Akademik bir saha olarak Din Çalışmaları nedir?

Tasavvuf edebiyatı ve İslam düşüncesi üzerine akademik çalışmalarını sürdüren Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Oktay Uslu, toplumda ciddi bir maneviyat açlığı olduğuna dikkat çekiyor: “Hem Türkiye’de hem de dünyanın genelinde yaşanan ve neoliberal düzenin bir ürünü olan derin maneviyat krizine tasavvufun verebilecek güçlü bir cevabı var.”

Lisans eğitimini Karşılaştırmalı Edebiyat alanında ABD’de bulunan Dartmouth Kolej’de tamamlayan Zeynep Oktay Uslu, yüksek lisans derecesini 2010 yılında Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden aldı. 2017 yılında Sorbonne Üniversitesi École Pratique des Hautes Études’de İslam ve Doğu Medeniyetleri üzerine doktorasını tamamlayan Uslu, 2019 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Doktora tezini “Alevi ve Bektaşilikte insan-ı kâmil anlayışı” üzerine yazan Uslu, 2018 yılında Şerhh şiir ve eleştiri dergisi için “Aleviliğin ve Bektaşiliğin Kültürel ve Edebi Kaynaklarını Nasıl Anlarız?” başlıklı bir dosya da hazırladı.

Tasavvuf edebiyatı ve İslam düşüncesi üzerine araştırma ve yayınlarını sürdüren Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Oktay Uslu ile akademik bir saha olarak Din Çalışmalarını konuştuk.

Din Çalışmaları denildiğinde ne anlamalıyız, örneğin İlahiyat ve Din Çalışmaları aynı saha mıdır?

Din Çalışmaları ifadesini Batıdaki “Religious Studies”in Türkçe karşılığı olarak düşünebiliriz. Religious Sciences’a karşılık olarak “Din Bilimi” ifadesi de kullanılabilir. Herhangi bir inanç sistemini seküler bir yerden, bilimsel kıstaslar doğrultusunda incelediğimizde Din Bilimi/Din Çalışmaları yapmış oluruz. Bu inceleme sadece Tanrıyla veya doğaüstü varlıklarla kurulan ilişkilerle sınırlı olmayıp, bu ilişkileri ortaya koyan pratik, söylem ve yaklaşımların siyasi, iktisadi, maddi, entelektüel ve dilsel yaşamla bağını da masaya yatırır. Bu bağlamda çok sayıda disiplinin bir araya geldiği bir alandır. Edebiyat, Tarih, Antropoloji, Felsefe, Arkeoloji, Sanat Tarihi, Hukuk, Sosyoloji, Siyaset Bilimi gibi alanların her biri Din Çalışmaları’nın bir parçası olabilir.

“Din Çalışmaları alanında kendi inancınıza mesafe almak zorundasınız”

İlahiyat’la Din Çalışmaları arasında temel farklılıklar var. İlahiyat Batı kültüründe Teoloji’ye karşılık geliyor. Amacı hem din adamı yetiştirmek hem de topluluğun ait olduğu dinsel geleneği içeriden bir perspektiften incelemek. Bu yüzden objektif olmak gibi bir iddia ve arzusu yok. Din Çalışmaları alanında ise, kendi kişisel inancınız veya ait olduğunuz topluluğun inancı ne olursa olsun, bu inanca mesafe alarak, araştırmanızı etkilemesine izin vermemek temel bir bilimsel zorunluluktur.

Siz bu alanda çalışmaya nasıl karar verdiniz?

Benim Din Çalışmaları alanına doğru yolculuğum biraz şans eseri oldu. 2006 yılında Amerika’da Karşılaştırmalı Edebiyat programındaki son yılımda postmodern edebiyat üzerine bitirme tezimi yazarken modernite öncesinin çok daha fazla ilgimi çekmeye başladığını keşfettim. Teorik tartışmalarda modernite öncesinin ve Batı dışı toplumların bu kadar ikincil olmasına içerlemeye başladım. Bu süreçte Tasavvufa ilgim arttı ve Tasavvuf Edebiyatı çalışmak üzere Boğaziçi’ne geldim. Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde Doç. Dr. Zeynep Sabuncu hocayla yüksek lisans tezimi yazarken Alevi-Bektaşi metinlerini keşfettim ve bu alanın klasik dönem metinleri arasında dev bir bakir alan olduğunu gördüm. Çok önemli ve çok az çalışılmış bir alan keşfetmek birçok akademisyenin rüyasıdır, çünkü özgün bir şeyler söylemek çok daha kolay hale gelir (tabii bunun da çok başka zorlukları vardır). Bu yol beni Paris’e, Sorbonne Üniversitesi École Pratique des Hautes Études’de Dinler ve Düşünce Sistemleri fakültesinde İslam ve Doğu Medeniyetleri doktorasına götürdü. Böylece Aleviliği edebiyat, tarih, teoloji, felsefe, antropoloji ve filolojinin iç içe geçtiği bir alan olarak çalışabilme fırsatı buldum.

“Alevilikte ve Bektaşilikteki insan-ı kâmil kavramı, diğer dinsel öğretilere ve pratiklere zemin oluşturuyor”

Sorbonne Üniversitesi’ndeki doktora tezinizde Alevilik ve Bektaşilikte insan-ı kâmil anlayışını çalışmışsınız, bu anlayışı kısaca anlatabilir misiniz?

Alevilikte ve Bektaşilikte insan-ı kâmili anlatmak için önce tasavvufta insan-ı kâmilden başlamak gerek. Elbette bu her bir düşünür, grup, dönem ve coğrafya için değişen, çok derin bir kavram. Fakat ana hatlarıyla şöyle tanımlayabiliriz: İnsan-ı kâmil, nefsinin, yani dünyevi arzularının boyunduruğundan kurtulmuş, dünyevi benliğini silmiş olan kişidir. Bu silinen benliğin yerine yeni bir benlik doğar ve bu Tanrıyla özdeş olan, bir olan bir benliktir. Allah aşkıyla kendi varlığından geçen insan, gerçek varlığı olan Tanrıyı kendi içinde bulur.

Alevilikte ve Bektaşilikte de bu insan-ı kâmil anlayışı vardır. Fakat bu anlayış, Sünni tasavvuftaki velayet (evliya olma, Allah’ın dostu olma, nübüvvetin gizli yönü olma) kavramıyla Şii velayet kavramını harmanlayan bir anlayıştır. Buna göre insanın kendi benliğinde bulduğu Ali ve Oniki İmamdır. Hacı Bektaş Veli ve diğer evliya da hep aynı tanrısal özün, Muhammed-Ali nurunun cisimleşmiş halleridir. Alevilikte ve Bektaşilikte insan-ı kâmil veya velayet kavramının, diğer dinsel öğretilere ve pratiklere zemin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Cem ayinine girildiğinde dünyevi benliklerden sıyırılıp “can” olunması; Pir Sultan’ın, Hatayi’nin deyişlerinin kutsal olması hep bu nedenledir.

Sizin çalışmanızda ve kaynaklarda genelde “Alevilik ve Bektaşilik” şeklinde birlikte bir kullanım görüyoruz, bunun nedeni nedir?

İnanç ve pratik bakımından ikisini birbirinden ayırmak zor olduğu, tarihsel ilişkileri de yeni yeni su yüzüne çıktığı için. Bektaşilik dediğimizde iki farklı şeyi kastedebiliriz. Biri Babagan Bektaşileri, yani Osmanlı Devleti’ndeki en önemli tarikatlardan biri olan Bektaşilik tarikati. Evlenip çocuk sahip olmayı reddeden (mücerret olan) bu Sufilere göre Hacı Bektaş Veli’nin soy evladı yoktur, Kadıncık Ana Hacı Bektaş Veli’nin manevi kızıdır. Çelebi Bektaşileri ise Hacı Bektaş Veli soyundan geldiklerini söylerler. Tarih boyunca bu iki Bektaşilik biçimiyle Alevilerin (Kızılbaşların) çok çeşitli ilişkileri olmuş. Bektaşi kurumları Alevi dini liderleri için birer icazet (onay) merkezi görevi görmüş. Son dönemde bu konuda ilginç çalışmalar yapılıyor. İnanç yapıları bakımından Alevilik ve Bektaşilik arasında çok büyük benzerlikler var ve net bir sınır koyamıyoruz. Aynı durum edebi alan için de geçerli. Aynı eserlerin okunduğunu, aynı nefeslerin çalıp söylendiğini, bir eserin Bektaşi mi Alevi mi olduğunu sormanın çoğu zaman anlamlı olmadığını görüyoruz.

“Aleviliğe Halk Edebiyatı demek, bu inanç sisteminin meşruiyetini yadsıma aracına dönüşüyor”

Alevilik ve Bektaşilik daha çok siyasi tarihi üzerinden çalışılan ve edebiyat tarihinde ihmal edilen bir alan gibi görülüyor. Bu ihmalin arkasındaki süreçleri nasıl açıklayabiliriz?

Bu çok önemli bir soru. İlk sebep, Türkiye’de Din Çalışmaları gibi bir alanın bulunmaması. İslam’ın yanı sıra İslam dışı dinler ve inançlar da Türkiye’de İlahiyat fakültelerinde çeşitli bölüm ve kürsülerle temsil ediliyor. Fakat bu birçok zaman bilimsellikteki objektif kıstasının hiçe sayılması pahasına oluyor. Bu durumun bir uzantısı olarak da Alevi-Bektaşi inançları “halk edebiyatı” veya “folklor” alanının bir parçası olarak kodlanmış durumda. Aleviliğe Halk Edebiyatı demek, bu inanç sisteminin meşruiyetini yadsıma aracına dönüşüyor. İşin öteki tarafında bir de Türk Dili ve Edebiyatı sahası içinde Halk Edebiyatı’nın küçümsenen bir alan olması durumu var. Yeni (Modern) ve Eski (Klasik) Edebiyat çalışacak becerisi olmayan akademisyen adaylarının yöneldiği bir alan olarak görülüyor. Bu alanda çalışmak isteyen öğrenciler ise kendilerine yol gösterecek hoca bulamıyor, çünkü Halk Edebiyatı her ne kadar saha olarak milliyetçilikle iç içe bir şekilde doğmuş olsa da daha sonra sol hareketlerin de bu sahayı benimsemesi sonucu devlet eliyle akademiden dışlanıyor. 50’li yıllarda durma noktasına gelen Halk Edebiyatı çalışmaları 80 darbesi sonrası canlandırılmaya çalışılsa da hep güdük bir alan olarak kalmaya devam ediyor.

Bir de işin pratik yönü var. Alanın multidisipliner yapısı, hem klasik bir tarihçi ve edebiyatçı, hem de bir antropolog gibi bakabilme zorunluluğu, bu kadar “basit” olduğu zannedilen bir alan üzerine çalışmak için aslında derinlikli ve çok yönlü bir formasyon gerektiğini ortaya koyuyor. Bu formasyona sahip olmadığını fark edip uzak duran bir kesim de olduğunu düşünebiliriz.

Şerhh dergisi için hazırladığınız dosyada da Alevilik ve Bektaşilik öğretilerini kendi kaynaklarından öğrenmenin önemi üzerinde duruyorsunuz, bu kaynaklar arasında neleri sayabiliriz?

Bu kaynaklar Alevi dede ailelerinin ellerindeki belgelerin yanı sıra Alevi-Bektaşi Edebiyatı dediğimiz külliyattır. Bu edebiyatın içinde buyruk, menakıpname, erkanname, fütüvvetname mesnevi, nefes/deyiş, risale, düvaz imam, devriye, şathiye vb. çok sayıda edebi ve didaktik tür vardır. “Aleviliğin yazılı kaynakları” dediğimiz bu kaynaklar 20. yüzyıl öncesine ait oldukları takdirde el yazmaları biçiminde karşımıza çıkarlar. Çoğunluğu Osmanlı Türkçesi, bir kısmı ise Arapça ve Farsça olan bu el yazmaları ya dede ailelerinin ellerinde ya da ulusal el yazması kütüphaneleri ve yabancı kütüphanelerin el yazması ve Doğu koleksiyonlarında bulunur. Bu kaynakları inceleyebilmek için Klasik Edebiyat, Tarih veya Orta Doğu Çalışmaları formasyonuna sahip olmak gerekir.

Alevilik ve Bektaşiliğin bir de sözlü kaynakları vardır. Bunlar yaşayan Alevilerin hafızalarındaki şiirler, anlatılar, inanç unsurlarıdır. Bunları çalışmak için de Antropoloji formasyonu gerekir. Birçok zaman bu ikisini bir arada yapmak, yani hem sözlü hem de yazılı kaynaklara bakabilir durumda olmak, araştırmacıya daha geniş bir perspektif sunar. Yazılı kaynaklar üzerine çalışan bir akademisyen olarak ben de sözlü geleneğin bu kadar kuvvetli olduğu bir dinsel alanda bulunduğumu hiçbir zaman unutmuyor ve kendi metodolojimi buna göre kurmaya çalışıyorum.

“Toplumda ciddi bir maneviyat açlığı olduğunu görüyorum”

Bugün herhangi bir kitapçının çok satanlar bölümündeki kitaplara baktığımızda, tasavvuf anlayışından beslenerek ortaya çıkmış, ünlü ya da yeni yazarlara ait kitaplar görmemiz çok olası. Tasavvuf edebiyatı çalışan bir akademisyen gözüyle popüler kültürün tasavvufla bu ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Toplumda ciddi bir maneviyat açlığı olduğunu görüyorum. Bu arayış bazılarını yogaya, meditasyona, kişisel gelişim literatürüne; bazılarını da tasavvufa götürüyor. Tasavvufun bu bağlamda hem İslami hem de seküler kesime hitap etmesi değerli. Fakat elbette diğer birçok alanda olduğu gibi bu alanda da işinin ehli olanla olmayanı ayırmak geniş kitleler için çok zor. Çok sınırlı tasavvuf bilgisiyle, çarpıtarak, boşlukları kendi doldurarak, farklı gelenekleri birbirlerine yamayarak tasavvuf anlatan çok insan var. Bir de tasavvufun özelliği (ki bu bağlamda belki diğer mistik geleneklerden çok farklı değil), onu öğreten pozisyonundaki kişinin kendi maneviyat yolculuğunu tamamlamış olması zorunluluğu. Bu ise ömürlük bir uğraş. Tasavvuf ticarileştikçe kısa yoldan mürşit olmak kolaylaşıyor ve eğitimlerin, kitapların içeriklerini de pazar talepleri belirlemeye başlıyor. Bu kadar derin, anlaşılması zor, yıllar süren bir manevi uğraş gerektiren bir geleneği hızlı ve basit bir şekilde anlaşılacak, iyi duygular hissetmeyi sağlayacak bir malzemeye dönüştürdüğünüzde de elbette olan tasavvufa oluyor. Yine de hem Türkiye’de hem de dünyanın genelinde yaşanan ve neoliberal düzenin bir ürünü olan derin maneviyat krizine tasavvufun verebilecek güçlü bir cevabı olduğunu düşünüyorum.