‘’Yazmak içe doğru bir yolculuğun seyir defteri gibi …’’

Bu Kitabı Çalın adlı kitabıyla 2001 Sait Faik Hikâye Armağanı, Bu Filmin Kötü Adamı Benim adlı romanıyla 2004 Yunus Nadi Roman Ödülü, Baba Oğul ve Kutsal Roman adlı kitabıyla 2013 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü, Gölgeler ve Hayaller Şehrinde adlı romanıyla ise 2014 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nün sahibi olan; kitapları çeşitli dillere çevrilen yazar, akademisyen Murat Gülsoy’un yeni romanı ‘’Öyle Güzel Bir Yer Ki’’ kısa süre önce okurlarla buluştu. Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü’nde öğretim üyesi olan ve 2014 yılından bu yana Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi müdürlüğü görevini sürdüren Gülsoy ile son romanı üzerine konuşurken zaman zaman ‘’yıkıcı’’ olabilen yaratıcı yazım sürecine, bireyin iç dünyasına ve gerilimlerine, yazar-okur ilişkisine dair sohbet ettik.

2016’da yayımlanan Yalnızlar için Çok Özel Bir Hizmet ile son romanınız Öyle Güzel Bir Yer Ki’nin kahramanları arasında tuhaf bir kardeşlik /duygudaşlık durumu sezinledik… Galiba her iki kahramanın da temel sorunu yalnızlık. Her ikisi de yaşam ve ölüm arasında bir yerlerde… Mirat Alsan yalnızlığını doldurmak için beynine ölüleri alırken; Kerem Nişantaşı’ndaki Şekercizade Apartmanı’nın bodrumunda, ölülerin evlerinden çıkan eşyalarla dolu eskici –antikacı dükkânında kasvetli bir hayat sürdürüyor. İki ayrı romanın kahramanı arasında yalnızlık ve ölüm üzerinden kurulmuş bir ruh kardeşliği olabilir mi?

Murat Gülsoy- Evet çok güzel bir noktayı yakalamışsınız. Ölüm ve aşk edebiyatın, sanatın evrensel temalarıdır. Çünkü insanın yaşamı arzu ve korkuların sarmalında ilerler. Ölüm tüm korkularımızın en somut halidir. Ölüm deneyimleyebileceğimiz bir durum olmamasına rağmen söz konusu olduğunda ciddi şekilde endişeleniriz. Kadim zamanların bazı akıllı felsefecileri “ölüm varken ben yokum, o halde ölüm benim için yoktur” diyerek insana umut veren düşünceler öne sürmüşlerse de insan her zaman ölümden korkmayı sürdürmüştür. Bu salt bir yok olma korkusu değildir. Yaşam yaratıcı bir dinamizm içerdiği zaman, örneğin çocuğunuz doğduğunda, bir resim yaptığınızda ya da bir şarkı söylediğinizde, endişelenmeyi bırakıp yoğun bir şekilde mutlu olursunuz. O zaman var oluş sevinçli bir hal alır. İyi ki varım, varız, iyi ki yaşıyoruz deriz. Ancak işler ters gittiğinde, yaratıcı bir sürecin içinde olmadığımızda zaman bizi öğütmeye başlar, yaşam boğucu ve yok edici bir hal alır, mutsuz oluruz. Kendimizi değersiz hissettiğimiz bir boşluğun içine düşeriz.

Yalnızlar için Çok Özel Bir Hizmet romanının kahramanı yalnızlığın boğuculuğu ile başa çıkabilmek için “ölmüş insanların zihinlerini başka zihinlere aktararak onların yaşamasını ve zihni kabul edenlerin de yalnızlıktan kurtulmasını sağlayan bir şirkete” baş vurarak içine bir genç bir kadının zihnini alır. Tabii ondan sonra olaylar beklenmedik bir yönde gelişir. İnsanın belleğinin ve kişiliğinin sınırları, aşk ve arzular tartışmaya açılır. Hareket noktası ölülerden geriye kalan zihinlerin kullanılması olmasına karşın yaşama dair bir romandır Yalnızlar için Çok Özel Bir Hizmet

Son romanım Öyle Güzel Bir Yer Ki’nin kahramanı Kerem ise bir eskici dükkânının sahibidir. Buradaki eşyalar daha önceki hayatların izlerini taşır. Hatta Kerem sık sık mirasçılarının dağıttığı ölü evlerinden toparlar bu eşyaları. Aslında çok yalnız biri değildir, bir sevgilisi vardır mesela. Ama o eskici dükkanında bir mezarlık bekçisi gibi hisseder kendini, zengin ölülerin eşyalarının bekçisi. Dükkan zaman zaman onun gözüne ölüler dünyasının girişindeki bir vestiyer gibi görünür. İnsanlar dünyada sahip olduklarını oraya bırakıp gitmişlerdir. Ancak bu dinginlik eski bir aşkın alevlenmesiyle alt üst olur. İşin ilginç yanı bu alt üst oluş kentsel dönüşümün dalgalarıyla birleşerek daha büyük bir yıkımın hikayesine dönüşür.

Yazma sürecine yayılan gerilim ve mücadele

Öyle Güzel Bir Yer Ki yağmurlu bir Mayıs akşamı bir antika dükkânında eski lise arkadaşlarının buluşmasıyla başlayan; herkesin kendi labirentinde karanlık yolculuklara çıktığı bir roman… Başlangıçta ‘’sakin ve huzurlu’’ bir şeyler yazmayı hayal ettiğinizi ifade etmişsiniz bir söyleşinizde. ‘’Fakat romanın dünyasını kurarken yıkım ağır bastı demişsiniz’’. Neden yıkım öne çıktı ya da hayal ettiğiniz o sakin romandan nasıl vazgeçtiniz?

Yazmaya başlamadan önce aklımda bir fikir, bir duygu, bir sahne ya da resim oluyor. Ya da hepsi bir arada canlanıyor. Sonra bu unsurlardan beslenen bir kurgu gelişmeye başlıyor ama yazmanın her aşamasında birtakım engeller çıkıyor. Psikolojik direnç noktaları da diyebilirsiniz bunlara. İnsanı yazmaktan vaz geçirmeye, yazdıklarının anlamsız olduğuna ikna etmeye çalışan bir duygu durumu oluşuyor. Yazma arzusu ne kadar sizin hayatınızın, karakterinizin derinliklerinden geliyorsa bir o kadar da tehlikeli oluyor ve insan bu arzuyu bastırmaya çalışıyor. Bu gerilim ve mücadele tüm yazma sürecine yayılır. Bu romanı yazarken bir taraftan bir aşk hikayesinin olumlu duygusu yükseliyordu içimden ama bir yandan da yıkım, yok oluş gibi olumsuz durumların ağırlığı çöküyordu üzerime. Sonuçta bu iki duygunun savaş alanına döndü romanın dünyası. Tabii insan ne kadar çabalasa da yaşadığı dünyadan ve zamandan kendini soyutlayamıyor. İç dünyasında yaşadığı çatışmalar dış dünyanın meseleleri kılığında yazdığının içinde görünür oluyor.

Romanın kahramanı Kerem, yıllar boyunca elde etmek isteyip de erişemediği lise aşkı Hülya'ya kavuştuğunu zannetse de hikâye ilerledikçe bu imkânsız aşk hikâyesi hastalıklı bir hal alıyor. Kerem, genç sevgilisi Maral ile daha gerçek bir hayat kurabilecek iken kendini Hülya’ya kaptırıyor. Belki alt sınıftan gelmiş olmanın ezikliğini nihayet alt edebilirim düşüncesiyle… Peki, Kerem’in Hülya’ya duyduğu aşk mı yoksa kalantor ailelerin çocukları olarak büyütülmüş diğer lise arkadaşları gibi ‘’kendinden olanları sevenler’’ sınıfına dahil olma sevdası mı? Aşktan çok, sınıfsal bir çatışma mı?

Sınıfsal ve kültürel çatışmanın yaşamlarımızda belirleyici olduğunu düşünüyorum. Kerem’in bir sınıf atlama derdi yok. Sınıf atlayamayacağının bilincinde bir karakter. Sadece bir anlığına, Hülya’yla tekrar karşılaştıklarında belki bu gerçeği unutuyor. Ama bu gerçekliği değiştirmiyor. Her şey olacağına varıyor, olması gerekene. Öte yandan, aşk ve sınıfsal çelişkiler iç içe geçiyor Kerem’in iç dünyasında ki beni en çok bu ilgilendiriyordu. Daha önce konuştuğumuz gibi, başlangıçta amacım sakin bir aşk hikayesi anlatmaktı, yağmurlu bir mayıs akşamı bir eskici dükkanında başlayan güneyde bir butik otelde devam eden bir aşk hikayesi. Ama o dünyanın içine girdikçe, karakterleri daha iyi anlamaya başladım. Hiçbir duygu ya da ilişki saf değil, olmuyor, olamıyor. Biz dikkatli bakmadığımız için insanları ve ilişkileri çoğu zaman olduklarından çok daha basit sanıyoruz. Oysa her şey çok karmaşık ağlarla birbirine bağlı. Sınıfsal, etnik, kültürel, cinsel çatışmalar ilişkilerin kılcal damarlarında dolaşır. Bunu en kolay çocukların arasında gözlemleyebiliriz aslında. Onların birbirleriyle ilişkilerini izlediğimizde kimi zaman çocukların ne kadar acımasız olduğunu düşünürüz.

Büyümek ve olgunlaşmak dediğimiz belki de bu çatışmaları görmezden gelmeyi öğrenmek sürecinden başka bir şey değildir. Kerem’in okul yıllarından çıkıp gelen arkadaşlarıyla yeniden bir güç denklemi kurma çabası da romanın kanallarından birini oluşturuyor. Çocukluklarında birbirlerine acımasızca davranan bu kişiler hayatlarının bu evresinde nasıl davranacaklar? Hayat onlara neler öğretmiş? Bu sorular da önem kazanmıştı yazarken.

Baba-oğul ilişkisi ya da kadim bir çatışma hali

Romanda bir de baba-oğul meselesi dikkat çekici. Benzemek istemediği halde gitgide oğulun babaya dönüştüğü hastalıklı bir ilişki söz konusu. Ancak alışılmış ezberden farklı olarak, baba-oğul meselesi romanınızda babanın mutlak otorite olduğu bir iktidardan çok iktidarsızlığıyla öne çıktığı bir hal alıyor. Her iki durum da birey adına acıtıcı değil mi?

En kadim konudur baba-oğul ilişkisi. Tabii baba çoğu zaman iktidarı temsil eder. Onunla çatışarak babanın ilkesine baş kaldırarak insan birey olur. Kerem de babasıyla çatışıyor aslında. Ama onun otoritesiyle değil, ona bıraktığı zayıflıklarla savaşıyor. Kerem’i büyütenler, yani babası ve hamileri konumundaki yaşlı Yahudi ile ilişkisi hep tersine dönmeye hazır bir tekinsizlik içeriyor. Baba zavallı gibi göründüğü halde öyle bir an geliyor ki saf bir bilgelik buluyor Kerem onun basit sözlerinde ya da tam tersine o basitlikten tiksindiği anlarda kendisinin bir parmak ileriye gidemediğini fark ediyor. Baba-oğul, anne-kız gerilimleri insanın yakasını asla bırakmaz. İnsan kimi zaman aynada babasını görür gibi olur; zihnin içinde süregiden baba-oğul çatışması kendi yansımasıyla kavga etmesine benzer kişinin. Tek fark bu ayna farklı zamanlardaki halimizi göstermektedir. İnsanın güçlü ya da zayıf, fark etmez, babasından kurtulma çabası hayatın ana motiflerinden biridir. Yaşamımızın sonuna geldiğimizde belki bir barış imzalanır ama o zaman da tüm bunların nasıl gereksiz bir mücadeleden ibaret olduğunu fark ederiz. Aştığımız anda önemi kalmayan bir sınav gibi. Acıklı.

Öyle Güzel Bir Yer ki dünü ve bugünüyle bir İstanbul romanı olarak okunabiliyor. Şehrin eski sahiplerine, servetin değişimine, yeni zenginlerin aç gözlülüğüne, kentsel dönüşümle değişen dokuya ve sınıfsal çatışma ve ‘öteki olmak’ gibi temel yapısal meselelere usulca dokunuyor. Romana adını veren dize ise Eagles’ın hikayesi üzerine nice efsaneler türetilen Hotel California şarkısından alınmış. Üstelik romanın finali de otelin hazin sonu gibi… ‘’O güzel yer’’ İstanbul’un /belki de memleketin geçmişi diyebilir miyiz?

Hotel California benim için, belki de benim kuşağımdan insanlar için, yüklü bir şarkıdır. Tekrar tekrar dinlenir. Hem o şarkıyı ilk dinlediğimiz zamanların güzelliği, tazeliği, yeniliği hatırlarız hem de geri dönüşsüz bir şekilde tüm yaşananların yok olup gittiği gerçeği ile yüz yüze geliriz. Nostalji böyle bir ruh durumunu anlatmak için kullandığımız bir kavram. Bu romanın öyle bir kanalı var ama bu kanaldan akan duygular hızla günün gerçekleriyle sertleşiyor, nostaljinin tatlı rehaveti yerini gerçekçiliğin keskin soğukluğuna bırakıyor. Eskici dükkanı bana bu duyguların çatışma alanı gibi gelir öteden beri. 

‘’Dilimin dışına çıkamayacağım için gitmeyi hiç düşünmedim’’

Lise arkadaşlarının buluşmasındaki sohbetlerde sıklıkla ‘’memleketten gitmek’’ konusu gündeme geliyor romanda. Farklı hayatlar kurmak için, çocuklar için, daha güvenli, huzurlu vs yaşamak için gitmek... Şu sıralar dost -arkadaş meclislerinde sıkça  gündeme gelen bir meseleyi almışsınız bu hikâyenin içine.  Buna dair neler söylemek istersiniz?

 Yaşadığımız zamanlar gerçekten de zor. Kuşkusuz hayatın daha güvenli ve konforlu olduğu yerler var dünyada. Yıllardan beri hep bir gitme duygusu hakimdir ülkemizde. Her dönemin farklı gerekçeleri vardır. Almanya acı vatan diye bir olgu vardı örneğin, çok geniş bir nüfusu ilgilendiren bir göçtü bu. 80 sonrasında siyasi nedenlerle kaçanlar ya da daha iyi bir gelecek kurmak için gidenler. Beyin göçü. O tarihlerde Türkiye bir üçüncü dünya ülkesi olarak kimseye çok parlak bir gelecek vaat etmiyordu. Ama ben asla gitmeyi arzu etmedim. Neden bilmiyorum. Yaşadığım şehre özel bir bağım olduğunu da düşünmedim asla.

Belki romandaki sakallı yazarın söyledikleri yüzünden: ben bu dilin içinde düşünüyor, rüya görüyor ve yazıyorum. Başka bir dilin içine girebileceğimi sanmıyorum. Daha doğrusu, başka bir dilde yaşamaya ve yazmaya başladığım an artık o ben şimdiki ben olmayacak, bunu çok iyi biliyorum. Dil hem romanın içinde bir dünya kurmama, hikayeler örmeme yarıyor ama hem de attığım her ilmik beni içinde tuttuğu hapishanenin duvarlarını yükseltiyor. Dilimin dışına çıkamayacağımı bildiğim için belki de hiç gitmeyi düşünmedim. Günümüzün atmosferi evet çok umut dolu değil ama son yüz, yüz elli yılı düşündüğümüzde hangi dönem bir diğerinden iyiydi acaba? Ben bu soruya somut bir dönemle cevap veremiyorum. Dolayısıyla, şunu düşünüyorum: Durum bu, gerçeklik çıplak bir şekilde karşımızda, kötülük eskiden olduğu gibi gizli saklı ve uzakta değil tam gözümüzün önünde olup bitiyor. Bu koşullar altında yaşamı dönüştürmek için çalışmak, insanlarla birlikte olmak, yarını örmek gerekli. Bana en iyi gelen şey bu düşünce.

Yazar da okur da kıskançtır

Romanınızda yazmanın gösteriye dayalı sanat dallarına göre daha ‘’güvenli’’ olduğuna dair bir diyalog dikkatimizi çekti: ‘’İnsanların önüne çıkıp gösteri yapmak gibi değil yazmak. Kendi başınıza çalışırsınız. İnsanlar yazdıklarınızı okurken siz çok uzaklarda olursunuz. Ayrıca onlar da yalnızdır kitabı karşısında’’ diyerek yazar-okur ilişkisinde bir tür eşitlik olabilir mi üzerine düşünüyor okur… Yazar olarak eşitlik konusuna nasıl bakıyorsunuz? Acaba bazen okur ilgisiz kalıp yazarı ‘’Neredesin ey okur?’’ sorusuyla baş başa bırakmıyor mu ya da kimi zaman arzulanandan fazla talepkar olmuyor mu?

Yazmak en esrarengiz kişisel deneyimlerden biridir. Kişi hem yaşadıklarından hem hayallerinden yararlanır yazmak için ama asıl yaratıcı süreç bilinçdışından beslenir. Her yazma deneyimi -klişeleşmiş bir deyimle- içe doğru bir yolculuktur. Kişi kendini ne kadar iyi tanıdığını düşünürse düşünsün karanlık köşelerde onu sürprizler beklemektedir. Yazı işte bu yolculuğun bir anlamda seyir defteridir. Okuru heyecanlandıran da böyle bir yolculuğu deneyimlemektir. Yazarın arayışı ne kadar hakikiyse okur üzerindeki etkisi de o denli büyük olur. Halen Dostoyevski’yi okumamızın nedeni budur bence.

Okuduğumuz satırları yazarken nasıl bir duygu içinde olduğunu yanı başımızdaymış gibi hissederiz. Bu tabii büyüleyici bir durum. Bire bir kurulan bir ilişki var burada. Yazar ve okur karşı karşıya gelmiştir. Yazar açısından bu daha farklı yaşanır. Bir gün bir yerde okuyacak olan okurun gölgesini hissedersiniz bazen. Gelip geçici hoş bir koku gibi… Henüz tanımadığınız ve büyük ihtimal asla tanıyamayacağınız birisinin bakışlarının kelimelerinizin üzerinden geçip gideceğini hayal edersiniz. Tabii bu hemen olsun istersiniz. Ve de sürekli olsun. Ne yazık ki bu o kadar kolay gerçekleşmez. İşte o zaman da yazar okuruna serzenişte bulunur. İşin doğrusu yazar da okur da kıskançtır. Yazar hep kendi okunsun ister, okur da sevdiği yazarı sadece kendisi okusun, başkaları bilmesin ister. Ama tabii akıllı okurlar ve yazarlar bu arzularını ustalıkla gizlerler, kendilerinden bile.


Söyleşi: Özgür Duygu Durgun / Kurumsal İletişim Ofisi

Tarih: 26 Şubat 2018