Boğaziçi Üniversitesi İnsani Gelişme Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin düzenlediği webinarda mültecilere yönelik güncel araştırmalar tartışıldı

5 Mart’ta Boğaziçi Üniversitesi İnsani Gelişme Uygulama ve Araştırma Merkezi, “Rethinking Refugee Incorporation / Mülteci Katılımını Yeniden Düşünmek” başlıklı bir webinar düzenledi. Araştırma merkezinin müdürü olan Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mine Eder’in moderatörlüğünü yaptığı etkinlikte, güncel araştırmalar ışığında göçmenlerin topluma dâhil edilme konusu ele alındı.

Mültecilerin yasal olarak tanınma süreçlerinden sağlık hizmetlerine erişimine farklı konuların ele alındığı webinarda üç sunum gerçekleştirildi: Oxford Üniversitesi Mülteci Araştırmaları Merkezi’nden Derya Özkul, "Recognizing Refugees: From UNHCR to state bureaucracies" başlıklı konuşmasında dünyada ve Türkiye’de dönüşüm gösteren mültecilerin devletler tarafından tanınma sürecinden bahsetti. Son araştırması ışığında Derya Özkul, mültecilerin tanınmasını belirleyen faktörlerin kurumsal bazı süreçlerle değişkenlik gösterdiğini ifade etti. Tamamı RSD (Refugee Status Determination) olarak isimlendirilen bu süreçlerin çeşitli devlet otoritelerinin yanı sıra UNHCR (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği) tarafından kararlaştırıldıklarını açıklayan Derya Özkul, mülteci tanıma süreçlerinin şeffaflığı ve adilliği konusunda soru işaretleri olduğunun altını çizdi. Özkul, ayrıca UNHCR’nin kurulmasıyla birlikte bürokratik anlamda mültecilerin tanınmasının önemli bir dönüşüm geçirdiğini de ekledi.

Etkinliğin ikinci konuşmacısı olan Nihal Kayalı, “Syrian refugees and transition to migrant health centers" başlıklı sunumunda kayıtlı ve geçici koruma sağlanmış yaklaşık 6 milyon Suriyeli göçmenin yasal durumlarının en önemli göstergelerden birisinin sağlık hizmetlerine erişim olduğunu vurguladı. Türkiye’de bu konudaki temel sıkıntının Suriyeli göçmenlerin dil bariyeri ve son yıllarda sağlık hizmetlerindeki değişimler olduğunu söyleyen Kayalı, 2016 yılında Sağlık Bakanlığı ve AB iş birliği ile başlatılan SIHHAT projesi ile Suriyeli göçmenlere yönelik birinci ve ikinci basamak sağlık hizmetlerinin desteklenmesi ve geliştirilmesinin hedeflendiğini hatırlattı. Kayalı, sözlerine şu şekilde devam etti: “SIHHAT projesi kapsamında ülke genelinde kurulan Göçmen Sağlığı Merkezleri’nin sayısı artırılıyor (GSM). Bu merkezlerde, kayıt dışı göçmenlere ve Suriyeli olmayan göçmenlere de birinci basamak sağlık hizmeti sunuluyor. Araştırma projemde İstanbul’da derinlemesine görüşmeler yaparak özellikle Suriyeli göçmenlerin, Göçmen Sağlığı Merkezleri’ne yönlendirilmesiyle yaşanan dönüşümün nasıl deneyimlendiğini anlamlandırmaya çalıştım. Göçmenler arasında birinci basamak hizmet ve ikinci basamak hizmete ulaşma konusunda kalıcı bir gerilim mevcut. İkincil hizmetlere ulaşmak isteyen göçmenler, özel sağlık kliniklerine başvurmak durumunda kalıyorlar. Önceden Aile Sağlık Merkezleri’nde erişimleri olanların ise artık Göçmen Sağlığı Merkezleri’ne yönlendirildiğini bu anlamda bir ayrışma yaşandığını gözlemliyoruz.”

Güngören’deki Aile Sağlık Merkezi örneğini veren Nihal Kayalı, bu merkezin göçmen biriminin de olduğunu fakat ayrı bir binada olmadığı için mültecilerin topluma entegre edilmesi açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir örnek olduğu ekledi.

Etkinliğin son konuşmasında, Göç Araştırmaları Derneği’nden Sibel Karadağ, Deniz Sert ve Didem Danış’ın araştırmasına dair bulguları ise Sibel Karadağ paylaştı. "Afghans at the margins of precarity" başlıklı konuşmada İstanbul’da yaşayan Afgan göçmenlerin güvencesiz yaşam koşulları ele alındı. Hem göç yolları boyunca hem de İstanbul’daki yaşamlarında, Afganların maruz bırakıldığı sömürü mekanizmaları, kayıtsızlık ya da belgesizliğin yol açtığı savunmasız, tedirgin ve güvencesiz yaşamları ve enformel sektör içerisinde ağır emek gücünü oluşturan çalışma koşullarını vurgulandı. Sibel Karadağ, sözlerini şöyle sürdürdü: “Afganlara yönelik uluslararası, yasal ve kurumsal güvencesizlik söz konusu. Derinlemesine görüşmelerden elde edilen bulgulara göre, yasal süreçlerde en ayrıcalıklı grubun Özbek ve Türkmenler olduğunu fark ettik. Burada Türkçeyi kullanıyor olmaları önemli bir etken. İş bulmaları, restoran veya marketlerde çalışmaları, ev kiralamaları daha kolay oluyor. Türkiye’ye daha önce gelip bir düzen kuran bu gruba “muhaberat” deniyor. Bu kişiler yeni gelenleri barındırmak için bir iletişim ağı oluşturuyorlar. Hiç akrabası olmayan yeni gelen Afganlar, birkaç gün parkta veya camilerde kalıyorlar. Belli noktalarda bulunan muhaberatlar yeni gelenlere yardımcı oluyorlar. Sorunlarını kendileri çözüyorlar.

Afganlar bir noktadan diğerine bir işten diğerine çok çabuk yer değiştiriyorlar, özel hayatları olmadan ve dinlenmeden çalışıyorlar. Afganlar, diğer mültecilerden daha ayrı bir durumda çünkü güvencesizliğin tam kenarında konumlanıyorlar. Bedensel ve çileci emekleri, uluslararası korumadan yoksunlukları ve yasal güvencesizlikle İstanbul’un saklı köşelerine mahkûm oluyorlar.”