“Dezavantajlı gruplar görünür oldukça lince daha çok maruz kalıyor”

Günümüzde özellikle sosyal medya kanallarında rastladığımız linç uygulamaları geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabiliyor. Güçlü olanın zayıf olana uyguladığı sembolik ya da fiziksel şiddet biçiminde ortaya çıkan linç hangi durumlarda daha sık görülür? Medyanın ve popüler kültürün linç gibi şiddet biçimlerini besleyen ne gibi yönleri var? Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Bülent Küçük linç kavramına popüler kültür ve medya ekseninden bakarak linç gibi şiddet biçimlerinin çok katmanlı değerlendirilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Yılmaz Yeniler

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Bülent Küçük 2011 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi’nde ders veriyor ve medya ve iletişim, kültürel çalışmalar, siyaset sosyolojisi, vatandaşlık ve post-kolonyal teoriler gibi alanlarda çalışmalarını sürdürüyor. 2019 Aralık ayında “Toplumsal ve Tarihsel Dinamikleriyle Linç” başlıklı bir konuşmayla Boğaziçi Üniversitesi Davranış Bilimleri Kulübü’nün bir etkinliğine konuk olan Bülent Küçük ile linç kavramını, bu kavramın sosyal medya ve popüler kültürdeki yansımalarını ve linç gibi şiddet biçimlerinin önüne geçebilmek için yapılabilecekleri konuştuk.

Linç ve linç kültürü kavramlarını nasıl tanımlayabiliriz? Kimler, kimlere hangi şartlarda linç uyguluyor?

Öncelikle linç ve linç kültürü ifadelerini birbirinden ayırmak gerekiyor. “Linç” ve “kültür” ifadelerini yan yana getirmek linçi doğallaştıran ve kültürel bir fenomen haline getiren bir etki yaratıyor. Bu nedenle bu iki kavramı yan yana getirmek doğru değil. Tarihsel olarak baktığımızda ise linç meselesinin dışlamanın simgesel ve fiziksel bir biçimi olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Tarihsel açıdan linç daha kolonyal geçmişe sahip coğrafyalarda tezahür eden ırkçı bir dışlamaya tekabül ediyor; ancak aslında linçin çok çeşitli formları var. Linç sadece ırksal, kültürel ve etnik anlamda farklı olanların maruz kaldığı bir dışlama değil, normatif olarak kurulan ve norm dışı olduğu varsayılan toplumsal cinsiyet gruplarına karşı da benzer mekanizmalar işliyor. Bu mekanizmalar da sembolik ve fiziksel şiddet biçimlerini aldığı için linç olarak adlandırılabilir. Bu şiddet biçimlerinin en tipik özelliği ise güçlü olanların zayıf olanlara şiddet uyguluyor olması, diğer bir ifadeyle kendisini bir toplumun asli üyesi veya kurucu ve otantik sahibi olarak ve bir coğrafyayı veya kamuyu kendi mülkü olarak görenlerin sonradan gelenlere, sayısal olarak az olanlara veya siyasal olarak güçten mahrum bırakılmış olanlara şiddet uygulaması. Linç etmenin çok çeşitli formları ve yöneldiği farklı toplumsal gruplar olsa da daha dezavantajlı grupların maruz kaldığı bir şiddet biçimi olması bu formları ortaklaştırıyor. Bu nedenle linçi daha çeşitli ve çok katmanlı bir şey olarak görmek ve güç ilişkileri içinde ele almak lazım.

Peki, güç ilişkileri çerçevesinden lincin daha sık görüldüğü ya da azaldığı zamanları nasıl yorumlamak gerekir? Güç dengelerinin değişmesi linç olaylarını etkiliyor mu?

Tarihsel olarak linç olaylarının sıklaştığı ya da azaldığı bazı konjonktürler var ve bu konjonktürlerin temel özelliği toplumsal olarak zayıf bırakılmış ya da dışlanmış olan grupların güçlenmeye başladığı zamanlar olması. Bu gruplar daha görünür oldukça, daha çok hak talep ettikçe, kamusal alandan pay aldıkça, kendi seslerini duyulabilir kıldıkça, hukuki olarak eşitliği sağladıkça ya da sağlamaya dönük bir mücadele içine girdikçe linç tavan yapıyor. Kadınların maruz kaldığı linç bu duruma çok iyi bir örnek, çünkü genellikle kadınların güçlenmesine tekabül eden durumlarda gerçekleşiyor. Herkesin yerli yerinde durduğu ve kendisine atfedilen yerle mutlu olduğu ve bununla yetindiği durumlarda da toplumsal linç olabiliyor ama aynı sıklıkta değil. Özellikle Amerika’nın güney eyaletlerinde 1875’ten sonra  mekânsal ve mesleki ayrım üzerinden işleyen ırkçı  Jim Crow yasalarının uygulanması örneğin köleliğin resmen kaldırılması sonrasına tekabül eder, bu dönemde  beyazların  kendilerini “gönüllü” yasa koyucu ve kolluk gücü yerine koyarak siyahları linç etmesi de böyle açıklanabilir.

“Sosyal medya hem bir imkân hem bir engel”

Son yıllarda lincin gerçekleştiği mekânlardan biri olarak Twitter gibi sosyal medya kanalllarını daha sık görmeye başladık. Sosyal medyanın kullanıcıya anonim kalma imkânı sunması linç uygulayan tarafta olmasını kolaylaştırıyor olabilir mi?

Kamusal bir mecra olarak sosyal medya çok çeşitli kesimlerin kendilerini görünür kılabildikleri ve ifade edebildikleri bir alan, bu açıdan kamusal alanı tanımlayıcı anlamda demokratikleştiriyor. Ancak normal şartlarda kendilerini görünür kılamayan ve toplumsal normun bir tür semptomu olarak ifade edebileceğimiz “paralı troll”lerin ve marjinal grupların da görünür olabildiği bir mekân sosyal medya.  Ne var ki, yerleşik toplumsal-ahlaki düzenin kendisini sorunsuz kabul edip doğallaştırarak ve sadece sosyal medyadaki kimi aşırı sesleri bir problem olarak görürsek meselenin asıl kaynağını görmemiş oluruz. Bu nedenle bana göre sosyal medyaya hem bir imkân hem de bir engel olarak ve daha paradoksal bir açıdan bakmak gerekir. Burayı demokratik bir yer olarak görüp bir hak talebinde bulunmak için kullanabilirsiniz, ama sosyal medya bu taleplerin üstünü örten söylemsel bir mecraya da dönüşebiliyor zaman zaman. Diğer bir ifadeyle sosyal medyanın, gerçeği ve demokratik hak taleplerini bulanıklaştırarak bu taleplerin evrensel zemininin altındaki kilimi çeken ve konuşanı zan altında bırakarak hak talebinin meşruiyetini tartışılır hale getirebilen bir yönü de var. “Troll” ismi verilen anonim kullanıcıların yaptığı şey de sosyal medyayı belirli siyasi motivasyonlar için kullanmak. Aslında sosyal medyanın paradoksal oluşu bütün kamusal medya ve teknolojiler için geçerli; çünkü kamusal alan bir demokratikleştirme mecrası olarak görülebileceği gibi çeşitli grupların meşruiyet ürettikleri devletin farklı bir uzantısı olarak da görülebilir.

Kimin hayatı daha değerli, kiminki değil?

Hem sosyal medyada hem de ana akım medyada lincin görüldüğü durumlardan biri de kadın cinayetleri. Kadın cinayetleri söz konusu olduğunda katile yönelik linç uygulanırken mağdurun geçmişinin ve özel hayatının tüm detaylarıyla verildiğini ve olayın adeta hikâyeleştirilerek anlatıldığını görüyoruz. Yaşanan tüm nefret cinayetlerine aynı oranda tepki vermediğimiz düşünüldüğünde linci bu konularda bir “vicdan temizleme” aracına mı dönüştürüyoruz?

Bu çok katmanlı bir yanıtı gerektiren ve zor bir soru. Hangi meseleler daha meşru olarak görülüyor ve daha önemli atfediliyor? Hangi meseleler yan mesele olarak görünmez kılınıyor ve üzerinde konuşmaya değer bulunmuyor? Bu soruların cevabı hangi toplumsal grupları yaşamaya değer buluyoruz ve hangilerinin hayatlarına kayıtsız kalıyoruz sorusuyla ilgili. Hangi hayatlar daha değerli görülüyorsa onların ölümü ve uğradıkları şiddete maruz kalma biçimleri kamusal mecrada o oranda dikkate değer bir mesele olarak gündeme geliyor ya da gelmiyor. Meselenin ikinci kısmı ise mağduriyet durumlarının ancak belirli şartlar altında görünür olabilmesi. “Öteki”nin ölümü ancak spekülatifse ve ancak bir mağduriyet janrı içinde gerçekleşiyorsa görünür olabiliyor ama gündelik rutin içindeki ölümler kayda bile geçmeyebiliyor. Diğer bir deyişle ancak belirli şartlar yerine gelmişse ve mağdurun masumiyetinin tartışılamayacağı durumlarda toplumsal bir reaksiyon ortaya çıkıyor. Bu nedenle cinayetin ya da şiddetin ne zaman ve nerede tezahür ettiği, hangi bağlam içinde gerçekleştiği çok önemli. Bu durum aslında toplumsal olarak devletin ve piyasanın kurumları üzerinden belirli tür meselelere duyarlı, belirli tür meselelere ise kayıtsız kılınmamızla ilgili. Ayrıcalıklı, pohpohlanmış, kayrılmış olan kimliklerin kayıtlı olduğu veya olmadığı meseleler var ve bunlardan birini eleştirirken eleştirinin önce kendimize dönük olması gerekiyor. Ayrıca toplumun ahlaki değerlerinin çürüdüğü ve eşitsizliğin tavan yaptığı durumlarda toplumsal dayanışma formları ve kurumları da çürüdüğü için kayıtsızlık formları ve linç biçimleri çok daha fazla belirgin hale geliyor. Her grup sadece kendisine değen konularda duyarlı oluyor.

Şiddet haberleri medyada verilirken de bu durum sadece o anki mağdura özgüymüş gibi bir dil kullanılıyor, bu dilin de kayıtsızlığımızı beslemede bir rolü bulunuyor mu?

Bu aslında çok tipik bir durum. Hayvan haklarıyla angaje olan insanları düşünün. Endüstriyel tarımın yapıldığı ve endüstriyel et üretiminin olduğu bir zamanda sadece birinin kediye ya da köpeğe kötü muamelesi gibi istisnai olaylar üzerinden hayvan sever duyarlılığın mobilize olduğunu görürsünüz. Bu kendi içinde bir tür paradoksal bir duruma işaret ediyor.  Mesela bir toplumda yegâne birlikte olma formu olarak sadece aile kabul edilirse ve aile dışındaki müşterek hayat biçimleri, aile dışındaki cinsellik formları ya da kadın ve erkek dışındaki cinsellik biçimleri marjinal kabul edilirse onların maruz kaldığı şiddet ve linç biçimleri de görünmez kılınır ve normalleştirilmiş olur. Bu grupların karşılaştığı şiddet biçimlerinden bazı vakalar seçerek ve bu vakalarda yer alan kişiler de ancak ‘masumsa’, ancak doğru zamanda doğru yerde bulunduğu halde şiddete maruz kalmışsa görünür kılınırken diğerleri görünmez kılındığı zaman paradoksal bir durum oluşuyor.

Toplumsal anlamda bir parçalanmışlıktan ve belirli grupların ancak belirli linç biçimlerine duyarlı olduğundan bahsettiniz. Bu grupların içinde de gruptan biri farklı bir görüş belirttiğinde “mahalle baskısı” diyebileceğimiz bir çeşit şiddet biçimiyle karşılaştığını söyleyebilir miyiz?

Bu noktada “mahalle baskısı” kavramını kullanmak hem doğru hem yanlış. Kendisi fiktif eşit yurttaşlardan müteşekkil olması beklenen bir toplumun içinde aslında yurttaşlaşamamış ve cemaat kimlikleri içine hapsolmuş kesimlerin kendilerine dönük baskısına mahalle baskısı diyebiliriz. Diğer bir ifadeyle belirli kimliklerin içine doğmuş olanların birbirleriyle ilişkilenememesinden ve sembolik olarak kendisini izole etmiş ve gettolaşmış bir gruptan bahsedersek bu grubun kendi içine dönük şiddet üretme biçiminden bahsetmek mümkün ama henüz bunu tartışmaya gelmiş noktada değiliz. Marjinalleşmiş grupların kendi üyelerine dönük ne tür şiddet biçimleri uyguladıklarını tartışmaya zemin bulabilmek için önce egemen olan kimliğin marjinalleştirilmiş kimliklere karşı şiddetini ana hatlarıyla tartışabilmiş ve meseleyi çözebilmiş olmamız gerekir. İlki de önemsiz değil ama bana göre daha ikincil.

“Televizyon seyircisi pasif kitlelerden ibaret değil”

Sizin televizyon dizileri, sinema gibi popüler kültür ürünleri üzerine de çalışmalarınız bulunuyor. Linç ya da daha genel anlamda şiddet bu ürünlerde nasıl ortaya çıkıyor, dizilerin ya da filmlerin şiddeti besleyen ne gibi yönleri var?

Diziler, televizyon ve popüler kültür meselesi sosyolojinin çok önemli alanlarından biri. Bu meseleyi tartışırken popüler kültürün toplumsal formasyonları ne kadar yansıttıkları ya da toplumsal kimlikleri, eğilimleri, pratikleri nasıl yönlendirdikleri ve manipüle ettikleri meselesi de tartışmaya çok açık bir alan. Bu diziler ve filmler gerçekliği temsil mi ediyorlar, yeniden mi inşa ediyorlar ya da ne kadarını yeniden inşa ediyorlar? Medyanın ya da popüler kültürün yeni bir gerçeklik inşa ettiklerini söylersek onlara çok fazla güç atfetmiş oluruz. Literatürde -modası biraz geçmiş olsa da- bilinen bir pozisyon var, bu pozisyon insanların televizyonda gördükleri şeyleri aynı şekilde gündelik hayatlarına uyguladıklarını öne sürüyor. Bu pozisyona göre zenginlik, yoksulluk, evlilik, aile, kadınlık, erkeklik biçimleri televizyona, sahneye ya da perdeye olduğu gibi yansıtılıyor ve buralarda kurgulanan hayat da insanlar tarafından olduğu gibi alımlanıyor ; ama bence bu anakronik bir pozisyona tekabül ediyor, çünkü bu yaklaşım toplumsal alanı pasif kitlelere indirgeyen bir yaklaşım. Bir yandan da söyledikleri şey çok yanlış değil, çünkü örneğin bugün çıkan dizilere ya da filmlere baktığınızda çoğunun birbirine benzediğini ve belirli tür aile ya da cinsiyet biçimlerinin aşırı görünür kılındığını görürsünüz. Toplumsal meselelerin çeşitliği tek bir tipe indirgeniyor, toplumsal eşitsizlik örneğin bireysel becerilere indirgeniyor, toplumsal mücadele biçimleri kimi seçkin olan ve olmayan aileler arasında bir çatışmaya dönüştürülüyor. Televizyon ve ‘boş zaman’ çalışan meslektaşlarım, bugünlerde çekilen dizilerin çoğunun  aile içi sırların deşifre olması veya gizlenmesi üzerine kurulu hikayelerden müteşekkil olduğunu tespit ediyorlar mesela.

Diğer yandan, medyayı ve popüler kültürü sadece bir eğlence alanı olarak değil kimlik oluşturucu bir mekanizma olarak da görmek gerekli. Yine de insanların dizileri seyretme biçimi çok farklılaşabiliyor ve ekranda gördüklerini doğrudan kendi hayatlarına uygulamıyorlar, çünkü insanlar farklı toplumsal bağlamlar içine atılmış bir biçimde yaşarlar, bu yüzden seyirciler birbirine benzeyen pasif kitlelerden ibaret değil. Çok çeşitli toplumsal gruplar var ve aynı şeyi farklı şekilde seyredip, farklı şekilde yorumlayıp farklı şekilde alımlayabiliyorlar. Yani bu meseleye insanlara daha fazla özerk öznellik alanı tanıyan bir konumdan bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Günümüzde seyircilerin dizi ya da filmlerde rahatsız oldukları şeylere sosyal medya aracılığıyla tepki verdiğini de görüyoruz, bu da yaklaşımınızı doğrulayan bir örnek, değil mi?

Bu biraz ayrı bir konu ancak sistematik olamasa da dizileri takip eden biri olarak şunu söyleyebilirim ki dizilerde kurgulanan belirli çatışma biçimlerine dayanan hikâyeler içine atıldığımız bağlam dışında düşünülemez. Örneğin şu sıralar popüler olan “Sefir’in Kızı” ya da “Atiye” (üreticileri ve tüketicilerin) içinde yaşadıkları bağlam dışında düşünülemez, zaten bağlamın dışında bir kültürel üretim yapmak mümkün değil, çünkü bunları üreten kişiler de bu zamanın insanları. Ancak üretim yaparken içinde bulunduğumuz bağlam (ve elbette üretilen hikayeler) çok tıraşlanıyor ve belirli biçimlere sokuluyor, diziler birbirini tekrar eden bir “kültür fabrik” haline dönüşebiliyor. Kültür endüstrisi keyif alanımızı da yönlendiren bir alan, yani sadece iş ya da okul hayatımız değil evde neyi seyredeceğimiz de belirleniyor. Bu argüman biraz eksik ve tek taraflı da olsa yanlış değil, çünkü seyirci farklı hafızalara ve deneyimlere sahip olduğundan ve televizyon karşısında kendisini farklı şekillerde konumlandırabiliyor.

Netflix gibi dijital platformlar aracılığıyla da izleyici artık o akşam televizyonda ne varsa izlemek zorunda değil, daha fazla seçim imkânına kavuşuyor.

Evet ve önümüzdeki senelerde bu alanda çok daha büyük bir dönüşüm olacağa benziyor. İnternet ortamı keyif alanımızı düzenleyen alan olarak çok çeşitlendi ve daha da çeşitlenecek. Dolayısıyla insanlar elektronik medyaya mecbur kalmayacak ki zaten özellikle şu an 20 yaş altı olan nesil dijital teknolojilere daha fazla yönelmeye başladı. Bir yandan bu alan ana akım tarafından bir çürüme/bozulma biçimi olarak da görülebiliyor çünkü aslında kontrol edemediği bir kriz alanına tekabül ediyor. Siyasal güç, teknoloji ve kitlelerin tercihleri konusunda her zaman biraz geriden gelen bir yapı, bu nedenle kendi nüfuz alanının dışına çıkmış bir alanı düzenlemeye çalışıyor ama başarılı olamıyor, çünkü orada çok hızlı bir dönüşüm söz konusu.

“Göçmenliğe dair negatif tavır toplumun kurucu bir bileşeni haline geldi”

Günümüzde sıklıkla şiddete ve lince maruz kalan gruplardan biri de göçmenler. Hangi durumlarda göçmenlerin lince maruz kalması artıyor ve Türkiye özelinde bu mesele için sizce nasıl bir gelecek tablosu çizebiliriz?

Göçmenlik meselesi Türkiye’de Suriye Savaşı’yla ortaya çıktı ve temel bir “ötekilik” meselesi haline geldi ve bu haliyle kategorize edildi. Göçmenliğe dair seküler ya da muhafazakâr farklılaşmaksızın ortak bir kanaat olarak ötekileştirme söz konusu. Bu konuda yapılan saha çalışmaları %80 ile %90 arasında negatif tavırda bir ana akım oluştuğunu gösteriyor, yani göçmenliğe karşı alınan bu tavır, parçalanmış bir toplumu yeni baştan birleştiren bir mesele olarak ortaya çıkıyor. Göçmenliği bu noktada bir tehdit ya da fazlalık olarak kurgulandığını görüyoruz, bu nedenle bu kurguyu, kutuplaşmış toplumun yeniden kurucu bir bileşeni olarak görmek de mümkün. Bunu söylemek bunu onayladığım anlamına da gelmiyor. Öte taraftan göçmenler/mülteciler iktisadi hukuki ve simgesel olarak dezavantajlı konumdalar. Türkiye’de yaşayan Suriyeli, Afgan veya İranlılar ne mülteciler ne de yurttaş. Bu nedenle belirli bir uluslararası yasanın korumasına başvurmaları ya da anayasal haklarını ifade edebilmeleri mümkün değil, göçmenlik Türkiye’de bir ara kategori, bir sınır. Göçmenler bu ara kategoride bir simgesel sınırda bekleyen bir kitle olarak var olabiliyorlar. Kendi dayanışma ağlarını bazı vakıflar ya da dernekler üzerinden bir nebze kurmuş olsalar da Avrupa’yla karşılaştırılamayacak kadar zayıf bir halde sivil toplumun içindeler. Birkaç vakıf, dernek dışında neredeyse kendi kurumları hiç yok. Ayrıca göçmenlik meselesini tek bir kategori içine koymamak lazım çünkü Türkiye’deki göçmenler kendi içlerinde de çeşitlilik arz ediyorlar. Bu kategorinin içinde daha üst sınıftan göçmenler olduğu gibi daha alt sınıftan ama ana gövdeyi oluşturan göçmenler de var.

Göçmenlerin şiddete maruz kalma biçimleri de geldikleri yere ve sınıflarına göre değişiyor, o halde?

Evet, çünkü egemen pozisyondaki insanlar açısından da göçmenlerin bir hiyerarşisi var; onlar için iyi göçmenler, kötü göçmenler ve daha ara kategoride kalan göçmenler var. Suriyeli göçmenler Arap olmalarından dolayı kötü göçmenler olarak görülüyor çünkü zaten Türkiye’de Araplığa karşı tarihsel bir negatif duygulanım biçimi var, Araplık geri kalmışlığa ve geçmişe tekabül ediyor. Bu nedenle Suriyeli göçmenlere karşı linç ve nefret ortaya çıkabiliyor. Örneğin, ev içi emeği icra eden göçmen kadınlar için de benzer bir farklılaşma ve bir hiyerarşi söz konusu, göçmen emekçi kadınların Filipinli, Azerbaycanlı ya da Ukraynalı olmasına göre ücretleri değişebiliyor. Avrupa’da ise Müslümanların kötü göçmenler, İtalyan ya da İspanyolların iyi göçmenler kategorisinde olduğunu görürsünüz. Bu noktada sayısal çokluk aslında çok belirleyici. Göçmenlerin sayısal çokluğu toplumdaki ahlaki krizin derinleşmesine ya da daha görünür olmasına neden oluyor. Kadınların ya da diğer dezavantajlı grupların görünür oldukça daha çok şiddetle karşılaşması gibi göçmenlerin sayısının fazlalığı da “İşimizi elimizden alıyorlar” gibi söylemlerle maruz kalabilecekleri şiddeti tetikliyor. Az olup kontrol edilebildikleri ve gettolaştırılabildikleri ölçüde göçmenler bir tehdit olarak görülmeyebiliyorlar. Yapılması gereken şeylerden biri dışlanmış olanların kendi kimlikleri içine hapsolmadan daha trans-etnik, trans-kültürel ya da trans-dini yerlerden ilişkilenme biçimleri ve kurumları kurmaları. Bir yandan da çoğunlukta olanların kendi üzerine düşünmesi, kendine ayna tutması ve ayrıcalıklarının farkına vararak onlardan feragat edebilmesi ve ötekiyle ilişkilenmesi gerekiyor. Bu meselenin dönüşebilmesi sadece hukuki düzenlemeyle mümkün değil, çünkü fiktif hukuki eşitlik toplumsal anlamda gerçek eşitliği getirmiyor, hatta çoğu zaman çeşitli toplumsal eşitsizlikleri doğallaştırabiliyor.  Bu meselenin çözümü için çok daha temel ve uzun vadeli bir toplumsal ve zihinsel bir dönüşümü gerektiriyor diyebilirim.