Türkiye’de aileler stres şampiyonu

Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi doktor öğretim üyeleri Mine Göl Güven ve Nalan Babür’ün yürüttüğü “Özel Eğitime İhtiyaç Duyan Çocukların Ailelerinde Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri” adlı AB projesinin ilk sonuçları kamuoyuyla paylaşılmaya başlandı. 2016 yılında başlanan projede Türkiye, Romanya, Hırvatistan, Litvanya, İspanya ve Portekiz’den toplam 1.259 aileye ulaşıldı. Türkiye’den 195 ebeveynin katıldığı araştırmada engelli çocukları olan ailelerin en streslileri Türkiye’den çıktı.

Tüm ülkeleri içine alan analizlerde, babaların annelere oranla daha stresli oldukları, annelerin babalara oranla çocukları ile daha fazla olumsuz iletişimde bulundukları, yine annelerin babalara oranla daha fazla sosyal destek aldıklarını beyan ettikleri görüldü.

Ebeveyn stresi en yüksek anne-babalar Türkiye’de

Türkiye’deki anne-babalar ile diğer beş ülkedeki anne-babalar karşılaştırıldığında Türkiye’deki ailelerin birçok olumsuzlukta ön sırayı aldıkları anlaşıldı. Türkiye’deki ebeveynler iş stresi, serbest zaman bulamama stresi, yaşam koşulları stresi ve geçim stresini en fazla yaşayan ülkelerden biri oldu (diğeri Portekiz). Bu genel yaşam stresinin yanı sıra, Türkiye’deki ebeveynlerin diğer ülkelerdeki ebeveynlere oranla ebeveynlik stresini en fazla hisseden ebeveynler olduğu bulgular arasında yer aldı.

Ebeveynlik uygulamalarına baktığımızda, yine Türkiye’deki ebeveynlerin diğer ülkelerdeki ebeveynlere oranla çocukları ile olumsuz iletişim kurduklarını daha fazla ifade ettikleri görüldü.  Çocukları ile iletişimlerinde duygu denetimini (öfke ve kızgınlığı kontrol etme) sağlayamadığını, yalnızlık hissinin yoğun olduğunu ve eşlerinden/yakın çevrelerinden çok az destek aldıklarını ifade eden ebeveyn grubu Türkiye’deki ebeveyn grubu oldu.

Bu olumsuz tablonun ailelerin lehine çevrilmesi için projenin geri kalan kısmında planlananları önemli adımlar olarak görebiliriz. Öncelikle ailelerin stresle başa çıkmalarını sağlayan içsel ve dışsal kaynakların farkına varmalarını sağlayabilecek rehber programlar, kitaplar ve eğitimlerin tasarlanması planlanıyor. Bu programı ailelerle paylaşmak üzere eğitim seminerleri yürütecek eğitimcilerin yetiştirilmesi de projenin başka bir ayağını oluşturuyor. Bu tür kaynakların aileler için geliştirilmesi ve erişimlerinin sağlanması destek mekanizmalarını oluşturmak ve işler hale getirmek için çok önemli. Araştırma ve geliştirme projeleri kadar önemli başka bir nokta ise, geniş ölçekte sağlanacak eğitim, sağlık, sosyal politikaların üretilmesi, işler hale getirilmesi ve hizmetleri sağlayabilecek uzman personelin yetiştirilmesi olarak görünüyor.

“Özel Eğitime İhtiyaç Duyan Çocukların Ailelerinde Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri” başlıklı projeyle ilgili olarak Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Mine Göl Güven ile detaylı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bize biraz araştırmanızdan bahsedebilir misiniz?

Projenin başlangıç aşamasında hangi ölçekleri kullanabileceğimizi, projeyi kültüre duyarlı olarak nasıl geliştirebileceğimizi düşündük. Farklı ülkelerde çalışmalar yürütüldüğü için herkese aynı sorular sorulamıyor. Fakat bir noktada toplanan verilerin birleşmesi gerekiyor ki standardize edilebilsin.

Araştırma farklı ülkeleri içerdiği için farklı yaşantılar ve değerlere bağlı olarak farklı ebeveynlik pratikleri yönünde bir duyarlılık gösterilmesi gerekti. Bu yüzden ölçekler üzerinde uzunca çalışıldı. Ayrıca farklı sosyo-ekonomik yapıya sahip olan aileler için de soruların anlaşılabilir olmasını sağlamaya çalıştık. Bu uzunca bir zaman aldı. Araştırmada ailelerin hangi alanlarda zorlandıklarını ve ne tür destek mekanizmalarının mevcut olduğunu ölçmeye çalıştık. Araştırmadaki aileler arasında genel streste Türkiye birinci sırada oldu. Genel stres iş veya hayat stresi anlamında düşünülebilir. Ebeveynlik stresi konusunda da Türkiye birinci sırada bulunuyor. Stres faktörü ve aile pratikleri çok önemli bir konu. Ebeveynlerin çocukları ile kurduğu olumsuz iletişim alanında Türkiye yine 1. sırada. En kötü iletişim kuran aileler bizim grubumuzdan çıktı.

Araştırma sonuçlarına göre Türkiye’deki ailelerin diğer ülkelerdeki ailelere göre daha stresli olmalarının nedeni ne olabilir?

Bana kalırsa bu durum engelliliğe bakışımızla alakalı. Aileler çocuklarıyla birlikte dışarıdayken “Bu çocuk niye böyle?” gibi sorulara maruz kalıyorlar. Bazen akrabalar bile dışlayabiliyor. Bu da hem çocuğu hem aileleri yalnızlığa itiyor. Bu şartlarda stres olmamasını bekleyemeyiz.

Bizim örneklemimiz şu an için çok dar. Araştırmayı bir ön bilgi olarak düşünüyoruz. Bunu geliştirmemiz gerekiyor. Güvenilir veriyi elde etmek gerekiyor. Toplumu güçlendirmek, toplumsal yargıları ortadan kaldırmak gerekiyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı öncelikli olarak, hangi kurumlarla neler yapabileceğimize bakıp ailelerle kurulacak bağda güven sağlamamız gerekiyor. Bunu toplumsal bir mesele olarak görüp politikalar üstü bir yere yerleştirmek gerekiyor.

Sosyo-ekonomik anlamda bu ailelerin yapısı nasıl? Farklılaşıyor mu?

Aslında biz ilk analizleri yaptık. Temelde bütün bu gruplar içinde stres, aile pratikleri, iletişim gibi alanlara genel anlamda baktık. Henüz anne - baba arasında bir ayrışma yapmadık. Buna bir sonraki aşamada bakacağız. Veri çabuk analiz edilemiyor. Bu konu çok önemli çünkü farklı sosyo-ekonomik sınıflardan olan ailelerde farklı inanç ve uygulamalar da mevcut. Bir de farklı engellilik gruplarına bakmak gerekiyor. Mesela işitme engelliliği başka bir psikolojik stres. Bu grubun en çok hissettiği stres çocuğuyla iletişim kurmada zorluklar yaşaması. Kendi çocuğu ile iletişim kuramayan aileler var ve bu büyük bir sorun. Görme engelliler de tek başlarına hareket etmekte problemler yaşayabiliyor. Bunların hepsinde farklı stres ve farklı baş etme yolları ortaya çıkıyor. Bunun haricinde çocukların yaşları önemli. Bunlara da bakmak gerekiyor. Ailelerin kabullenme aşamasında nerede oldukları da önem taşıyor. Bu konuda analizler ve çalışmalar devam ediyor. Bu proje 3 yıllık bir proje. İlk aşamasında biz strese bakalım, ebeveynlik durumlarına bakalım diye başladık. Bu 1 yıllık araştırma kısmımızı bitirmek üzereyiz. Son analizler yapılıyor.

Her ülkeden 40 aileye eğitimler verilecek

Projenin ikinci aşaması da hem ailelere destek olmak anlamında bir eğitim müfredatı geliştirmeyi hem de sonrasında bir aile rehber kitabı oluşturmayı kapsıyor. İspanya’da bir eğitim grubumuz olacak ve daha sonra bu grup kendi ülkelerine dönerek geliştirdikleri uygulamaları ailelerle paylaşacak. Her ülkede 40 aile hedefleniyor bu proje için. 12 hafta ikişer saatlik bir eğitim planlanıyor. Bizim de planımız aile dernekleriyle birlikte çalışıp ailelerle birlikte olmak ve bu eğitimi onlara aktararak aileleri güçlendirmek. Psiko-sosyal eğitimsel yaklaşım deniyor buna. Bireyin içerisindeki gücü hissetmesini sağlamaya yönelik bir çalışma. Bu projede aileleri psikolojik olarak destekleyeceğiz. Ben güçlüyüm ve ben yapabilirim inancını kazanmalarını sağlamayı planlıyoruz.

Projenin hangi aşamasındasınız?

Projenin şu anda ikinci ayağındayız. İlk kısmı araştırma kısmıydı. Şimdi eğitimci eğitimi kısmındayız. Sonra aile eğitimi kısmına geçeceğiz. 40 aile ile çalışmayı planlıyoruz. İstekli aile zaten hemen kabul edecektir bunu. Fakat ben aslında düşük sosyo-ekonomik seviyeden gelen katılım konusunda isteksiz aileleri almak isterim bu eğitime. İnsanlara nasıl ulaşabileceğimizi sıkı anlamda sorgulamamız gerekiyor. Asıl olarak ihtiyacı olan ve ihtiyacını söyleyemeyen kişilere ulaşmak gerekiyor.

Engellilik gerçeği komşulardan bile saklanıyor

Toplumdaki engellilik algısı ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Engellilikle ilgili veriler güvenilir mi?

Projede biz farklı ülkelerdeki uygulamaları görmeyi amaçladık. Türkiye’de daha önce toplanan verilerin güvenilir olmadığını düşünüyorum. Çünkü en son adrese dayalı nüfus kayıt sistemiyle nüfus sayımı yapıldı. Bu uygulamada kapıya gelip ‘’Ailenizde engelli var mı?’’ şeklinde soruluyor. ‘’Yok’’ deniyor ama aslında var olabiliyor. Bir şekilde saklanabiliyor. Bazen de aile destek alacaksa en ufak bir engelde ortaya çıkartabiliyor. Ama ortada böyle bir destek yoksa utandırma veya hor görme gibi bir durumdan kaçınmak için yok deniyor. Komşulardan bile saklanılabiliyor. Özellikle görünebilir bir engel yoksa bu durum daha çok yaşanıyor.

Toplumsal değer yargılarımız da bu verinin güvenilir olup olmadığını söylüyor bize. Ayıplama, utandırma, hor görme gibi durumlar bunlar. Öğretmenler çocuklarla ilgili bir sorun olduğunu düşündüklerinde aileleri rehberlik araştırma merkezlerine yönlendiriyorlar. Bazı ailelerin oralara gitmediğini veya gitse bile güvenmediğini görüyoruz. Benim çocuğuma zekâ geriliği tanısı konulacak, benim çocuğum ön yargılarla mücadele etmek zorunda kalacak korkusu var. Ortada bir güvensizlik var. Rehberlik merkezindeki kişilerin müthiş bir uzmanlığa sahip olması gerekiyor. Bizde de yeni yeni özel eğitim alanı gelişmeye başlıyor. Çok iyi kurumlar da var tabii fakat ihtiyacı karşılayacak düzeyde olmadığını düşünüyorum. Verilerin güvenirliğini artırmak için toplumdaki güven duygusunu arttırmak gerekiyor.

Peki, araştırmanızdaki ailelerden toplanan verilere güveniyor musunuz?

Engellilik durumu aslında düşük sosyo-ekonomik seviyedeki ailelerde; koşulların iyi olmaması, akraba evliliği, annenin hamileliğinde iyi beslenmemesi gibi durumlardan dolayı biraz daha fazla. Biz toplamda 400 anket gönderdik. O anketlerin sadece yarısı bize geri döndü. Kurumsal bağlantılar kurmamıza, insanları ikna etmemize rağmen durum böyle oldu. Merkez müdürleri, öğretmenleri ve orada güvenilir olarak tanınan insanlar aracılığıyla ailelere ulaştık. Buna rağmen dönüş iyi olmadı. Daha sonra biz kendimiz merkezlere gidip ailelere rica ederek iki dalgada toplayabildik. Verilerin güvenilir olup olmadığı sorusu esasen bir araştırma yöntemi sorusu. Kime ulaştın? Kim sana cevap veriyor? O anketi eline alıp da ben bunu okuyamıyorum veya bu ne anlama geliyor diyen bir grup da var mutlaka. Biz böyle rastlantısal örneklem almadan toplumun geneli ile ilgili bir yorum getiremeyiz. Bu 195 aile veya bütün projeyi katarsanız 1300 aile bize böyle cevap verdi. Tabii ki genellenebilir bir şey olsa çok daha güzel olur. Onun için bence böyle projeler önemli ve anlamlı fakat bu sadece ilk adım. Bizim aslında yapmamız gereken önümüze haritayı alıp genel bir tarama yapmak. Sosyal politikaları ve aile politikalarını belirlerken bunları dikkate almak gerekiyor.

Evde açık iletişim ortamı olmalı

‘’Sağlıklı bir ev’’ ortamını nasıl tanımlıyorsunuz?

İletişimin açık olması gerekiyor. Çocukların kendilerini ifade etmelerine olanak sağlayan güvenilir yetişkinler olmalı. Anne babaların çocuk gelişiminden, çocuk eğitiminden az buçuk anlayan insanlar olması lazım. Aileler ile sağlık ekibi veya psikolojik destek veren ekip arasında bir terminoloji sıkıntısı yaşanabiliyor. Bazen öyle bir jargon kullanılıyor ki ailelerle iletişimsizlik yaşanıyor ve sorunlar buradan başlıyor. Yani problemi tanımayla ilgili sıkıntımız var. Ailelere bu durumu anlatmakla ilgili sıkıntılarımız var. Uzmanlarımız öncelikle olarak buradan başlamalı. Ben işitme engelliliğiyle ilgili çalıştım daha önce. Hatta Türkiye’de bir ilk olarak işaret dili kitabımız çıktı “İlk İşaret Dili Kitabım” adıyla. Şu anda internet sayfamızda yayınlıyoruz. Umarım yakında basma şansımız da olur.

Çocuğun aileyle iletişim kuramaması müthiş bir hayal kırıklığı ve zorluk göstergesi. Aileler ne yaşıyorsa bunun tanımının iyi yapılması ve bu konuda ailelere ulaşabilecek düzeyde ve içerikte bir bilgi verilmesi gerekiyor. Sağlıklı ortam oluşturmak için bu çok önemli. Yaşanabilecek problemleri de ön görmek gerekiyor. Üç yaşındaki işitme engelliliği yaşayan bir çocuk ile ortaokulda işitme engelliliği yaşayan bir çocuğun yaşadığı problemler aynı değil. Tahminleri de iyi yapmak gerekiyor. Bu çocuk şu anda bunu yaşıyor ama bir sene sonra ergenliğe girdiğinde şunlar olabilir. Bu durum, çocuk o yaşa geldiğinde onun ve ailesi için yapabileceklerimizi planlamamızı sağlayacaktır. Ailelerin sağlıklı ortam yaratabilmesi için hazırlıklı olması gerekiyor. Bana kalırsa iletişime açık olmak, çocuğun ihtiyaçlarının neler olabileceğinin onun ağzından öğrenmek ve buna yönelik çözümler üretmek gerekli.

Ailelere ulaşmadan çocuklara ulaşmamız zor

Ailelerin yalnızlık hissinden kurtulmalarının yolları nelerdir?

Bu konuda toplumsal destek çok önemli bir yere sahip. Çocuğun akademik becerilerini, dinleme becerilerini, bilişsel becerilerini, okuma - yazma becerilerini anlayabilmek için birebir çocukla çalışmak çok değerli. Fakat ailenin de desteğe ihtiyacı var. Sağlıklı ortam dediğimiz şeyi aile oluşturacak. Buna karşın bazı aileler çocuklarının gelişimsel anlamda hangi noktada olduğunun tanımını yapmakta bile zorlanabiliyorlar. Ayrıca stres, çaresizlik, kaygı, kendini kapatma, kimseyle muhatap olmama gibi şeyler yaşayabiliyorlar. Hatta depresyona kadar giden bir durumla mücadele ediyorlar. Aileler bunu kendi içinde yaşıyor.

Bazı ülkelerde grup terapileri var. Buralarda aileler bir araya geliyor. Ama Türkiye’ye baktığımızda ‘Çocuklara destek verelim ki aileler iyi hissetsin’ duruma var. Tabii ki aileler çocukları için yapılan katkılardan dolayı iyi hissediyorlar ama bir yandan aileleri de psikolojik olarak desteklemek gerekiyor ki çocuklarına destek olabilsinler. Projenin amacı da ailelere psiko-sosyal destek verecek bir ortam yaratmanın yollarını açmak; yalnızlık duygusu ve stresle baş edebilmeleri için destek mekanizmalarını işletmek. Ailelere ulaşmadan çocuklara ulaşmak çok zor. Çocukları toplumsal hayata hazırlamak amaçlanıyor fakat aile bunu yapacak gücü kendinde hissetmiyorsa, toplum tarafından desteklenmiyorsa, onlar için sosyal politikalar geliştirilmiyorsa veya sınırlı sayıdaki aileye ulaşacak düzeydeyse o zaman o hedefe hiçbir zaman ulaşamayacağız demek oluyor. Herkesin bunu ilke edinmesi ve toplumsal bir inançla bu işin içine girmesi gerekiyor. Şu anda ihtiyacı karşılamaya yönelik yeterli merkez veya uzman yok. Bakış açısını da değiştirmek gerekli. Bir merkez açmanın yanında ailelerle birebir çalışacak uzmanlar yetiştirmek de gerekiyor. Bu şekilde temelden aileyi kalkındırarak çocuğa ulaşmak mümkün olacak.

 

Projeye dair detaylı bilgi için:

www.psiwell.eu

 

Söyleşi: Serdar Yetkin / Kurumsal İletişim Ofisi

Tarih: 11 Nisan 2018