Bade Nosa (BÜ’11): “İfadesizliklerimi dökebilmek için şarkı yapıyorum”

“Merhaba Kendim Abla” diyerek müzik sektörüne sağlam bir giriş yapan ve güzel hatırlanan anları buluşturduğu “28” şarkısıyla geçtiğimiz günlerde ikinci teklisini yayınlayan Bade Nosa, çocukluğundan beri kendisini şarkılarla ifade etse de bizi onlarla yeni buluşturmuş isimlerden biri. Bade Nosa’nın akademisyen olmaya doğru giden bir yolda Emre Can Sarısayın’la karşılaşması, ikiliyi önce Hindistan’a ardından Ege’ye uğratan bambaşka bir yola sürüklemiş. Bu beraberliğin ürünü yalnızca birlikte ürettikleri şarkılar değil, Bade Nosa ve Emre Can Sarısayın “zehirsiz” kozmetik ve temizlik ürünleri de üretiyor ve Türkiye’nin dört bir yanına gönderiyor.

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji ve Felsefe Bölümü çift ana dal mezunu Bade Nosa (BÜ’11) ve Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü mezunu Emre Can Sarısayın (BÜ’10), Boğaziçi’nde kesişen yollarının yıllar sonra yeniden ortaklaşmasıyla sosyolog ve fizikçi olmayı bırakıp müzisyen olmayı seçmiş. Bu beraberliğin ürünü olarak şimdilik bize Ada Müzik’ten çıkan “Kendim Abla” ve “28” teklililerini hediye eden ikili, aynı zamanda pazarda satarak başladıkları zehirsiz kozmetik ve temizlik malzemeleri üretimine devam ediyor. Bade Nosa ve Emre Can Sarısayın’la birlikte akademisyenlikten müzisyenliğe uzanan hikâyelerinde birlikte bir yolculuğa çıktık.

“13 yaşından beri kendimi iyileştirmek için şarkı yapıyorum”

Müzik ne zamandır sizin hayatınızda ve müzikle profesyonel anlamda ilgilenmeyi nasıl seçtiniz?

Bade: Ben kendimi bildim bileli hep şarkı söylüyorum, ailem de bunu fark ederek beni konservatuvara yönlendirdi. 6 yaşında konservatuvara girdim ve yaklaşık 8 sene piyano bölümünde okudum. Okul korolarında da hep şarkı söylüyordum ama asıl angajmanım piyanoydu. Sonra şunu fark ettim ki gitarla birlikte çalıp söyleyince herkes çok daha fazla ilgi gösteriyor ve o zamanki çocuk aklımla piyanodan soğudum. Kendi kendime çalıp söylemeye başladım. Zaten konservatuvar okulla çok zor yürüyordu. 13 yaşında gitarla besteler yapmaya başladım, bu tamamen ifade ihtiyacından doğan, spontane gelişmiş bir şeydi. 13 yaşından sonra kendimi iyileştirmek, ifadesizliklerimi dökebilmek için hep şarkı yapmayı seçtim. Ama hiçbir zaman "Benim işim bu, çocukluktan beri içimden gelen bir şey, sadece buradan devam edeyim," diyebilecek noktaya gelememiştim. "Akademisyen olmalıyız, başka şeylerden para kazanmalıyız" fikri o kadar baskındı ki bugüne kadar müziğin vakti gelmemişti.”

“Merhaba Kendim Abla”

Beraber müzik yapmaya nasıl başladınız?

Emre Can: Biz Bade'yle Boğaziçi'nde tanışmıştık, ama tanıştıktan sonra 4 yıl boyunca görüşmemiştik. 2013'te bir arkadaşımın düğününde yeniden karşılaştık ve ilişkimiz başladı. O zaman ben Hollanda'da yüksek lisans yapıyordum, karşılaştıktan sonra oraya döndüm ama dönerken Bade'nin müziği de artık benimleydi. İlk şarkımız benim yazdığım sözlerime Bade'nin beste yapmasıyla oldu. Aslında ilişkimizin başında beraber müzik üretmeye de başlamış olduk. 

Bade: İkinci yaptığımız şarkı da "Kendim Abla" oldu. Sonra Emre Can'ın dedesi Behçet Necatigil'in şiirlerini bestelemeye başladık. Müzik aslında hep hayatımızdaydı ama geçtiğimiz seneye kadar ciddi bir şekilde paylaşmamıştık.

Birlikte müzik yapma süreciniz nasıl gelişiyor? 

Bade: Ben duyguları çok yoğun yaşayan biriyim, çocukluğumdan beri baş edemeyeceğim kadar yoğun yaşadığım ne olursa kâğıda dökerim. "Hadi şimdi bir şarkı yapayım" deyip söz yazdığım hiç olmadı. Yazdıklarım giderek süzülüyor ve şarkı sözüne yakın bir hale geldiğinde Emre Can'la paylaşıyorum. Çok kendiliğinden ve kolay oluyor aslında. Örneğin sırada Behçet Necatigil'in bir şiirine yaptığımız bir beste var, şimdi bakınca onu nasıl yaptığımızı anlayamıyoruz, rasyonel akılla anlaşılamıyor çıkma anı. Böyle olması da çok güzel, o anın yoğunluğuyla çıkıyor.

“Akademisyen olmaktan vazgeçmemizle bize yeni bir yol açıldı”

Peki, sizi şehirden Bodrum'a getiren, burada "Zehirsiz Şeyler" üretmeye başlatan süreç nasıl gerçekleşti?

Emre Can: Aslında hikâye doktora yapmaktan vazgeçmemizle başladı.

Bade: Aslında ikimiz de başvuru yapıyorduk ama Amerika'da aynı yerde olabileceğimiz ortak bir üniversite bulamadık. Çok emin de değildik, ayrı düşmekten korkuyorduk. Başvurduğumuz okullardan da kabul edilmeyince çok büyük bir kimlik krizine girdik.

Emre Can: Başka bir şey yapamayız, seneye bir daha deneyeceğiz, diye düşünmüştük hatta. Datça'da bir doğa yürüyüşü sırasında Bade "Ben gitmek istemiyorum" dedi ve ben de orada "Tamam, o zaman gitmeyelim" diyebildim ve o noktadan sonra da bizim için yeni bir yol açıldı.

Bade: O kararı verdikten sonra evlendik ve normalde asla gidemeyeceğimiz bir ülkeye gitmeyi planladık. O ülke de bizim için Hindistan oldu. Orada nasıl bir yol çizeceğimize karar verme planı yaptık ve bu plan da işe yaradı.

 “Zehirsiz” Olanın Peşinde Hindistan’dan Ege’ye

Hindistan'da neler yaptınız?

Bade: Bizi Tibet Budizmi bir şekilde çağırıyordu sanırım, Dalai Lama'nın yaşadığı yere gittik ve zamanımızın çoğunu orada geçirdik. Orada bir yoga okuluna gittik, aslında orada geçirdiğimiz süre bizim perspektifimizi değiştirdi. Bambaşka bir hayatı, bambaşka bir varoluşu deneyimledik. Tam o sırada annemler bir ev alıp otel olarak işletmek istediklerini haber verdi ve biz de kendimizi Ege'nin bir köyünde bulduk. Orada otel işletme sürecimiz başladı, akademisyenlikten pansiyonculuğa geçiş yapmış olduk ama orada eğitimlerin yapıldığı, akademisyenlerin de geldiği bir otel kurmaya çalışıyorduk. Köy evinde yaşadık, toprağı iyileştirmeyi öğrendik. Oteli, gıdasını, sabununu, deterjanını zehirsizleştirmeye karar verdik. Kurslara katıldık ve deneye yanıla orada böyle bir şey doğmaya başladı. Bütün kapılar birbirini açtı diyebilirim.

“Ürettiklerimizi pazarda satarak başladık”

Bu üretim "Zehirsiz Şeyler" haline nasıl geldi? 

Bade: Bir süre sonra aileden ayrı kendi yolumuzu çizmeye karar verip Bodrum'a yerleştik. Tohum Derneği ile zaten iletişimimiz vardı. “Tohum Derneği pazarında el yapımı kozmetik tezgâhı açarız, Emre Can masaj terapistliği yapar, ben yoga eğitmenliği yaparım, müzik yaparak geçiniriz,” düşüncesiyle geldik ve kozmetikleri pazarda satarak aslında başladık. Bu ürünleri internete koymamızla birlikte ise çok fazla talep oldu ve iş büyüdü. Bütün Türkiye'ye göndermeye başlamamızla birlikte "Zehirsiz Şeyler" bir anda bütün hayatımızı kapladı.

Emre Can: Bu iş aslında müziğe de daha çok zaman ayırabilmemizi sağladı.

Peki, neden "zehirsiz"?

Bade: Hindistan'da bütün varlıklara ve kendimize şefkat göstermeyi öğrendik. Normalde kendimize çok acımasız davranıyoruz. Hindistan deneyimi kendi bedenime çok kötü davranmış olan beni bile ona kıyamaz hale getirdi. Bu noktadan hareketle okudukça aslında çöp yediğimizi fark ettik. Katkılar, koruyucu maddeler, glikoz şurupları... Estetik kaygıların dışında vücudumuza yazık ettiğimizi fark ettik. Gıdamızı temizlemeye başladık, sonra sıra kozmetiğe geldi. Bir gün diş macununun arkasını okuyup şok olmuştum ve "Neden bunu her gün ağzımıza sokuyoruz?" diye bir yabancılaşma yaşamıştım. Aynı yabancılaşmayı sırayla şampuan, deodorant gibi diğer kozmetik ürünleri için de yaşadık.

Emre Can: Kendimiz üretim yapmaya başlayana kadar da uzun bir süre arayışa girdik. Markette sürekli etiket okuyorduk. Sonra sabun yapmayı öğrendik, bunun gibi şeylere alışınca zaten parfüm kokusundan midemiz bulanmaya ve başımız ağrımaya başladı. Şu an markette deterjan reyonundan geçerken bile nefesimizi tutmamız gerekiyor. Hemen bir ağrı başlıyor, bu uzak kalınca ortaya çıkan bir hassasiyet.

“10 senem daha olsa yine Boğaziçi’nde öğrenci olurum”

Bugün olduğunuz noktaya gelmenizde Boğaziçi'nin nasıl bir etkisi oldu? Öğrencilik yıllarınız nasıl geçmişti?

Bade ve Emre Can: Birbirimizi bize verdi bir kere...

Bade: Ben okulda iki bölüm bitirdim: sosyoloji ve felsefe. İki bölüm de beni bambaşka bir insana dönüştürdü, sonsuza dek müteşekkirim. Bakış açım, adalet duygum, insanlara ve gezegene olan yaklaşımım... Onun dışında öğrenciyken yedi kulüpte bulundum, kendi açımdan sonuna kadar okulu değerlendirdiğimi düşünüyorum. Bir 10 senem daha olsa yine seve seve öğrenci olurdum. Hala ilişiğimi kesemedim okulla, elim gitmedi. Şu anda ne yapıyorsam orada edindiğim arkadaşlarım ve orada yaşadığım hayat sayesinde.

Emre Can: Ben o kadar çok kulüp gezmedim ama en çok vakit geçirdiğim kulüp Sosyal Bilimler Kulübü'ydü ve dışarıdan en çok ders aldığım bölüm de Felsefe Bölümü oldu. Orada edindiğim ilişkiler, başka bölümlerin perspektiflerine açılabilmek benim hayatımda çok şey değiştirdi. En başta dünyayı nasıl gördüğüm şekillendi, belki de ilk defa gerçek bir şekilde dünyayı görebildim. Ben de gerçekten orada geçirdiğim zamana ve sonrasında bıraktıklarına çok müteşekkirim. Fizik Bölümü'ne ayrı müteşekkirim, şu an çok ilgisiz gibi geliyor ama yaptığımız her şeyde, müzikte ya da insanlarla iletişimde bile etkisi görülebiliyor.

“Ah” diye özlediklerimizin şarkısı: 28

İzolasyon dönemi sizin için nasıl geçti, üretim yapmanızı nasıl etkiledi? En son çıkan teklinizi de bu dönemde ürettiniz…

Emre Can: İzolasyonda olmasaydık 28'in klipi de animasyon olmayacaktı örneğin. Bunun gibi dijital bir iş olmayacaktı.

Bade: Madem evdeyiz, isteyenler "Ne güzel günlermiş" dedikleri kareyi yollasınlar, dedik ve çok güzel şeyler geldi. "28" tamamen şu psikolojinin ürünü: Birbirimizden ne kadar uzak hissetsek de "Biz neler yapardık, ne güzel yaşıyormuşuz" hissi hepimizde var. "Ah" diye özlediğimiz şeylere dair bir klip oldu, şarkı da zaten hafızayla ve güzel hatırlamakla ilgili. Bu açıdan çok karantinanın ürünü.

Sırada Behçet Necatigil'in şiirini duyacağız sanırım. Peki, birlikte yaptığınız ilk bestenizi de duyar mıyız yakında?

Bade: Duyarız, bir albüm yapacağımız zaman mutlaka eklemek isteyeceğimiz şarkılardan biri. Ada Müzik'le anlaşmamızda önce 3 tane klipli single yapmaya karar verdik. Sonrasında EP mi olur, albüm mü olur diye bakacağız. Onu biraz zaman ve koşullar gösterecek. Müzik sektörü çok belirsiz bir yere doğru gidiyor, o yüzden zamana bırakıyoruz.