamamlanan bu sürecin en önemli tanıklarından biridir Oya Başak:

‘’Boğaziçi’nin o ilk dönemi müthiş bir dönemdi. Kültür, bilim ve tarihin birarada verildiği Humanities dersini verirdim. Boğaziçi’nde o dönem Halil İnalcık, Bahadır Alkım, yeni kaybettiğimiz John Freely gibi muhteşem insanlar vardı.

John Freely fiziğin başlangıcını anlatırken ben de bir yandan Yunan tiyatrosu anlatırdım, ardından 20’şer kişilik sınıflarda öğrencilerle discussion’lar yapardık. Bilim, keşifler, Ortaçağ dönemi şiirleri ve Rönesans’ın iç içe olduğu muhteşem ve korkunç önemli bir dersti’’.

Gizli saklı bir konferans hikâyesi

Zevk alarak, heyecan duyarak, eğlenerek, öğrencilere hayat dersleri vererek tam 22 sene bölüm başkanlığı yapar. Ve emeklilik zamanı gelir…

‘’Hiç unutamadığım bir anım var o da şu; Boğaziçi’nden emekli olurken bana sordular, ‘’Hocam ne isterdiniz?’’ Ben de tabii ki ‘’Shakespeare ile ilgili bir konferans yapalım’’ dedim. Ama genelde hep ben uğraşırım bu işlerle. Bakıyorum bu sefer çocuklar bırakmıyorlar.  Ben dönüp duruyor, ‘’Nerede konferans dosyaları?’’ diye soruyorum. Derken Cevza Sevgen beni bir kahve içmeye götürdü. Bir saat geçti ve geri geldiğimizde bölüm başkanlığı odamdaki dosyaların tümünün üzerinde Oya Başak Konferansı yazdığını gördüm. Sonra bana ‘’Hocam dışarı bakar mısınız?’’ dediler. Saatli Bina’nın dış cephesinden tepeden aşağı koca bir afişin üzerinde adım vardı. Ben onu gördüm ve dört gün boyunca ağladım’’.

Konferans Oya Başak’ın deyişiyle ‘’Muhteşem’’ geçer. Yıldız Kenter ve Talat Halman konferansı açarlar. Yurtdışından çok önemli Shakespeare uzmanları gelir. İngiliz, Amerikan kültür ateşeleri katılırlar. Konferans biter, Oya Başak emekli olur ama Boğaziçi’ni bırakmak mümkün mü?

‘’ Boğaziçi’nde hoca olmamın üzerinden neredeyse yarım asır geçmiş olacak, ben de çok sevdiğim Nermin Abadan Unat gibi hala buralarda olmaya devam edeceğim. Zaten ben hep buradayım, Boğaziçi’nin geleceğinden tutun da müzik faaliyetlerine neredeyse okuldaki bütün komisyonlarda çalışıyorum’’.

Boğaziçi’nin kıymetini bilmeliyiz

Boğaziçi dünüyle olduğu gibi bugün de Türkiye’nin en müstesna kurumlarının başında geliyor çünkü…

’’Türkiye’nin en iyi hocaları hala burada, muhteşem profesörlerimiz var. Örneğin çok başarılı romancımız, hocamız Murat Gülsoy, Humanities için kalbini veren fizik profesörü Alpar Sevgen… Türkiye’nin en iyi kampüsü yine bizde. Bunun kıymetini bilmeliyiz ve elimizden geleni yapmalıyız. Bu üniversitenin kıymeti, buraya gelmiş binlerce hocanın değeri bilinmeli.

Elimizden gelen ise şu; Türkiye’yi akla, sorgulamaya, düşünceye davet etmek. Geçirdiğim son üç ameliyat bana bunları sorgulattı. O hesaplaşma sonunda çok şükür üç harika kızım var, sağlam insan yetiştirmek için ömrüm boyu uğraştım. Ufuk açmaya, öğrencilerimi zenginleştirmeye çalıştım. Sevdiğim şeyleri paylaştım, benim için en önemli şey budur’’ diye anlatmayı sürdürüyor heyecanla…

Güzel olanın peşinde tutkuyla ilerliyor, ama güzeli sadece kendisine saklamıyor, paylaşıyor da Oya Başak. ‘’Bakarım harika bir opera var, hemen arkadaşlarıma şu kanalı açın diye haber veririm. Bütün bu güzellikler paylaşmak için değil mi? Dünyada ne muhteşem, ne güzel insanlar var, ben onların yanında sıfırım. O muhteşem insanları başkalarına anlatmak benim görevim. Bir İdil Biret var örneğin, bir mucize… Ne mutlu ki bize, İdil Biret’in 75. yaş gününü değerli Evin İlyasoğlu ile birlikte Albert Long Hall sahnesinde kutladık’’.

Bir öğrencisi ise Ekşi Sözlük’te ‘’İngiliz şiirinin tamtamı’’ olarak tanımlamış hocayı ve Oya Başak’ın öğrencileriyle kurduğu o özel iletişimi şöyle anlatmış:

 ‘’…Bir dizede vurgu nerededir, bir sözcük anlattığı duyguyla nasıl telaffuz edilir, şiir okurken nerede coşulur nerede küsülür kurallarını ve çok daha fazlasını ben ondan öğrendim. Eğer güzelim bi nisan sabahında kapalı salonda bahar şiirleri okuyacaksanız ve bahardan bihaber gözlerinizi ovuşturarak oturursanız sandalyeye, hiç kurtuluşunuz yok. Kulağınızdan tutar, kendinizi kampüsteki erguvanların önünde bulursunuz. "Bahar geldi, uyanın ülen" nidalarıyla şen şakrak bi bahar havası alırsınız’’.

Oya Başak’ın bitmek bilmeyen enerjisi kadar bilinen bir diğer özelliği dalgınlığı. Ama bu asla ciddiyetten uzak bir dalgınlık değil. Aksine insanı gülümseten hikâyeleriyle onu daha da özel kılıyor. Şimdilerde İzzettin Çalışlar’ın hazırlamakta olan Oya Başak Kitabı’nda daha detaylı olarak okunabilecek bu hikâyelerden birini ısrarımız üzerine şöyle anlatıyor:

‘’Bir gün koridorda eski bir öğrencimi gördüm, epeydir derse de gelmiyor. Hadi dedim ne azıp duruyorsun doğru derse! Bana dönüp, ‘’Hocam dedi, ben artık burada doçentim!’’.

Kahkahalarla başlayan söyleşimizin sonuna gelirken ‘’Hadi biraz da ciddiyete dönelim’’ diyor Oya Başak hoca;

‘’Benim tüm yaptığım güzelliği görmeyi öğretmeye çalışmak. Şiir dersim var mesela. Şiir çok ciddi bir olaydır. Hislerin ifadesi değil; hislerin kontrollü, belirli bir forma sokulduğu bir türdür şiir. Bahar döneminde öğrencilerimden birer erguvan şiiri yazmalarını isterim. O kadar güzel şiirler çıkar ki… Öğrencim, değerli şair Nazmi Ağıl’a dönecek olursak, Nazmi Yunus Nadi Ödülü’nü kazandığında Amerika’daydı. Oradan beni aramış, mutluluğunu paylaşmıştı. Şimdi Koç Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak görev yapıyor… Bunlar insanı çok ama çok mutlu eden şeyler’’.

Hayat bir nehir…

Peki, bugün daha fazla enerjisi ve vakti olsa ne yapardı Oya Başak?

‘’Eğitim, eğitim eğitim… Ben bazı şeyleri böyle üç defa tekrarlarım. Eğitim benim için çok önemli.

 Çağdaş Eğitim Vakfı’nın kurucusuyum. Boğaziçi’nden hocalarımızı da vakıf çalışmalarında gönüllü yapmıştım. Son sınıftan öğrencilerimizle en yoksul mahallelere gider oradaki çocuklara dersler verirdik. ‘’Bizim Ülke’’ O kadar başarılı bir programdı ki bu çalışmada Dilek Hanım’ın (Doltaş) da payı çok büyüktür.  Gölcük depremi sırasında, depremde vefat eden hocalar oldu o bölgede biliyorsunuz. Biz de hemen bu projeyi Gölcük’te yeniden hayata geçirdik. Yeniden o günlere dönecek olsam eğitim çalışmalarına çok büyük ağırlık verirdim. Sonuçta hayat akan bir nehir ve bitiveriyor bir gün. O nehirde akmış olmak benim için çok önemli’’.

 

Söyleşi: Ö. Duygu Durgun / Kurumsal İletişim Ofisi

Fotoğraflar: Kenan Özcan


Tarih: 30 Haziran 2017