Covid-19 Yaratıcı İletişim Yarışması’nın birincisi Boğaziçi Üniversitesi’nden çıktı

Avrupa Biyokimya Dernekleri Federasyonu'nun (The Federation of the European Biochemical Societies) bu yıl özel olarak düzenlediği ve yakın tarihte sonuçlanan Covid-19 Yaratıcı İletişim Yarışması’nın birincisi Boğaziçi Üniversitesi’nden çıktı. Pek çok ülkeden katılımcının yazı, karikatür ve videolarla katkı sağladıkları yarışmada birinciliğe Boğaziçi Üniversitesi'nde doktora çalışmalarını sürdürmekte olan Yiğit Kocagöz'ün 'Isolation Chronicles: Journey to the Lost Insitute' (İzolasyon Günlükleri: Kayıp Enstitüye Yolculuk) adlı çizgi romanı layık görüldü. Yiğit Kocagöz’ün pandeminin biyologların yaşamlarına olan etkisini mizahi dille anlatan çizgi romanı, federasyonun salgın için özel olarak hazırladığı bilimsel dergide önümüzdeki aylarda basılacak.
Kenan Özcan

Avrupa Biyokimya Dernekleri Federasyonu'nun pandemi nedeniyle düzenlediği “Covid-19 Yaratıcı İletişim Yarışması’nda” birinciliği ülkemize getiren Yiğit Kocagöz (BÜ’11), akademik çalışmalarının yanında küçük yaşlardan beri ilgilendiği çizgi roman konusunda üretimlerini sürdürüyor. Gelecekte sanatı ve temel bilimleri bir araya getiren projelerde yer almak istediğini belirten Yiğit Kocagöz ile yarışmaya giden süreci ve kendisine birincilik getiren çizgi romanını hazırlarken nelerden esinlendiğine dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.  

Sizi tanıyabilir miyiz?

Yiğit Kocagöz: Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nde doktora yapmaktayım. Araştırma görevlisiyim. Lisans eğitimimi de aynı bölümde 2006-2011 yılları arasında aldım. Sonrasında yüksek lisans için Almanya Heidelberg Üniversitesi’ne gittim. Orada gelişim biyolojisi alanında yüksek lisansımı tamamlayıp Türkiye’ye döndüm. Sinirbilim üzerine araştırmalarıma devam ediyorum.

Çizgi roman ve karikatürle çocukluğumdan beri haşır neşir oldum. Babam Canol Kocagöz karikatürist. Çizgi roman konusunda ilk becerilerimi onunla kazandım. Annem Huriye Kocagöz jeoloji mühendisidir. Annem sayesinde temel bilim arka planım oluşmuştu. Böylece sanat ve bilimi birleştiren bir bireye dönüşmeye başlamıştım. Üniversite yıllarımda ise Boğaziçi’nde ders vermiş rahmetli Galip Tekin’nden “Art of Animation” dersi almıştım. Sonrasında karikatür üzerine daha fazla akademik okuma yapmak istediğimi fark edip yine Boğaziçi Üniversitesi’nde çizgi roman teorisi ve tarihçesi üzerine dersler veren Gazi Mehmet Emin Adanalı’dan ders almıştım. İTÜ’de görev yapan yakından tanıdığım Prof. Dr. Tayfun Akgül de bir yandan elektronik mühendisliği üzerine akademik üretimler yapan diğer yandan karikatür kitapları yayımlayan biri olarak örnek aldığım isimlerdendir. Yine çizgi romanla alakalı olarak üniversite yıllarında Mithat Alam Film Merkezi’nde Stop-Motion atölyesinin düzenlenmesine katkı sağladım.

Yüksek lisans yıllarımda daha fazla vakit yaratarak çizgi roman üretimine ağırlık verdim. İlk başta ufak tefek çizimlerle başladı. Bu çizimler belli hikâye anlatılarına dönüştü. “Sequential art” şeklinde tabir edilen çizimler gerçekleştiriyordum. Akademisyen arkadaşım Can Yalçınkaya ile dönemin güncel olaylarıyla alakalı çizgi roman gazeteciliği üzerine çalışmalar yürüttüm. Dijital ortamlarda çeşitli çizgi eserleri incelediğim eleştiri yazılarım yayımlandı. Ben kendimi çizer olarak tanımlamıyorum. Çizer olmanın gerektirdiği büyük emeği ve çabayı tam anlamıyla sergilediğimi düşünmüyorum ama zaman içinde kendi akademik alanımı da çizimle anlatabileceğimi fark ettim. Aslında biyoloji konulu makalelerde görsellik çok önemlidir. Çeşitli şemalar, grafikler, gerekli hallerde mikroskop görüntüleri bolca kullanılır. O sebeple yüksek lisans ve doktora yıllarımda hazmı zor biyoloji konularını grafik sanatlarla anlatma girişimlerim de oldu. 

Avrupa Biyokimya Dernekleri Federasyonu'nun bu yıl özel olarak düzenlediği Covid-19 Yaratıcı İletişim Yarışması’nın amaçları nelerdi? Siz katılmaya nasıl karar verdiniz?

Yarışma duyurusuna sosyal medyada denk gelip katılmaya karar verdim. Avrupa Biyokimya Dernekleri Federasyonu, bir süredir görsel sanatların önemine dikkat çekiyor. Yayımladıkları hakemli derginin kapak tasarımı için yarışmalar düzenlediklerini biliyorum. Genel olarak Avrupa ve Amerika’da görsel sanatları temel bilimlerle temas ettirme çabası giderek yaygınlık kazanıyor. Avrupa’da bu anlamda öne çıkan Avrupa Biyokimya Dernekleri Federasyonu, pandemi döneminde biyologların hayatlarının nasıl değiştiğini yansıtan yani pandeminin insani bir boyutuna değinen bir iletişim yarışması düzenlemeye karar vermiş. Ben yarışmaya katılımın daha çok video ağırlıklı olmasını bekliyordum. Sanırım salgın dolayısıyla laboratuvarda lojistik olarak bir grubu toplamanın göze alınamamasından ötürü yarışmaya en fazla çizimle katılım sağlandı. Ben de bir çizgi roman hazırlayarak pandeminin sosyal karşılıklarını anlatabilirim diye düşünmüştüm. Zaten yarışmadan önce kendi laboratuvar hayatımı resmetmeye çalıştığım bazı çizimlerim vardı. O anlamda laboratuvar hayatını kâğıda dökme konusunda elim yatkındı.

“Indiana Jones misali çalıştığım laboratuvarı yeniden keşfe çıktım”

Çizgi roman kaç çizimden oluşuyor? Ne kadar sürede tamamladınız? Çizerken belli ilham kaynaklarınız oldu mu?

Birincilik kazandığım çalışma yirmi sayfadan oluşan bir çizgi roman. Tasarım süreci yaklaşık olarak bir hafta sürdü. Çizim ve genel düzenleme de iki günümü aldı. Her çizim belli boyutlardaki karelerden oluşuyor. 

Temel bilimler alanında doktora yaparken laboratuvarda çoğunlukla hafta sonu dahil her vakit yoğun çalıştığınız bir düzende yaşıyorsunuz. Fakat mart ayından itibaren bir anda çalışma düzeni bozuldu. Özellikle tez yazacak arkadaşlar için hocalarımız, sağlığın daha önemli olduğunu belirtip laboratuvar çalışmalarına ara verilmesini rica ettiler. Bir anda hep beraber değişim sürecine girdik. Çok yoğun çalışan bir insandım, dolayısıyla boşluğa düştüm. Meslektaşlarımla konuştuğumda herkesin benzer sıkıntıları yaşadığını fark ettim. Akademi bunları pek dile getirdiğininiz bir ortam değildir. Ama ben salgının yarattığı paranoyadan dolayı bu sıkıntıların akademide bile dışa vurulabildiğini gördüm ve yarışmayı düzenleyen federasyonun bu dışa vurumla ilgilendiğini düşündüm. O sırada karantina günlerinde evde otururken Indiana Jones serisini yeniden izlemeye başlamıştım. O serinin aslında akademide bir başka alan olan arkeolojiyi karikatürize ettiğini fark ettim. Hatta Indiana Jones’un arkeolog olmak isteyen pek çok insana ilham kaynağı olduğunu biliyorum.  Annem de sen küçükken arkeolog olmak isterdin diyor.  Filmi yeniden keşfederken herkesin seyredebildiği, sempatik aksiyon sinemasının o havasına ihtiyacım olduğunu düşündüm. Bu noktaların hepsi hikâyem için ilham kaynağı oldu.

Çizgi romanınızın 'Isolation Chronicles: Journey to the Lost Insitute' (İzolasyon Günlükleri: Kayıp Enstitüye Yolculuk) başlığı da dikkat çekici. Macera filmi başlığına benziyor...

Evet! Üç ay boyunca evde kalmıştım ancak bölüm varlığını bir yandan devam ettiriyordu. Deney hayvanlarımızın bu dönemde düzenli bakımları gerçekleşti. Aradan geçen zamanla ben laboratuvara tekrar girdiğimde kendimi tarihin akışından kopmuş şekilde, laboratuvarı da dış dünyadan kopmuş şekilde hayal ettim. Indiana Jones misali kendi bölümümü keşfe çıktığım bir macera yazdım. Orada üç ay boyunca araştırmalarını devam ettiren bilim insanları vardı. Özellikle Covid-19 aşısı üzerine çalışma yapan meslektaşlarım evlerine gitmiyorlar, misafirhanede kalıyorlar. Hiç unutmam ben laboratuvara geri döndüğüm ilk gün metrobüsle geldiğim için arkadaşlarım bana korkuyla bakmışlardı. Bu ilk karşılaşmaların gerginliklerini biz bölüm içinde cidden yaşadık. Bu karşılaşmaları karikatürize ettim. Figürler de tamamen kendi tanıdıklarımın karikatürize edilmiş halleridir. Laboratuvardaki arkadaşlarımın ilgimi çeken fiziki ya da karakteristik özelliklerini vurgulayan çizimler yapmaya çalıştım. Kişiyi zedelemeyecek, bilakis o kişinin incelendiğini ve değer verildiğini gösterdiğim motifler koydum. 

“Sanat, pandemi günlerinde üzerimizdeki baskıyı azaltabilir”

Salgınla ilgili verileri ve rakamları sıkça konuşurken “insan” faktörünün göz ardı edildiği şeklinde bazı eleştiriler söz konusu. Sizce Covid-19’u anlatırken insanı ön plana çıkarmak için sanatın nasıl bir gücü ve etkisi var?

Pandeminin insani boyutu için sanat dallarından beslenmemiz gerekiyor. Çünkü tek başlarına rakamlar bir anlam ifade etseler de aslında bunlarla nasıl baş edebileceğimizi bilemiyoruz. Rakamlar karşısında bir grup duyarsızlaşıyor bir grup ise korkuyla ne yapacağını bilemez hale gelebiliyor. Sevdiğim bir alıntı var: “Tehlike gerçektir ama korku bir seçim.” Sağlık sektörü dışındaki insanlara bu mesajı bilim insanı ve sanatçının birlikte yumuşak bir şekilde vermesi gerektiğini düşünüyorum. Mesela uzun yıllardır ilgilendiğim sinema özelinden bakacak olursak salgından önce zombi ve felaket temalı filmler sevilirdi. Gerçekten salgınla karşılaşıldığında ise bu filmler artık rağbet görmüyor. Zeitgeist (zamanın ruhu) bunu kaldırmaya uygun değil. Bunun üzerinden eskiden yapılan anlatılar şimdi insanların kaçtığı anlatılara döndü. Salgın günlerinde sevenlerin buluşamaması üzerinden geçen bir aşk hikayesi ise insanların kendilerini salgın günleriyle bağdaştırabilecekleri bir nokta olabilir. Sanatın gücü, insanların üzerlerindeki baskıyı azaltmalarına yardımcı olabilir.

Psikolojik olarak olumlu etkilerinin dışında Covid-19’a dair bilimsel gerçeklerin sanatsal araç gereçlerle sunulmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Detaylı bilimsel içeriklerin video sanatı, çizgi roman ve inforgrafiklerle anlatılmasını yararlı buluyorum. Bizim de Moleküler Biyoloji Derneği’nde test kitlerinin nasıl çalıştığını çizimlerle anlatmaya çalıştığımız bir projemiz oldu. Dünyada da bilimsel bilgilerin sanatsal yollarla sunulduğu pek çok çalışma var. Bu gibi çalışmalar açıkçası belli kurgularla, bir kahraman bulundurması ve ufak tefek çatışmalar barındırmasıyla okuyucuya cazip geliyor. Ancak bu durumun biraz popüler kültürdeki patlamalarla ilgili olduğunu unutmamak gerekiyor. Neticede çizgi romanlara büyük ilgi duyulmasının ardında Marvel filmlerinin etkisi büyüktür. Belki bu durumun tekelleşme gibi çizgi romanı dejenere eden yönü mevcut fakat artı sayılabilecek tarafı, yüz yıllık geçmişi olan bir üretim alanını bilimsel ve toplumsal hedefler için kullanmak diyebiliriz.

Güncel araştırmalarınız ve projeleriniz hakkında bilgi alabilir miyiz?

Doç. Dr. Stefan Fuss danışmanlığında doktora çalışmalarıma devam ediyorum. Zebra balığında koku duyusu üzerine araştırma yapıyorum. Koku duyusu, insanlarda bir kediye veya köpeğe kıyasla çok gelişmiş değil. Fakat nöroepitelimiz hasar gördüğünde bile koku duyumuz kendini hemen toparlayabilmekte. Normalde sinir sistemimiz aldığı zarardan sonra çok yavaş toparlanır. Burun civarındaki sinir ağı ise istisnai bir durum. Buradaki hücreler dışarıyla sürekli temas halinde olduklarından hep tehdit altındalar, ancak kendilerini hemen yenileyebiliyorlar. Yaptığımız araştırmalarla bu yenilenme durumunun arkasındaki moleküler mekanizmaları anlamaya çalışıyoruz. Zebra balıklarını canlı modeli olarak kullanıyoruz. Çünkü zebra balıkları nörojenerasyon kabiliyeti yüksek bir canlı. Bu canlının kendi koku sistemini yenileme gücünün nereden geldiğini keşfedip edindiğimiz bilgilerle memelilerdeki, özellikle insandaki benzerlik ve farklılıkları belirlemeyi hedefliyoruz. 

Bahsettiğim gibi son birkaç senedir çizgi romana ağırlık veriyorum ve fantastik yol hikâyeleri yazıyorum. Çizer dostum Deniz Ozan Coşkun ile yaptığımız bir grafik albüm bu ay “Karadut Ekspres” başlığıyla basıldı. Şu an yeni basılan bu kitabımızın heyecanını yaşıyoruz ve geri dönüşlerini topluyoruz. Ben akademide kalmak istiyorum. Gelecekte en büyük arzum ise çizgi romanı, akademinin bildiğim alanı olan biyolojiyle harmanlamak ve bu doğrultuda üretimler gerçekleştirmek.