‘’Edebiyatta kayıp kadınlar tarihini yazmak istiyorum’’

Prof. Dr. Nüket Esen ile söyleştik...

Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ndeki orta ve lise eğitiminin ardından 1979’da Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden lisans, 1983’te Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden yüksek lisans, 1989’da Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden doktora dereceleri aldı. 27 yıl boyunca Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde ders verdi. 2002-2011 yılları arasında bölüm başkanlığı görevini yürüten, bu yıl itibariyle ise emekliliğini kazanan Prof. Dr. Nüket Esen, önümüzdeki dönemde Boğaziçi’ndeki lisansüstü derslerine devam edecek.

Prof. Dr. Esen’in aralarında ‘’Türk Romanında Aile Kurumu’’ (1990), “Kara Kitap Üzerine Yazılar” (1992) ‘’Modern Türk Edebiyatı Üzerine Okumalar’’ (2006), ‘’Orhan Pamuk’un Edebi Dünyası’’ (2008),  ‘’Beliyat-ı Mudhike ve Karı Koca Masalı ve Ahmet Mithat Kaynakçası’’ (2011), “Hikâye Anlatan Adam: Ahmet Mithat (2014) olmak üzere pek çok edebiyat incelemesi bulunuyor.

Prof. Dr. Nüket Esen ile Boğaziçi’nden Haberler okurları için görüştük.

Bugüne dek incelediğiniz yazarlara baktığımızda temel izleklerden birinin Batı-Doğu kültürleri arasında kalmışlık olduğunu görmek mümkün. Bu alanda çalışan bir bilim insanı olarak böyle karmaşık bir kültürel coğrafyada edebiyat çalışmak üzerine neler söylemek istersiniz?

Nüket Esen: Batılılaşmış bir ailede büyüdüm, ancak anneannem oldukça dindar bir insandı. 11 yaşından itibaren Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde okudum. Evde aldığım kültür ile okulda gördüğüm Amerikan odaklı Batı kültürü hayatım boyunca gayet güzel bir arada oldu. Daha sonra sosyolojide Master yaptım. Bir dönem İngiliz Edebiyatı’nda doktora yapmak istedim ancak bu ülkede yaşadığımı düşününce Türk Edebiyatı’nda doktora yapmaya karar verdim. Doktora yaparken Türk edebiyat tarihini öğrenmek çok keyifliydi. Bunun ardından Türkçe edebiyat metinleri ile ne yapacağımın cevabını ise Batı Edebiyatı’na dair aldığım eğitimde bulmuştum zira bizim edebiyat tarihimiz çok keyifli olmakla birlikte edebi metinlere genel yaklaşım yazarın hayatı, eserlerinin listesi, eserlerin özetleri gibi klişelerden oluşmaktaydı. Dolayısıyla ben de Türk edebiyatı metinlerine yaklaşırken tamamen Batı kaynaklı öğrendiklerimi kullandım.

Boğaziçi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden okurken bir dönem Amerika’dan Prof. İlhan Başgöz ders vermeye gelmişti. Ondan aldığımız Halk Edebiyatı dersinden ne kadar etkilendiğimi anlatamam. İlhan Başgöz bize köylerdeki saz sairlerinin kayıtlarını dinletirdi. Bunlar anlatının, hikâye etmenin çeşitlemeleriydi. Anadolu toprağındaki çeşitlemeler beni her zaman ilgilendirdi. İngiliz Edebiyatı okurken bir de seçmeli ders olarak Osmanlıca vardı, o dersi alan 5-6 kişiden biriydim.  Dolayısıyla ilk gençliğimden bu yana hep Batı-Doğu kültürlerinden aldıklarımı çalışma alanlarıma da taşıdığımı düşünüyorum.

Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 27 yıldır ders verdiniz. Bu bölümü Türkiye’deki diğer edebiyat bölümlerinden farklılaştıran temel özellikler nelerdir?

Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü oldukça farklıdır. Bizde İngilizce bilme zorunluluğu vardır ki bu Türk edebiyatı okuyanlar için bir süs değildir. Edebiyat kuramları ve eleştiri ile anlatıbilim üzerine çalışabilmek için mutlaka üç yabancı dilden (İngilizce, Fransızca, Almanca) birini biliyor olmanız gerekir. Edebiyat ile ne yapacağınızı öğrenmek için İngilizce bilmek çok büyük fayda sağlar. Bizde uzun yıllar akademide edebiyat metinlerine daha çağdaş yaklaşımlarla yaklaşanlar Batılı eğitim almış hocalar olmuştur. Türk Edebiyatı üzerine ilk defa onlar yeni gözlüklerle eğilmiştir. Örneğin Berna Moran,  Jale Parla, Sibel Irzık, Nazan Aksoy, Nurdan Gürbilek’i saymam mümkün… Bu insanlar İngiliz ve Amerikan Edebiyatı metinlerinden sonra Türk edebiyatı metinleri üzerine çalıştılar. Kuram ve eleştiri bildikleri için de edebiyatımıza çok önemli yaklaşımlar getirdiler.

Bu iki kaynağı birleştirmeye çalışan biraz da ben oldum. Hem Türkçe edebiyat tarihi öğrenmek durumundaydım hem de geleneksel yaklaşıma az da olsa ayak uydurmak zorunda kaldım. Ama bunların yanında Batı kökenli yaklaşımlardan yararlanabildim.  Bugün artık Boğaziçi Üniversitesi’nde yeni edebiyat hocaları, yani 19. yy. ortası ve 20. yy. dönemini çalışan hocalarımızın hepsi bu çizgidedir. Öğrencilerimizin bir kısmı da Boğaziçi’ndeki Türk Dili ve Edebiyatı eğitiminin farklı olduğunu bilerek geliyorlar. İngilizce de öğrendikleri veya bildikleri için buradaki öğrenci profili de diğer üniversitelerdeki bölüm öğrencilerine göre bir hayli farklı.

Peki, yukarıda Batı kültürüyle yetişmiş olarak saydığınız bu isimler eski edebiyat ile yani 19. yy öncesinde yazılmış metinlerle nasıl bir ilişki kuruyor?

Bu saydığım kişiler eski edebiyat metinlerini çalışmıyorlar. Ama eski edebiyat metinlerine daha çağdaş yaklaşımlar da başladı. Yeni yaklaşımlarda metinlerin sadece anlamı çıkarılıp, imajları üzerinde durulup geçilmiyor. Metinler bazı edebiyat kuramları ışığında ele alınıyor ve bu metinlerin şimdiye kadar fark edilmemiş yönleri ortaya çıkıyor.

Eski edebiyattan söz açılmışken son dönemde gündeme gelen Osmanlıca tartışmalarını nasıl yorumluyorsunuz?

Osmanlıca ve Arap alfabesinin birbirinden farklı olduğunu hatırlamak gerekiyor. ‘’Osmanlıca öğretelim kültürümüz kayboluyor’’ yaklaşımını kişisel olarak doğru buluyor ve katılıyorum. Ancak bugünkü kutuplaşmış dünyada bu konuda da bir konsensüse varmak çok zor. Ben örneğin ortaokulda Osmanlıca öğrenmiş olmayı isterdim. Bu sayede yeni yeni eski dilden çevrilmeye başlanan Ahmet Mithat’ı orijinalinden okuyabilirdim. Gayet basittir dili aslında, eski yazıyı bilirseniz çok rahat okuyabilirsiniz.

Ahmet Mithat demişken sizin çalışmalarınızda ayrı bir yeri olduğunun altını çizerek sormak istiyoruz; Ahmet Mithat ‘tan Orhan Pamuk’a- ki Pamuk da sizin özel çalışma alanlarınızın başında geliyor- Türkiye’de sürüp giden bir Batılılaşma –Doğulu kalma ikilemi var edebiyatta da. Bu probleme dair neler söylemek istersiniz?

Ahmet Mithat bu arada kalmışlığı çözümlemeye çalışıyor. Hem gelenekseli korumak istiyor hem de Batılılaşmayı istiyor ve bu ikisinin gayet güzel birlikte yaşayabileceğini savunuyor büyük bir gayretle. Batı medeniyetine hayran bir Abdülhamitçi olarak Doğu ve Batının bir arada uyumlu bir biçimde gidebileceğine inanıyor. Orhan Pamuk ise sonuca, gelinen duruma bakıyor ve ‘’Evet her şey bir arada gidiyor ama bakın halimize karmakarışığız, belki de zenginliğimiz budur’’ diyerek meseleyi orada olduğu gibi bırakıyor. Ahmet Mithat gibi bir savunuda bulunmuyor.

 

Orhan Pamuk’un son romanına dair ilk izleniminizi merak ediyoruz. Kimilerine göre Kırmızı Saçlı Kadın bir siyasi dönem romanı, kimilerine göre bir kadın romanı olarak tanımlanıyor…  

İki bölümlü bir roman, ilk bölümü bambaşka bir yerde duruyor. Ondan sonrası ise bir önceki bölümün çözümlemelerinden oluşuyor. Kadın konusunda bence önemli bir roman çünkü başkarakterlerden biri olan kadın romanın taşıyıcısı konumunda. Erkekler arasındaki ilişkiler onun aracılığı ile kurulmuş durumda. Kadının bu kadar merkezi bir yerde durması açısından hayli farklı bir Orhan Pamuk romanı. Rahat okunan, hızlı yazılmış bir roman.

Son olarak, ilerleyen döneme dair yeni bir çalışmanız var mı?

Fatma Aliye üzerine çalışmak istiyorum. Biliyorsunuz Fatma Aliye ilk Türk kadın romancı olarak kabul ediliyor. Edebiyatta kadın çizgisine bakmak gerekiyor diye düşünüyorum. Kadın yazarların eserleri edebiyatta hep ikinci sınıf olarak kabul edilmiş, nitekim Fatma Aliye’nin beş romanı olduğu halde uzun yıllar edebiyat tarihlerinde hiç adı geçmemiştir. Böyle olunca kim bilir kimler göz ardı edilmiş diye düşünüyorsunuz. 1970’lere gelene kadar kimler yok sayıldı diye açıkçası çok merak ediyorum ve edebiyatta kayıp kadınlar tarihine Fatma Aliye ile başlamak istiyorum.

 

Söyleşi: Duygu Durgun Köseoğlu/ Kurumsal İletişim Ofisi

Fotoğraf: Kenan Özcan