“Boğaziçi’nin Fantastik Dünyası Hiçbir Yerde Yok”

Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 1999 mezunu olan Uğur Batı ile yeni kitabı Azraa-Eel Menkıbeleri hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik. Batı, halen Borsa İstanbul’un Kurumsal İletişim Direktörlüğü’nü de yürütüyor. Reklamcılık, marka yönetimi, akademisyenlik, dergi yazarlığı, kurumsal iletişim uzmanlığı derken Uğur Batı ilginç ve ilham verici bir romanla karşımıza çıktı.

Uğur Batı’nın ifadesiyle; Everest Yayınları’ndan çıkan Azraa-Eel Menkıbeleri: “Osmanlının Mahzeninden Hayal Et Kıssaları”, iyi ve kötünün bitmez tükenmez mücadelesini gizemli ve fantastik bir “Osmanlı” dünyası kurarak anlatıyor. Sıradışı kurgusuyla dikkat çeken kitapta Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’deki olağanüstü olaylar, 24 ayrı hikâye başlığı altında tek bir sonda kurgulanıyor. Alıştığımız Batı fantastik romanlarının ötesinde yerel unsurlarla çok zengin bir hayal dünyası sunuyor. Doğu’nun hikmetler âleminde varoluşçu bir hassasiyetle evrendeki oluşun sırrı ve anlamını takip ediyor. Kitapta yaratıcı ile irtibatın kesildiği Batı fantastik romanının ötesinde bir vicdanı ve hakikat arayışını sezmek kolayca mümkün. Bu tutum, geleneğin mirasını takip eden yeni bir edebiyat anlayışının habercisi gibi düşünülebilir. Yaşadığımız dijital çağı çok fantastik bulduğunu belirten Batı ile Boğaziçi yıllarından reklamcılığa, akademisyenlikten yazarlığa uzanan kariyeri üzerine gerçekleştirdiğimiz sohbetimizde, Türkiye’de fantastik kurgu türü edebi ürünlerin durumu üzerine de konuştuk.

Öncelikle yeni kitabınızla başlamak istiyorum. Azraa-Eel Menkıbeleri neyi anlatıyor?

Kitap, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin iblisvari kötülüklerin tam tezahüründe olduğu, tâbire değmeyen rüyâların görüldüğü zamanlarda geçiyor. Bunla zor zamanlar. Azrail’in ıslıklarının Dersaadeti örttüğü yıllar. Osmanlı Sultanının canı sıkılır, sevgili vezirini cellatlarına emanet eder. Müneccimbaşı bir şey yumurtlar, batakhaneden onlarca adam alınır, küfelerde yakılıp denize atılır... Haremdeki cariyeler, âşıklarını gizlice odalarına alıp bir şey olmazken, sokakta kem gözle baktı diye 15’lik bir genç fidan, en yakın sedir ağacında sallandırılır. İsyankâr yeniçeriler, İslambol’daki tütün yasağına karşın cigaralarını rahat rahat tüttürürken; Cibali’nin arkalarında kocakarı ilacı yapıp çocuğu iyileştireceğim diyen hekimin dili kesilir... Ne de olsa her şey aşinadandır! Velhasıl, batakhane, tımarhane, hapishane ve piçhane dörtgeniyle çevrilmiş bu delişmen kentte hiçbir şey yolunda gitmez ki, Osmanlının kalanında gitsin. Trablus-ı Şam, Acem Şehri İsfahan, Tırnava, Eflak ve Boğdan, Erdel, Buhara, El-Ruha, Şehr-i Kayrevan, Wallachia, Belgrad, Hatukay ve daha pek çok Osmanlı memleketinde cinler, periler, gulyabaniler, vampirler, kurt adamlar kol gezip, baş kesmekte… Lanetli gömülerden hazineler yerine hortlaklar çıkar, tılsımlı fermanlar sağda solda cirit atar, mezarlarda ruhlar kol gezer, terk edilmiş virane kiliselerden kendiliğinden çalan çan gürültüleri duyulur. Yani civar etraf bildiğin şeytana çalmakta!

Azraa-Eel Menkıbeleri nasıl bir kitap?

Dünyadaki tüm edebi eserler, hatta sinema eserleri aslında belli şablonları takip eder. Edebiyat kuramcılarının ve sinema kuramcılarının çalıştığı bu şablonları biliyoruz. Bu anlamda sinema açısından bakarsak Star Wars ile Yüzüklerin Efendisi’ni konuları her ne kadar farklı olsa da belli şablonlar altında karşılaştırmanız mümkündür. Benim kitabımda da belki yüzlerce örneğini farklı çalışmalarda bulabileceğiniz iyi ile kötünün mücadelesine şahit oluyorsunuz. Bu mücadele aynı zamanda varoluşa dayandırılıyor. Bir anlamda modern Kabil ile Habil hikâyesi. Hikâye zaman ve mekân olarak Osmanlı’da geçiyor ama kitapta aynı zamanda Batı edebiyatının fantastik formlarına da rastlıyorsunuz. Osmanlı’da çok beklenmemesine rağmen hikâyenin içinde vampirler ya da kurt adamlar geçiyor. Özetle, fantastik bir kurgu içerisinde, Osmanlı tarihini yeniden kurarak, Amr Bin Azraa-Eel isimli, kitabın ana taşıyıcı karakteri içerisinde gelişen hikâyeler görüyorsunuz.

Kitabınız gerçekten özgün bir kitap. Doğu iblisleri yanında Batı fantazyasında olan formları da görüyorum. Bu kitapta Orklar, Elfler değil Deccal’ler, Gulyabaniler var. Okuduğum zaman garip bir hissiyat doğuruyor bu. Fatih Sultan Mehmet’e savaşında bir cadı ordusu yardım ediyor. Ve birçok başka böylesi konu. Biraz bahseder misin bundan? Bir de kitapta gerçekten asimetrik bir kurgu var. 24 ayrı hikâye, sanki bir novella gibi. Kitabın kurgusundan söz eder misiniz?

Evet, aynen dediğin gibi. Asimetrik bir tutum oldu bu. Bunu yaparken de tarihten, menkıbelerden, kıssadan hisselerden ilham aldım. Yola böyle çıktım ama üzerine hortlakları, kurtadamları, vampirleri, yani Batı fantazyasında olan kahramanları ekledim. Hibrit bir şey oluştu. Tarihle efsanelerin, kurguyla gerçeğin birleşimindeki kitapta, oturma odanıza Ork’lar, Elfler değil, Hüddam cinleri, Deccal, gulyabaniler giriyor. Osmanlı memleketinde cinler, periler, gulyabaniler, vampirler, kurt adamlar kol geziyor… Bu da ana akım fantastik romanlarından başka bir tat doğuruyor. Kitap bu şekilde korku, yerellik ve aşinalığın birleşimindeki bir etki yaratıyor. Tabi bu kitabın bir seri olmasını planlıyorum. Bu ilk kitabın adı; “Osmanlının Mahzeninden Hayal Et Kıssaları”. O nedenle konular böyle. İkincisinde, beşincisinde ya da dokuzuncusunda başka seçimler olacak.

Kitabın kurgusu da asimetrik. 24 farklı hikâye tek bir sonda veriliyor ama her hikâyenin kendi sonu da var bir taraftan. Hikâyeler arasında da geçişler var. Yani bir kahramanı diğer bir hikâyede de görebiliyorsunuz. Bu yapması kolay bir şey değil benim için ama diğer taraftan okuma rahatlığı da yaratan bir şey. Kitapta birden fazla novella var gibi düşünün. Tek bir anlatıcı var: Amr Bin Azraa-Eel. Zamandan ve mekândan münezzeh bu karakter tüm kitabın anlatıcısı. Zaten o nedenle kitabın ortak yazarı. Kurgu o şekilde gelişmiş durumda. Ben bir nevi neşriyatçıyım, öyle kabul ediyorum kendimi. Yıllardır üzerine çalıştığım bir kitap. Derdim 2000’li yıllarda özgün bir edebiyat yaratılır mı oldu. Umarım olmuştur.

Kurguyu yaparken tarihi bir çalışma da yaptınız mı?

Evet, anlatacağım dönemle alakalı olarak birçok okuma yaptım. Ancak ben bir kurgu ortaya çıkardığım için aslında olmasa da olurdu. Benim kitabım fantastik öyküler içerisinde tarihi fantastik kitaplar şeklinde sınıflandırılan gruba dâhil diye düşünüyorum. Hikâyeleri güçlendirmek amacıyla ben fantastik dünyayı tarih içerisinde kurmayı tercih ettim.   Bizim tarihimizde çok zengin bir fantastik edebiyatının oluşu da bu kararı almamı etkiledi. Tarihsel olaylara sadık kalmakla birlikte en sonunda yapmak istediğim şey, okuyucunun gerçekle kurgunun ayrımına tam varamayacağı bir şey oluşturmaktı.

Reklamcılık kitaplarından sonra böyle bir kitap yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Öncelikle şunu söylemeliyim. Ben bilinçli olarak üniversiteye edebiyat okuma amacıyla geldim. Bunun sebebi de yazma eylemine olan tutkumdu. Fanzinler okuyarak büyüyen, edebiyata çok ilgili olan bir gençliğim oldu. Dolayısıyla edebiyatla başlayıp reklam yazarlığı tarafına geçtim. Burada amacım para kazanmaktı. Bu alanda da ortada bir fikir üretme olduğu için çalıştığım pozisyonları ve yaptığım işleri ayrıca çok sevdim. Hatta bu alanda akademisyenliğe kadar ilerledim. Ancak diğer taraftan da benim esas uğraşı alanım yazmak olduğu için bunun hangi formda olduğunu önemsemeden kitaplar kaleme almaya başladım. Edebiyat formundan da hiç kopmamıştım zaten. Edebiyata dair de özellikle üniversite yıllarımda birçok yazı yazdım. Bunun yanında benim reklam üzerine olan kitaplarımdaki üslupla ilgili okuyuculardan pozitif geri dönüşler aldım. Yani temel mesele yazma eylemi olunca ve farklı türlerde ürünler ortaya çıkarmama rağmen üslup konusunda tutarlı devam ettiğim için aslında bu geçiş çok yadırganmamalıdır bana göre.

“Destanlardan bu yana fantastik edebiyat toplumumuzun ilgisini çekiyor”

Fantastik hikâyelere Türkiye’de yeteri kadar ilgi var mı? Kitabınızın kimlere hitap ettiğini düşünüyorsunuz?

Ne kadar kitle belirlenirse belirlensin, bir eser kendi segmentini kendisi muhakkak bulur. Bunu bir reklamcı olarak söylüyorum. Özellikle edebiyatta bir kitap için okur kitlesinin ortaya çıkmasının onlarca değişkeni var. Diğer taraftan Türkiye’de fantastik türlere karşı bir ilgi olduğunu düşünüyorum. Belki ana akım edebiyatın içerisinde biraz geride kaldığı iddia edilebilir. Aslında bizim toplumumuzun tarihine bakıldığında fantastik edebiyat anlamında ya da destanlar anlamında toplumun bilişsel hafızasında fantastik edebiyatın var olduğunu biliyoruz. Bu yüzden benim kitabımın herkese hitap ettiğini düşünüyorum.

Fantastik hikâyelere ne zamandan beri ilgi duyuyorsunuz?

Fantastik edebiyat da benim için son derece bilinçli bir seçim oldu. Üniversitedeyken bizim gotik rock çaldığımız bir müzik grubumuz vardı. Daha da ilginç bir örnek ise, manzarada otururken Boğaz’da ejderhaların savaştığını hayal ettiğim olurdu. Sürekli bu alanda kitaplar da okurdum. Dolayısıyla fantastik edebiyat benim her zaman ilgi alanlarımdan birisi olmuştur. Bunun yanında fantastik edebiyat alanı Türkiye’de az önce söylediğim gibi biraz geri kaldığı için başarılı olmak daha kolay olabilir. Bu düşüncenin de etkisi olmuştur.

Hayat hikâyenize baktığımız zaman bir taraftan fantastik hikâyelere dayanan bir kitabın yazarısınız, diğer taraftan da Borsa İstanbul’un Kurumsal İletişim Direktörlüğü’nü yapıyorsunuz. Bu nasıl mümkün olabiliyor?

Yazmanın arkasında fikir üretme eylemi bulunuyor. Reklam yazarlığı, marka yöneticiliği, kurumsal iletişim direktörlüğü gibi mesleklerde de yazma eyleminde olduğu gibi bir fikir üretme ya da yaratıcı olma gibi vasıflarınızın olması gerekiyor. Bu pencereden bakıldığında benim yaptığım işlerin aslında bütünlüklü olduğu görülebilir.

Sizce gündelik hayatımızın da fantastik tarafları bulunuyor mu?

Gündelik hayatın da ben fantastik olduğunu düşünüyorum. Hele ki şu an yaşadığımız post modern çağın çok fantastik olduğunu düşünüyorum. Özellikle dijital teknolojilerin ve hayatımızdaki hızlanmanın sayesinde çok fantastik zamanlarda yaşadığımızı söyleyebilirim.

“Boğaziçi’nin değerini mezun olunca anlıyorsunuz”

Boğaziçi’ndeki yıllarınız nasıl geçti?

Bence Boğaziçi’nde okuyan herkes çok şanslı. Buradan daha iyi bir yer olabilir mi? Belki olabilir. Ancak benim gördüğüm kadarıyla buranın fantastik dünyası hiçbir yerde yok. Burada okul çok kalabalık olmadığı için yüzler çok aşina olurdu. Yurtta yaşamak bana inanılmaz güzel bir kampüs deneyimi yaşattı. Boğaziçi bence öğrencilerinin geneline bir bakış açısı ve derinlik katabiliyor. Buradaki yıllarım dolu dolu geçti. Okulun futbol takımında oynadım, müzikle ilgilendim, sörf yaptım, edebiyat kulübünde bulundum. İnsanlar belki okurken farkına varamayabilir ancak bu okulu ne kadar sevdiğimi ben on yıl sonra anladım.  

Önümüzdeki süreçte gerçekleştirmek başka istediğiniz projeler var mı?

Ben genelde yazılmamış olanı yazmaya gayret ediyorum. Azra-Eel Menkıbeleri de aslında orijinal diye nitelenebilecek bir kitap. Bundan önceki kitaplarım da kendi alanlarında özgün özellikler taşıyordu. Bundan sonra da bu niyetimi devam ettirerek yeni kitaplar yazmayı düşünüyorum. Azra-Eel Menkıbeleri’nin devamı gelecek. Bunların yanı sıra da başka fantastik kitaplar yazmayı düşünüyorum. Ayrıca marka ve pazarlama alanlarında halen devam etmekte olduğum düzenli köşe yazılarımı da sürdürmeyi düşünüyorum.

Söyleşi: Talat Karataş/Kurumsal İletişim Ofisi

Fotoğraf: Kenan Özcan