Bu yaz Boğaziçi’nde ilk kez verilen ders: “Duyguların Tarihi”

Boğaziçi Üniversitesi’nde 2020 Yaz Dönemi’nde ilk kez HIST 482 koduyla “History of Emotions” dersi açıldı. Öğrencilerin yoğun ilgi gösterdiği derste altı hafta boyunca duyguların tarihinin nasıl yazılabileceği tartışılacak. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü lisans mezunu olan ve Oxford Üniversitesi’nden doktorasını alan Dr. Şeyma Afacan (BÜ’08) tarafından verilen derste, konuyla ilgili güncel yayınların ışığında aşk, korku, kolektif duygular gibi başlıklar ele alınacak. Şeyma Afacan ile duygulara bir tarihçi gözüyle yaklaşmanın önemine dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Kenan Özcan

Boğaziçi Üniversitesinde ilk kez History of Emotions” dersini veren ve öğrencilerin yoğun ilgisiyle karşılaşan Dr. Şeyma Afacan, duyguların tarihsel olarak şekillendiğinin altını çiziyor.  Duygu”nun oldukça yeni bir kavram olduğunu ve modern zamanda kullanımının yaygınlaştığını ifade eden Şeyma Afacan, böyle soyut bir konuya yaklaşmanın metodolojik anlamda tarihçiyi zorladığını da belirtiyor.

Sizi kısaca tanıyarak başlayalım...

Şeyma Afacan: 2003-2008 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde lisans eğitimi gördüm. Yüksek lisansımı Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü’nden aldım. Orada sağlık ve tıp tarihi üzerine bir ilgim başlamıştı. Sonrasında Millî Eğitim Bakanlığı’ndan aldığım bursla gittiğim Oxford Üniversitesinde tıp tarihi alanında doktoramı tamamladım. Doktora tezini gönderdikten sonraki bekleme sürecinde ise Almanyada Max Planck Enstitüsü’nün History of Emotions” Araştırma Merkezinde doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştım. Bu enstitü benim için ilginç bir deneyim olmuştu. Almanyada duygu tarihi, duygu sosyolojisi ya da etkilenim/affect üzerine çalışmaların da yaygın olduğunu gördüm ve orada bu konuyla ilgilenen uluslararası bir araştırmacı grupla birlikte çalışma fırsatı elde ettim. 1 yıl dokuz ay kaldığım süre zarfında duyguların tarihine dair birçok bilgi edindim. Daha önce de bir süre Harvard Üniversitesinde Orta Doğu Çalışmaları Merkezinde ziyaretçi araştırmacı olarak bulunmuştum. Türkiyeye dönünce Kırklareli Üniversitesinde mecburi hizmetim başladı. Hâlâ Kırklarelinde öğretim görevlisi olarak çalışıyorum. Yaz dönemlerinde de History of Emotions” dersini veriyorum. Geçen yıl bu dersi Koç Üniversitesinde verdim. Bu yaz Boğaziçi Üniversitesinde açtım. Açıkçası böyle yeni çalışma alanlarına dair ders tasarlamayı ve vermeyi seviyorum.  Dersler esnasında öğrencilerin soruları ve fikirleri bana çok şey katıyor, bir yandan sonraki projelere hazırlanabiliyorum.

Duygular özel değil, tarihseldir”

Duygu meselesi, bilim dünyası için karmaşık gözüken fakat ilginç bir konu... Genellikle duygular, öznel/özel ifadeler olarak düşünülüyor. Bir tarihçi, duygu meselesine yaklaşırken nelere dikkat etmeli? Elimizde duyguları incelemek için ne tür tarihsel kaynaklar mevcut?

Bu gibi konular üzerinde çalışmanın, kafa yormanın en önemli başarısı; tarih alanında sürekli üretilen ön kabullerin bozuluyor olması. Duyguların özel olduğu bu yüzden tarihsel olarak çalışılamayacağı algısını yıkmak gerekiyor. Çünkü tarihsel açıdan baktığımızda duyguların özel değil tarihsel olarak şekillendiği anlaşılıyor. Sosyoloji ve antropoloji gibi disiplinler, duyguların toplumsal şekilde inşa edildiklerini yapılan çalışmalarla ortaya koymuştu. Tarihçilerin de duyguların, tarihsel olarak nasıl değişiklik gösterdiğini anlamlandırmaları önem teşkil ediyor. Duyguların bize has, doğal, doğduğumuz anda DNAmıza kodlanan bir özellik olmadığını nasıl psikoloji “öğrenme” kavramıyla vurguladıysa, tarihçiler de duyguların tarih boyunca yaşadığı dönüşümleri göstermeye çalışmalı. Bir diğer yıkılması gereken nokta ise modern öncesi ve modern dönem arasında duygular açısından 180 derece farklılıklar olduğunun zannedilmesi. Örneğin, modern öncesi dönemde insanlar, hayvanlara ve çocuksu hislere yakınlarmış gibi düşünülebiliyor. Modern dönemi tek bir tipolojiye sokmak da problemli.  Duygunun her zaman akılla, mantıkla doğası gereği zıtmış gibi anlamlandırılması da yakın zamanda karşımıza çıkıyor ve bu yaklaşım modernleşme teorileriyle gelişiyor. Bu gibi ön kabulleri sorgulamak açısından duyguların tarihini çalışmak birçok kapı aralıyor.

Duygu,” oldukça yeni bir kavram. 19. yüzyılda kullanımı yaygınlaşıyor. Önceleri tutku, arzu gibi kavramlar kullanılıyor. Osmanlı’da ise nefs kavramıyla, nefsin kuvvetleri, ya da nefs hastalıkları ekseninde duyguları tanımlamak söz konusu. Yani duyguları tanımlayış şekilleri bile tarih içinde değişkenlik gösteriyor. Bunu anladığınızda doğal ve biyolojik olanı da yıkmış oluyorsunuz.

Son 20 yılda dünyada duyguların tarihi üzerine önemli çalışmalar yapıldı. Bu kadar soyut bir konunun nasıl çalışılabileceği tarihçiler açısından hâlâ önemli bir soru. Duyguları incelerken tarihsel kaynaklara baktığımızda deneyim ve söylem arasında farkların ortaya çıkabileceğini unutmamak gerekiyor. Deneyim; tarihçiler arasında günlük, hatırat gibi ego dokümanlarıyla çalışılıyor. Ama orada da temsiliyet niteliğinin ne olduğu bir soru olarak kalmaya devam ediyor. Söylem ise gerçek deneyime dair keskin sonuçlara varmıyor. Kısacası duygular, metodolojik anlamda tarihçiyi zorluyor. Uçları zorladığı için de duyguları önemli buluyorum.  Konfor alanından uzaklaşan tarihçi metodolojik anlamda hangi kaynak ne kadarını söyler gibi çok temel sorularda yetkinleşiyor.

Tarih disiplinindeki eril bakış açısı, duygu meselesini yıllardır değersizleştiriyor”

Duyguları ele almanın tarih yazımında oldukça yeni olduğunu belirttiniz. Peki bu alandaki ilk öncü çalışmalar hangi tarihsel koşullarda ortaya çıkmış? Bu ilginin geç başlama sebepleri neler olabilir?

Tarihçiler aslında duygu” konusunda tarihsel sosyolojinin öne sürdüğü birtakım teorileri eleştirmekle işe başladılar. Örneğin; Weber’in modernleştikçe duygusuzlaştığımız şeklinde bir tezi vardı ve bu eleştirildi. Ancak tarihte duyguları ele almak, tam anlamıyla Annales ekolü ile başlıyor diyebiliriz. Lucien Febvre’in bu konuda bir makalesi var. 1941 tarihli makalede Febvre ‘Napoleon’un öfkesi’ diye geçiştirdiğimiz şeyi gerçek anlamda bilmediğimizi, öfkenin bizzat o dönemde nereye oturduğunu çalışmamız gerektiğini hatırlatıyor. Annales ekolden sonra araya bir boşluk giriyor. Son 20 yılda ise Thomas Dixon, William Reddy gibi tarihçiler duyguların tarihinin nasıl yazılabileceğine dair kafa yoruyorlar. Barbara Rosenwein, duyguları cemaatler üzerine okumaya çalışıyor. Bu isimlerin dışında kendi münferit tarihçiliğinde duygu meselesine değinen pek çok araştırmacı var elbette. Kültür tarihi, entelektüel tarih ya da feminist tarih yazıcılığı da bu konulara değinebiliyor.  Türkiyede mesela Ronald Gregor Suny’nin kitlesel nefret üzerine çalışmaları öncü niteliğinde. Onur üzerine Başak Tuğ, Tolga Esmer ve Noemi Levy Aksu’nun çalışmaları mevcut. Erken modern üzerine Nil Tekgül, Walter G. Andrews ve Mehmet Kalpaklı’nın çalışmaları bu alan için değerli elbette.

Duyguların, tarihçinin önüne geç gelmesinin sebebini ise tarihin eril bir disiplin olmasıyla ilişkili buluyorum. Bilindiği üzere kadın tarihçi sayısı az ve erkek tarihçiler tarafından duygu gibi soyut konulara yukarıdan bakılabiliyor. Ayrıca ne kadar materyalist o kadar kıymetli şeklinde bir görüş duygu gibi başlıkları değersizleştiriyor. Ancak şu da bir gerçek ki bu dersin gördüğü ilgiyi mülkiyet tarihi” dersi görmüyor. Çünkü bir boşluk var, genel geçer yanılgılara düşmeden profesyonelce tartışmaya ihtiyaç var. Hem ekonomik belirleyiciliği benimseyip hem de soyut konuları üst yapı ekseninde çalışabileceğimizi bir sürü tarihçi bilmiyor. Raymond Williams’ın üst yapı üzerine çalışmalarını öneririm. Bu dersi alan öğrenciler tarihçinin pek çok konuyu çalışabileceğini, kısıtlı düşünülmemesi gerektiğini fark ediyorlar. 

Duyguların tarihinin de ağırlıklı olarak Batı merkezli bir bakış açısıyla yazıldığını söyleyebiliriz. Peki bu konuda çok kültürlü analizler gerçekleştirme yolları neler olabilir?   

Evet haklısınız, alanın Batı merkezli olması problemli. Bunun biraz da İngilizcenin hâkimiyeti ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Almanca gibi başka diller özelinde Avrupa dışındaki coğrafyaların çalışıldığını biliyorum. Örneğin, Hindistan üzerine Almanca güzel bir literatür var. Genelde kolonyal dönem çalışmaları ekseninde tıp tarihi İngilizce’de de önemli veriler sunuyor. Ya da alan çalışmalarında buluyorsunuz kendinizi ama orada da tarihsel metodolojinin uzağına düşme riski var. Son kertede Batı merkezli yaklaşımın problemli olduğu kabul görse de rasyonelleşme, medenileşme ve “öteki” söylemlerinden kopmanın o kadar kolay olmadığı da bir gerçek. Bu konuda Oryantalist yargıları yıkmak ister istemez zor oluyor.

Ben Batı-Doğu ekseninin dışına çıkarak duyguları başka birleştirici noktalardan analiz etmeyi değerli buluyorum. Örneğin, aşk gibi duyguların 19. ve 20. yüzyıllarda küresel bir tarihini yazmak istediğimizde kapitalizm ön plana çıkıyor. Aşkı emek ekseninde okuduğumuzda Doğu-Batı ekseninden çıkmış oluyoruz. Benim doktora tezimde yaptığım gibi emeği sömürmenin artışıyla paralel bir şekilde Osmanlı’da başlayan psikoloji ilgisini ele aldığımızda yine bu eksenden ayrılıyoruz. 

Salgın günlerinin tarihi de gelecekte yazılacak”

Yaz okulunda verdiğiniz derste kolektif duyguların tarihine bir hafta ayırıyorsunuz. Kolektif duyguları” nasıl tanımlayabiliyoruz? İçinde bulunduğumuz salgın günlerinde açığa çıkan kolektif duyguların tarihi de gelecekte yazılabilir mi?   

Kolektif duygular kapsamında Türkiyede daha fazla çalışmanın olduğunu söyleyebiliriz. Leyla Neyzi sözlü tarih metoduyla alana çok büyük katkılar sağlamıştır. Hafıza Merkezi unutma-hatırlama ikilemleri üzerine çalışıyor. Kolektif duygular söz konusu olduğunda tarihçinin ahlaki sorumluluğu üzerine tartışmalar da artıyor. Örneğin; travma içeren, katliam, soykırım merkezli olaylara tarihçinin nasıl yaklaşabileceği sorusu önemli. Bunlar nesnellik iddiasını da sarsan durumlar.

Salgın özelindeki sorunuza gelecek olursam: 18. ve 19. yüzyıldan beri salgınları, hijyen ve kamu sağlığı açısından ele alma şeklinin bugün vardığı noktayı görmek bana ilginç geliyor. Bu salgında ölüm oranları geçmişteki salgınlara göre çok daha az elbette. Ancak hemen yeni hiyerarşiler kurduk. Yeni düzenlere hızlıca adapte olduk ve sağlık konusunda birbirimizin polisliğini üstlendik. 200-300 yıllık kamu sağlığı anlatısının zirvesini bugün yaşıyoruz belki de. İleride bunlar da yazılacaktır.

Of the soul and emotions: conceptualizing 'the Ottoman individual' through psychology” başlıklı doktora tezinizde duyguların ışığında Osmanlı’da modern bireyin inşasına dair bir yaklaşım sunmuşsunuz. Tezinizde hangi ilginç sonuçlara ulaşmıştınız?

Kişilerin benlik algıları, felsefi düzeyde 19. yüzyılda değişiyor. Psikoloji tarihi bunu görmemizi sağlıyor. Ben doktora tezim için Osmanlı özelinde psikolojinin tarihine odaklanarak İlm-i Ahval-i Ruh literatürüne baktım.  Bir yönüyle buradaki tartışmalarda ortaklaşılan söylemin “üretme” söylemi olduğunu fark ettim. Ulus inşasından çok önce Osmanlı’da da üretken nesil inşasını görüyoruz. Çünkü bu dönemde insanlar topluca üretimin nesnesi de oluyorlar. Artık hayatlarında fabrika var. İnsanlar da makine gibi görülüyor. Böylece psikoloji disiplini inşa edilirken Osmanlı özelinde ne gibi çatışmalar ve konular olduğunu analiz ettim. Başka bir yönüyle Darwin sonrası dünyada kendilerini nasıl konumlandırıyorlar, irade, spiritüalizm, ruh, ihtiras gibi kavramları nasıl yeniden kurguluyorlar gibi sorunsallara baktım. Tezimi seneye kitap olarak yayımlamayı planlıyorum. 

Son olarak Boğaziçindeki lisans yıllarınızdan konuşalım. Tarih Bölümü’nde aldığınız eğitimi nasıl değerlendirirsiniz?

Boğaziçindeki yıllarım çok kıymetliydi. Lisans döneminde tarih ve sosyoloji benim için bir arada gitmişti. Nükhet Sirmandan aldığım Antropology of Emotions” dersi dönüm noktası olmuştur benim için. Aynı şekilde Tarih Bölümü’nden Vangelis Kechriotis hocayı da anmak isterim.

Buradaki Tarih Bölümü, kültür tarihine verdikleri önemle ve Annales ekolünü öğretmeleriyle dünyadaki pek çok tarih bölümünden farklılaşıyor. Burada bugüne dek bulunduğum üniversitelerin hepsinden çok daha üst seviyede bir tarih metodolojisi eğitimi aldığımızı hep söylerim. Postmodernizm, nesnellik ve tarihçinin olası ajandaları konularında çok iyi eğitildik. Ayrıca burada verilen zemin sizi çok disiplinli olmaya itiyor. Sonraki akademik hayatımda burada aldığım eğitime güvenerek hareket etim, yoksa cesaret edemezdim açıkçası.