Türkiye’nin ‘’Kadınsız Kentleri’’

Yazarları arasında Boğaziçi Üniversitesi mezunu üç akademisyenin de yer aldığı ’Kadınsız Kentler’’ başlıklı kitap, 2017 Sedat Simavi Gazetecilik Ödülleri’nde Sosyal Bilimler alanında ödüle değer bulundu.

Günümüzde kadınların toplumsal konumlarında kökleşmiş olan eşitsizlik ile eğitimden sağlığa, ulaştırmadan güvenliğe kadar pek çok alanı kapsayan cinsiyet ayrımı, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaşanıyor. Türkiye’de politika, ‘’güç ve iktidar’’ ilişkilerini ağırlıklı olarak erkekler lehine üretirken, ‘’yüksek siyasetten’’ başlayarak sokağa dek uzanan politika yapım alanında sistem kadınlar için eşitsizlikler üretirken aynı zamanda kadını kamu politikaları alanından uzak tutuyor.

Nuray Ergüneş ve Ayşegül Yakar Önal'ın yanı sıra, yazarları arasında Boğaziçi Üniversitesi mezunu araştırmacı ve akademisyen üç ismin, Doç. Dr. Burcu Yakut Çakar -EC’00 (BA), EC’03 (MA), Doç. Dr. Yelda Yücel -EC’93 (BA), EC’96 (MA), EC’03 (PhD)  ve Prof. Dr. Gülay Günlük Şenesen’in- EC’78 (BA), EC’79 (MA)  yer aldığı ‘’Kadınsız Kentler’’ başlıklı kitap, toplumsal cinsiyet açısından Türkiye’deki belediyelerin politika ve bütçelerini inceleyen ve geniş bir saha çalışmasından gözlemler sunan kapsamıyla 2017 Sedat Simavi Gazetecilik Ödülleri’nde Sosyal Bilimler alanında ödüle değer bulundu.

Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şemsa Özar’ın danışman olarak katkı sunduğu bu çalışmaya  zemin oluşturan araştırmayı yürüten araştırmacı ve akademisyenler, Birleşmiş Milletler Ortak Programı, Kadın Dostu Kent Projesi kapsamındaki Kars, Şanlıurfa, Nevşehir, İzmir, Samsun ile bu kapsamda olmayan komşu kentlerin, Erzurum, Diyarbakır, Kayseri, Manisa ve Ordu’nun belediye plan ve programlarını toplumsal cinsiyet perspektifi ile kadınların yapabilirlikleri açısından incelediler. Kent merkezlerine ziyaretler yaptılar; günlük yaşamda toplumsal cinsiyet eşitliği açısından gözlemler yaptılar; bu kentlerde yaşayan kadınları dinlediler. Araştırmacılar, söz konusu kentlerin çeşitli maddi göstergeler açısından gelişme ve iyileşme eğilimine rağmen, toplumsal yaşam bağlamında aslında eşitlik tesis etmekten uzak, birer “Kadınsız Kent” görünümü taşıdığı sonucuna varırken ‘’Kadın Dostu’’ olmanın da tartışılmaya açılması gerektiğini vurguluyorlar.

Kitabın yazarları arasında yer alan, Burcu Yakut Çakar’ın sosyal politikada dönüşümler, yoksulluk, gelir dağılımı, toplumsal refahın kavramsallaştırılması ve ölçümü, toplumsal cinsiyet ve sosyal politika, sosyal yardım mekanizmaları, sağlık politikaları konularında ulusal ve uluslararası düzeyde araştırma ve yayınları bulunuyor. Yelda Yücel, 2009 yılından bu yana İstanbul Bilgi Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde; Gülay Günlük Şenesen ise 1996’dan bu yana İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde görev yapıyor.

Çakar, Yücel ve Şenesen ile ‘’Kadınsız Kentler’’ üzerine konuştuk.

Kitabınızda Kadın Dostu Kent projesine dahil olan ve olmayan kentlerde belediyelerin plan ve programlarını toplumsal cinsiyet perspektifi bağlamında gözlemlediniz.  Örneğin İzmir/Diyarbakır gibi kentlerde ne gibi sonuçlara ulaştınız, kıyaslamak gerekirse?

Araştırmanın masabaşı çalışmasında öncelikle stratejik planlar, yerel eşitlik eylem planları gibi politika belgelerini toplumsal cinsiyet denetimine tabi tuttuk. Daha önemlisi, çalışmanın hem dünya hem de Türkiye yazınına özgün katkısı, belediye bütçelerinin toplumsal cinsiyet perspektifi ile kadınların yapabilirlikleri bağlamında dökümünün yapılması, böylece belediye harcamaları ile kentte yaşayanların yapabilirliklerinin analiz edilebilmesi oldu. Dirlik Temelli Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Bütçeleme (DTCDB) yaklaşımı çerçevesinde yerel yönetimlerin politika ve hizmetlerinin kentlerdeki kadın ve erkeklerin yapabilirliklerini ne derece iyileştirdiğini irdeleyebilmek için belediyelerin performans programlarını kullandık.

Yapabilirlikler yaklaşımını temel alan bu yöntem ile bireysel ve kolektif dirliğin sağlanmasında etkili olan kadın bireylerin toplumsal refaha katkıları açısından üstlendikleri kilit rolün önceliğini vurguluyoruz. Zira, hem sunulan hizmetlerin yararlanıcıları olarak, hem de hane içi üretim ve bakım emeği yoluyla da hanedeki tüm bireylerin refahına sundukları katkı bağlamında kadınlar kolektif dirliğin sağlanmasında etkin.

10 kentte 10 temel kriter üzerinden saha çalışması yapıldı

Biz analitik yaklaşımımız çerçevesinde on temel yapabilirlik tanımladık, sıraladık ve belediye fonksiyonları ile eşleştirerek performans programlarını gözden geçirdik. Bu yapabilirlikler sırasıyla şunlar: Güvenli ve yeterli yaşam alanına erişim, yeterli hareketliliğe ve çevresel planlamaya erişim, boş zaman ve spor etkinliklerine erişim, bakım hizmetlerine erişim, toplumsal ve siyasal katılım, ücretli istihdama erişim, parasal gelire erişim, sağlığa erişim, eğitim ve öğrenime erişim ve şiddetsiz bir yaşama erişim. O yılın bütçe taahhüdü olan performans programlarında yer alan her bir harcama kalemini, hem yapabilirliklerle ilişkileri, hem de belediye fonksiyon ve organizasyon yapısıyla bağlantılandırdığımız çoklu bir matris yöntemi ile bütçe kaynaklarının toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin giderilmesi lehine ne oranda ayrıldığını anlamaya çalıştık.

Saha çalışmasında ise belediyelerde ilgili birimlerdeki uzmanlar ve yöneticiler ile yapılan görüşmelerle hizmet sunanların perspektifini irdelemeye çalıştık, çeşitli hizmet birimleri ve mahallelerde görüştüğümüz kadınlarla da hizmetlerden yararlananların değerlendirme ve beklentilerinin izini sürmeye uğraştık. Kentleri belirlerken önceliğimiz KDK projesi kapsamında olan kentler arasından coğrafi çeşitliliği yansıtacak bir seçim idi, eşlediğimiz karşılaştırma grubu ise proje kapsamında olmayan ama sosyo-ekonomik açıdan benzerliğinin yüksek olduğu varsayımıyla komşu kentlerden oluştu. KDK projesi kapsamında olan beş kent (Kars, Samsun, Şanlıurfa, Nevşehir, İzmir) ve ile beş komşu kent (Erzurum, Ordu, Diyarbakır, Kayseri, Manisa) örneklemimizi oluşturdu. Saha çalışmasını yürütürken kent ikililerini arka arkaya ziyaret ettik – hem sahada veri toplarken, hem de verileri analiz ederken ikili karşılaştırma yaparak bölgesel yakınlığın toplumsal ve iktisadi yapılar açısından varsaydığımız benzerlikleri kadar özgüllüklerini yansıtmaya çalıştık.

Kadını siyasetin odağına almıyoruz

Sorunuzu İzmir / Diyarbakır karşılaştırması yaparak yanıtlamaktan ziyade, kent ikililerinden elde ettiğimiz başlıca birkaç bulguyu paylaşalım;

İzmir’de kurumsal açıdan anaakımlaştırmanın ileri düzeyde olduğunu söylemek mümkün, belediyenin hizmet ve faaliyetlerinin araştırma kapsamındaki pek çok kente göre daha fazla bir kısmının kadınların dirliğine yönelik ve etkili olarak yürütüldüğünü gördük. Buna karşılık Manisa’da belediye hizmetlerinin kadınların dirliğini dengeli ve bütünlüklü bir yaklaşımla etkilemekten uzak olduğunu tespit ettik.  BM Ortak Programı’na ilk (2006’dan beri) dâhil olan kentlerden Kars’ta 2013 yılı itibariyle toplumsal cinsiyet farkındalığının birim faaliyetlerine tam olarak yansımadığı görülüyor, hizmetler de kadınların dirliği açısından fark yaratan bir etki yaratmıyor.

Buna karşılık aynı dönemde Erzurum’da muhafazakâr toplumsal yapı, cinsiyet normları ve mevcut eşitsizlikler baskın biçimde kentsel hizmetlerin kadınların dirliğine etkisini kısıtlıyor. Kars gibi erken dönemde programa katılan Nevşehir’de belediyedeki uzun dönemli bir toplumsal cinsiyet çalışmaları tecrübesinin yavaş da olsa hizmetlerin kadınların dirliğine olumlu etki etmesine yol açtığını gözledik.

Küçük ölçekli bu kentle karşılaştırıldığında, Kayseri gibi bir büyükşehirde ise bu tür çalışmalar ve farkındalık mevcut olmadığından, kamu harcamalarının hizmet ve politikalar eliyle dönüştürücü bir etki yaratması söz konusu olmuyor. Şanlıurfa’da BM Ortak Programı’na ilişkin taahhütlerin yeterli ölçüde yerine getirilmemiş olduğunu gözlemledik; belediye hizmetlerinin kentsel altyapı ve üstyapıya odaklı olması ve kadınların dirliğine katkı sunabilecek diğer alanların geri planda kalması söz konusu. Diyarbakır’da ise BM Ortak Programı kapsamında olmadığı halde araştırmanın yürütüldüğü dönemdeki faaliyetlere cinsiyete duyarlı bir yaklaşımın hâkim olduğunu gördük, bunun en temel nedeni de kente özgü siyasetin kadını odağa alan bir bakış açısına sahip olması – nitekim kentteki kadınların hem bilinç düzeyleri hem de siyasete aktif katılımları son derece yüksek.

Belediye hizmetlerinin kadınların dirliğini doğrudan etkileyen bakım hizmetlerine erişim, parasal gelire erişim gibi alanlarda ve sosyal hizmet fonksiyonu çerçevesinde yoğunlaştığını tespit ettik – bu da hizmetlerin toplumsal yapının 1990lardan itibaren zorunlu göç ile dönüşümünün beraberinde getirdiği işsizlik, yoksulluk gibi yapısal sorunlara doğrudan yöneldiğini gösteriyor. İncelediğimiz kentler arasında BM Ortak Programına en geç dâhil olan Samsun’da mevcut taahhütlerin henüz kadınların dirliği açısından bir fark yaratmadığını gördük. Buna karşılık Ordu’da kentsel hizmetler dirlik açısından nispeten olumlu etkide bulunuyor ancak dengeli ve bütünlüklü bir yaklaşımın araştırmanın yürütüldüğü dönemde mevcut olmadığını tespit ettik.

Kadını doğrudan ilgilendiren faaliyetlere ayrılan bütçe yüzde 1’den az

Kentlerin yönetimlerini, plan ve programlarını toplumsal cinsiyet eşitliği açısından incelediğinizde kent yönetimlerine 1-5 (en düşükten yükseğe) arası puan vermek gerekirse nasıl bir sıralama yapardınız?

Kentlerde kadınların dirliğinin boyutları çok katmanlı ve bu nedenle, bir sıralama yapmaktansa, her kentin değerlendirilmesinde bu boyutların her birinde neler olduğuna bakmak ve her kentin özgünlüğü çerçevesinde bir profil çıkarmak -ki bizim de yaptığımız bu- politika tasarım ve uygulaması açısından daha yerinde olur.  Öte yandan, başta da söylediğimiz gibi bizim çalışmamız toplumsal cinsiyet eşitliğine ayrılan kaynaklar açısından bakıyor; asıl özgün katkısı bu. Sadece kadın odaklı olan hizmet ve faaliyetler üzerinde yoğunlaşmadığımızı, toplumun ve tabii kadınların da yaşamını iyileştirecek faaliyetleri sınıflandırdığımızı belirtelim.  Bu açıdan çok genelleştirme pahasına da olsa kadınların yapabilirlikleri ile doğrudan ve dolaylı ilişkilendirdiğimiz harcamaların bütçe içindeki payları bir fikir verebilir:  Kars (yüzde 62), Erzurum (yüzde 42), Şanlıurfa (yüzde 37), Diyarbakır (yüzde 37), Nevşehir (yüzde 28), Kayseri (yüzde 67), İzmir (yüzde 53), Manisa (yüzde 42), Ordu (yüzde 50).

Yalnız burada çok önemli bir nokta var: Tüm kentlerde bu harcamaların da kabaca yüzde 80 ila 90’ını altyapı ve ulaşım harcamaları oluşturuyor. Kadınlarla doğrudan ilişkilendirilebilen istihdam, bakım hizmetleri, katılım, şiddetsiz yaşam, toplumsal cinsiyet anaakımlaştırması faaliyetlerine ayrılan toplam kaynağın bütçe payının incelediğimiz kentlerde yüzde 1’den az olduğunu görüyoruz.    

‘’Kadın Dostu’’ sıfatını tartışmaya açmak gerekiyor

Birkaç ay önce, bazı kentlerimizin büyükşehir belediyeleri tarafından uygulanmaya başlanan ancak toplumun önemli bir kısmının da büyük tepkisini çeken pembe otobüs uygulaması gündeme gelmişti... Kadın Dostu Kent anlayışı bağlamında bu veya benzeri uygulamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tür projeler kadınların kentten beklentilerine, gerçek ihtiyaçlarına cevap veriyor mu?

Konuşmanın başında da değindiğimiz gibi, çalışmamızın kuramsal arka planını oluşturan DTCTB yaklaşımını toplumsal cinsiyeti ana akımlaştırmanın bir aracı olarak değerlendiriyoruz. Bu açıdan da hizmet, politika ve uygulamaların ne derece kadınlara yönelik tasarlandığına değil bunların cinsiyet eşitliğini tesis etmeye ne derece etkide bulunduğuna, dahası bireysel olarak kadınların dirliğine ve kolektif olarak toplumsal refaha katkısına dair bir değerlendirme yapıyoruz.

Bu perspektiften bakıldığında, aslen “kadın dostu” olmak sıfatını dahi tartışmaya açmak gerekiyor – ancak BM ortak programının resmi adı bu şekilde tanımlandığından kitabımıza konu olan araştırmamızda bu terminolojiyi kullanıyoruz. Cinsiyetçiliğin sembolü “pembe” renkli, sadece kadınların hizmet aldığı kompartımanları olan toplu taşıma hizmetlerinin – biraz da abartarak - “kadın dostu” değil “kadın düşmanı” bir kent tasarımının parçası olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bu tür uygulamaların kadını “koruma” motivasyonu ile ayrımcılığı pekiştiren bir nitelik kazandığı açık. Bu şekilde ayrıştırılan kadınlar, üstü örtük biçimde kamusal alanı özgürce kullanmaları kısıtlanan, toplumsal alandaki görünürlük ve varlıkları belirli alanlara hapsedilen kentli yurttaşlar.

Kadınların güvenli yaşam alanlarına erişimlerine tehdit teşkil eden taciz vb. durumlara karşı kolay ve düşük maliyetli bu tür önlemlerin hayata geçirilmesi, cinsiyetçi ya da ayrımcı toplumsal ilişkileri yeniden üretmeyi açık biçimde destekliyor. Dahası bu tür bir bakış açısının dönüştürülmesine yönelik önlemlerin alınmasını geciktirmeye ya da tamamen geri plana itmeye neden oluyor – bu nedenle de kadına “düşman” bir yaklaşım sergiliyor. Dolayısıyla da kadınların kente ilişkin deneyimlerinin, kent hayatına katılımlarına dair beklentilerinin yapabilirliklerini genişletecek biçimde iyileştirilmesine hizmet etmekten epeyce uzak kalıyor.      

Toplumsal yaşam açısından irdelendiğinde incelediğiniz kentlerin eşitlik tesis etmekten uzak birer ‘’kadınsız kent’’ manzarası çizdiği tespitiniz oldukça dikkat çekici. Bunu biraz açmak mümkün mü? Bu noktada eşitlikçi politikaların hayata daha fazla uygulanabilmesi için ne gibi somut öneriler getirilebilir?

“Hep ev, hep ev olmaz… Park olsa çocuklar oynarken biz de komşularla sosyalleşebiliriz. Ben işe girdikten sonra farkına vardım… eksiklerin olduğunu anladım… Burada yaşıyorsak düzgün bir yaşam istiyoruz” (Kars, Kadın5-2, Evli)

“Kursa gidemem, saatleri uymuyor, oğlan öğlen okuldan eve yemeğe geliyor” (Nevşehir, Kadın3-5, Boşanmış)

“Peyzaj konusunda hatalar var. Kaldırımlarda yürünemiyor. Yaşlılar büyük kaldırım üstü tabelalara takılıp düşebiliyor. Vergi verdiğimiz halde hizmetlerin kalitesizleşmesine sinir oluyoruz” (İzmir, Kadın2-7, Evli)

“Belediyenin bize faydaları var ama kullanamıyoruz. Bizi dışarı bırakmazlar, evli olsak da bırakmazlar. Kadın destek merkezine gitmek istedim ama evden izin vermediler” (Şanlıurfa, Kadın1-4, Bekâr)

Bu alıntıların tümü BM Ortak Programı kapsamında Kadın Dostu Kent taahhütnamesinde bulunmuş kentlerden kadınlara ait. Bulgularımızı aktarırken de ifade ettiğimiz üzere, toplumsal yapı, cinsiyet ilişkileri ve normları, siyasi yapılanma gibi yapısal unsurlar kadınların dirliği açısından belirleyici nitelikte. Başka bir deyişle, belediyeler politika ve hizmet planlaması sürecinde harcama alanlarını belirler ve sıralarken, kentin altyapı ihtiyacının önceliklendirilmesi, belediyenin politik konumu, kentteki muhafazakâr ve ataerkil yapının etkisi gibi unsurlar etkili oluyor.            

Hizmet ve politikaların eşitliği tesis etmeye ne derece katkı verdiğinin anlaşılabilmesi ve daha eşitlikçi politika tasarımlarının yapılabilmesi için toplumun farklı kesimleri açısından etki ve sonuçlarının değerlendirilmesi gerekiyor – buna toplumsal cinsiyet etki analizi diyoruz. Bu değerlendirmenin sağlıklı biçimde yapılabilmesi için de cinsiyete duyarlı veri ve göstergeler türetilmeli. 

Kentli kadınların homojen bir grup olmadığını da hep hatırda tutmak gerekiyor. Nitekim belediye hizmetlerinin hizmet alanları temelinde kadınların dirliğine etkisi sosyo-ekonomik düzeye göre farklılaşıyor. Özellikle altyapı, ulaşım, rekreasyon gibi alanlarda yoğunlaşan belediye hizmetleri daha çok orta ve üst sosyo-ekonomik düzeydeki kadınların dirliğine olumlu etkide bulunuyor. Buna karşılık, düşük gelirli kesimden kadınlar için su-elektrik-barınmaya erişim gibi iyi yaşam koşullarına ulaşma ve ayni-nakdi yardımların da içinde bulunduğu sosyal hizmetlere erişim önceliklendiriliyor. Dolayısıyla, hizmet ve politikaların farklı kesimlerin ihtiyaç ve taleplerini gözetmesi, dahası çok boyutlu olarak tasarlanması gerekiyor.

Katılım süreçlerini son derece önemsiyoruz. Politika ve programların yararlanıcıları olan kentli yurttaşların ve özellikle de kadın yurttaşların hizmetlere ilişkin ihtiyaç, beklenti, talep ve değerlendirmelerinin sistematik olarak cinsiyete duyarlı politika üretim sürecinin parçası olmaları çok önemli. Bu açıdan yerelde kadınların aktif katılımını sağlayan mekanizmaların olmadığı yerlerde kurulması, (örneğin kent konseylerinin kadın meclisleri gibi…) mevcut olduğu yerlerde güçlendirilmesi ve etkin biçimde işlerliğinin sağlanmasını öneriyoruz.

Az önce pembe toplu taşıma araçları örneğinde de altını çizmeye çalıştığımız üzere, toplumsal cinsiyet bağlamındaki politika ve programların sadece kadınlara odaklı olarak kurgulanması sorunlu bir yaklaşım. Kadınların dirliğine olumlu katkının sunulabilmesi, erkeklerin de kapsandığı ve tüm kesimlerin birbirleriyle etkileşimlerinin dikkate alındığı bir perspektifle mümkün olabilir.

‘’Kadınsız Kentler: Toplumsal Cinsiyet Açısından Belediyelerin Politika ve Bütçeleri’’ başlıklı çalışmanız Kadın Dostu Kentler (KDK) Birleşmiş Milletler Ortak Programı ile hangi kapsamda örtüştü? Biraz da bu çalışmanın arka planını dinleyebilir miyiz?

Kitabımızın arka planını oluşturan çalışmanın temelleri 2011 yılında Modena Üniversitesi’nden Prof. Tindara Addabbo’dan gelen “Kamu Bütçeleri ve Sürdürülebilir Dirlik” başlıklı ortak proje davetine istinaden bir araya geldiğimiz Türkiye çalışma grubundaki tartışmalarda atıldı.

Bu tartışmaların kamu politikalarının yaşam kalitesi açısından incelenmesi boyutu, bizler için toplumsal cinsiyet perspektifinden politika, hizmet ve uygulamaların değerlendirilmesi için Dirlik Temelli Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Bütçeleme (DTCDB) yöntemini Türkiye özelinde uyarlamak için uygun bir zemin oluşturdu. Kamu politikaları toplumsal cinsiyet açısından “nötr” müdahaleler değil – mevcut eşitsizlikleri derinleştirir ya da bu eşitsizlikleri giderici etkide bulunur. Kamu politikalarının tasarımından uygulamasına her aşamada cinsiyete duyarlı bir yaklaşım çerçevesinde bütünlüklü biçimde kurgulanması toplumsal cinsiyetin anaakımlaştırılması olarak tanımlanıyor. Politika taahhütlerinin ve çıktılarının izlenmesi ise eşitlik denetimi ya da toplumsal cinsiyet denetimini oluşturuyor. Bu çerçevede kamusal kaynak dağılımlarının yansıması olarak bütçeler bu denetim için önemli araçlar olarak ortaya çıkıyor; nitekim politika ve uygulamalar için kaynak tahsisi üzerinden ayrımcılığın/eşitsizliğin izini sürebilmek ve uygun müdahaleyi tasarlama işlevini üstleniyor.

Avrupa Konseyi’nin 2005 yılındaki raporunda Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Bütçeleme (TCDB) yaklaşımı “anaakımlaştırmanın bütçe sürecinde uygulanması” olarak tanımlanıyor. Bu perspektif Birleşmiş Milletler’in genel olarak kalkınma yardım programları dâhilinde, kadınların güçlendirilmesini sağlama alt hedefinin bir temel bileşeni olarak yer buluyor. Türkiye’de de Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UNWomen) araştırmamıza konu olan ortak program (BMOP) çerçevesinde pilot kent belediyelerinde TCDB eğitimi etkinlikleri yürütüyor. Ana yürütücülüğü Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) tarafından gerçekleştirilen Kadın Dostu Kentler projesi ise yerel yönetimlerin 2006 yılından itibaren seçilmiş kentlerde “kadınların kentsel yaşamın tüm alanlarında eşit biçimde yer almasını” desteklemeye yönelik bir dizi taahhüdü yerine getirmesini öngörmekte. Bu taahhütlerden biri de bütçelerin toplumsal cinsiyete duyarlılık ilkesini göz önünde bulundurarak hazırlanması.

Çalışmamız kapsamında kamu politikasının bütçe ile bağlantısına odaklandık ve yerel yönetimler tarafından sunulan hizmet ve politikalar çerçevesinde somut olarak Kadın Dostu Kent taahhüdünde bulunmanın yarattığı muhtemel farkları, sınırlı biçimde toplumsal cinsiyet dirliği açısından ortaya çıkarmayı amaçladık. TÜBİTAK Sosyal Bilimler Araştırma Grubu (SOBAG) tarafından desteklenen 15 aylık bu araştırma projesi 2013-2014 döneminde yürütüldü.

Bizlerle birlikte Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden Prof. Dr. Şemsa Özar proje danışmanı olarak, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Doç. Dr. Ayşegül Yakar-Önal ve Doç.Dr. Nuray Ergüneş araştırmacı olarak, aynı fakülteden genç arkadaşlarımız Ar. Gör. İpek Gümüşcan ve Arş. Gör. Mustafa Kahveci de bursiyer olarak araştırmaya katkı sundu. Ayrıca, 2013 yılında Friedrich Ebert Stiftung Derneği’nin desteği ile Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi ile ortaklaşa düzenlediğimiz uluslararası atölye çalışmasında da alanda öncü olan çeşitli uluslarararası örnekleri uzmanları ile birlikte tartışmak, BMOP programının Türkiye’nin farklı kentlerindeki yürütücüleri ile belediyelerin ilgili birimlerinde görevli uzmanların deneyimlerini dinlemek, çalışmamızın tüm aşamalarını düzenlemek açısından çok ufuk açıcı ve yararlı oldu. 2015’te kaybettiğimiz sevgili hocamız Prof. Dr. Ferhunde Özbay’ın değerli eleştirileri ve önerilerine de minnettarız.  

Eklemek istedikleriniz…

Araştırmamızın saha çalışmasını 2014 yerel seçimlerinden önceki süreçte (Ocak ayında) tamamladık. Bu açıdan seçim gündeminden (ve bugünden bakınca tüm yakın zamanlı politik gelişmelerden) azade bir değerlendirme yapabilmemiz mümkün olabilmişti. O dönem koşullarında dahi Türkiye’deki kamu yönetiminin geleneksel merkeziyetçi yapısının sürüyor olduğunu tespit etmiştik – özellikle gelir yaratma, istihdam ve harcama alanları açısından merkezi yönetimin belirleyiciliği söz konusu, bugünün koşullarında bu belirleyiciliğin çok daha baskın nitelikte olduğu da aşikâr. Dahası, sağlık, ulaşım, sosyal hizmetler gibi hem yerel yönetimler hem de merkezi yönetim tarafından üstlenebilecek hizmet alanlarında doğrudan yerel politikaların yansımalarının izini sürmek son derece güç.

Öte yandan belediyelerde toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalık oluştukça bunun politika tasarımına da yansıdığını gördük. Hizmet alanların bu yöndeki taleplerinin karşılanmasının bütçe bileşiminin de dönüşmesiyle sağlanacağı açık.

 

Söyleşi: Özgür Duygu Durgun /Kurumsal İletişim Ofisi

 

Tarih: 18 Aralık 2017