Farklılıkların Karşılaştığı Bir Mekân Olarak Kent

Kentsel dönüşümün mekânı ve hafızayı giderek ele geçirdiği bir şehirde, kentte yaşamak kimin hakkı? Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mine Eder ve İşletme Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Özlem Öz’ün, Tophane semti üzerinden bu sorunun cevabını aradıkları çalışmaları, “International Journal of Urban and Regional Research” tarafından verilen “En İyi Makale Ödülü”nü 2018 yılı için almaya hak kazanan iki makaleden biri oldu. Daha önce semt pazarları ve şehrin eğlence mekânları üzerine yaptıkları incelemelerle de kentsel dönüşümün sosyal ve ekonomik boyutlarını saha çalışmalarıyla anlamlandırmaya yönelik araştırmalar yürüten Özlem Öz ve Mine Eder ile mekânsal adalet, şehirde yaşama hakkı ve soylulaştırma meseleleri üzerine konuştuk.

Prof. Dr. Mine Eder ve Prof. Dr. Özlem Öz’ün “Problem Spaces and Struggles Over the Right to the City: Challenges of Living Differentially in a Gentrifying Istanbul Neighborhood” isimli makaleleri, sosyal bilimler perspektifinden kentsel ve bölgesel araştırma konularını kapsamak üzere yayımlanan hakemli dergi International Journal of Urban and Regional Research tarafından her yıl dergide yayımlanan makalelerden birine verilen  “En İyi Makale Ödülü”nü Lina Olsson’un makalesiyle birlikte 2018 yılı için almaya hak kazandı.* 2014-2017 yılları arasında Tophane semtinde yürüttükleri saha çalışmasının sonuçlarını şehirde yaşama hakkı ve mekânsal adalet kavramları üzerinden yorumlayan Öz ve Eder’le, Tophane örneği üzerinden kentsel dönüşüm ve soylulaştırmanın sonuçları ve farklı grupların bir arada yaşamasının imkânları üzerine konuştuk.

Farklı disiplinlerden iki akademisyen olarak birlikte çalışmaya nasıl başladınız?

Özlem Öz: 10 yıldan fazla bir süredir birlikte araştırmalar yapıyoruz. Ofislerimiz yan yana ve benzer konuları çalıştığımızı fark ederek, ortak çalışmalar yapabileceğimize karar verdik. İlk çalışma konumuz Laleli üzerine oldu, sonra semt pazarları ilgimizi çekti. Bu pazarların yerleri neden değişiyor, buralarda neler oluyor, sorusu üzerine gidip pazarcılarla konuştuk ve o çalışmadan çok katmanlı bir hikaye çıktı.

Mine Eder: Aslında bizim en büyük derdimiz şuydu: İstanbul çok hızlı değişiyor ve biz bu değişime şahitlik etmek istedik. Ayrıca bu değişimi daha farklı açılardan anlatabileceğimize inandık; çünkü aslında birimiz siyaset bilimci, birimiz örgüt kuramı çalışıyor ve ikimiz de şehre çok farklı bakıyoruz. Aynı zamanda değişimi makro boyuttan mikro boyuta doğru zenginleştirmek istedik. Örneğin semt pazarları çalışmamızda farklı pazarlara gittik, pazarcılarla ve pazarcı dernekleriyle konuştuk. Bu pazarlar nereye yerleşiyorlar, neden şehrin dışına çıkarılıyorlar gibi sorular üzerinden şehrin nasıl ayrıştığını anlamaya çalıştık. Şehir önceden çok daha karmaşık ve herkesin bir arada bulunabildiği bir yerken artık daha gruplandırılmış, insanların birbirine dokunmadan yaşadığı bir yer haline geldi. Pazarları çalışmamız sonucu fark ettiğimiz şey de şu oldu ki insanlar aslında pazara etkileşimi hissetmek ve görmek için de gidiyorlar.

Peki, sizin çalışmalarınızın diğer kent çalışmalarından ayrılan yönleri neler?

Özlem Öz: Biz her zaman işin ekonomi-politiğini vurgulamaya dikkat ediyoruz. Örneğin pazarlar küçültülünce ya da şehrin dışına çıkarılınca yerine ne oluyor diye sorduğumuzda görüyoruz ki otopark ya da alışveriş merkezi oluyor; bu demek oluyor ki, bu süreçte bir ekonomi-politik işliyor.

Mine Eder:  Şu anda bu çalışmalarımızı bir İstanbul projesine çevirmek istememizin nedeni de Çarşı grubundan eğlence sektörüne, pazarlardan Tophane’ye kadar baktığımız farklı farklı yerlerde çok benzer argümanlara ulaştık. Her biri kendi içinde çok katman içeriyor ama hepsi ekonomi-politik açıdan ortaklaşıyor. “Şehir ekonomik, siyasal ve sosyal olarak nasıl ayrışıyor ve bu ayrışma beraber yaşamak ve karşılıklı yaşamak açısından hangi anlamlara geliyor?” sorusu üzerine kafa yorduk.

Beyoğlu bizim için bir laboratuvar gibi”

Laleli’den başlayıp semt pazarlarına, eğlence sektörüne ve çArşı grubuna baktınız. Şimdi yeniden Beyoğlu’na dönüyorsunuz. Beyoğlu’nu sizin için ilginç kılan nedir?

Özlem Öz: Aslında Beyoğlu bizim için her zaman ilginç bir yer oldu, çünkü çok farklı boyutları var. Üstte Cihangir, altta Galata, bir yanda Tophane, Taksim Meydanı, Tarlabaşı… Beyoğlu hem şehrin tarihi merkezi hem de kentleşmenin ve dönüşümün birçok boyutunun görülebileceği bir yer.

Mine Eder: Beyoğlu bizim için bir laboratuvar gibi, çünkü çok değişiyor ve değişimin ilk nüveleri ilk önce orada görülüyor. Beyoğlu'nu 2012’de ilk çalıştığımızda karşıtlıkları daha çok içinde bulunduran bir yerdi; fakat 2012’den beri çok dönüştü, o yüzden şimdi yeniden o sahaya gitmek istiyoruz. Turizmin geri çekilmesi, eğlence sektörünün değişmesi, mahallelerin kendi içinde ayrışması gibi değişimleri anlamlandırmak istiyoruz, bir anlamda Beyoğlu’nu şehrin aynası gibi görüyoruz.

Aynı zamanda Beyoğlu’nun tarihini de kayda düşmüş oluyorsunuz…

Mine Eder: Evet, bir yandan bu değişimin içinde yaşıyoruz ve içinde yaşadığımız bu şehir inanılmaz bir hızda değişirken, “Burası da mı kapanmış?” diye bir anlamda dertleşerek bu değişimin neden kaynaklandığını anlamaya çalışıyoruz. Bu değişimi anlamlandırırken de en çok önem verdiğimiz noktalardan biri insanların günlük hayatının değişimi. Hem değişimin makro boyutta ekonomi-politik yönünü göstermeye çalışıyoruz hem de insanların günlük hayatlarıyla bağlantı kurmaya çabalıyoruz. En önemli iddiamız şu ki, insanların günlük hayatının nasıl değiştiğini anlamazsak ve bu değişimleri makro süreçlere bağlamazsak neler olduğunuz anlayamayız.

Özlem Öz: Şunu da eklemek gerekiyor, bu dönüşümler 1980’li yıllar itibariyle neoliberalleşmeyle birlikte artsa da, sadece İstanbul’a özgü değil. Beyrut’tan Çin’e ya da Londra’ya kadar dünyanın farklı kentlerinde de bu dönüşümler görülüyor, yani aslında çok yaygın dinamikler işliyor.

Mekânda yaşama hakkının kimde olduğuna kim karar verecek?

Peki, Beyoğlu içerisinde Tophane nasıl radarınıza girdi?

Özlem Öz: Tophane’de hem Türkiye’nin makro dinamikleri işliyor hem de kendine özgü mikro katmanları var. Dolayısıyla çok zengin ve karmaşık bir laboratuvar. Makalenin başında Tophane’de sanat galerisi sahibi birinden şöyle bir alıntı yapmıştık: “Sanki burası tamamen farklı insanları bir araya koyarsanız neler olur diye yapılmış bir deney alanı gibi.” Farklılıkların bir arada yaşamasının ve birbirleriyle karşılaşmasının nasıl sonuçlar doğuracağı meselesi Tophane’yi çalışmamızın ana nedenlerinden biri.

Mine Eder: Tophane Galataport projesinin de etkisiyle uluslararası ve ekonomik politik boyutları birlikte görebileceğiniz bir yer, Tophane’ye gittiğinizde emlak fiyatlarının arttığını, galericilerin ve yeni kafelerin geldiğini ve bir gerginlik oluştuğunu görüyorsunuz. Bizi sahaya dair en çok çeken de o gerginliği hissediyor olmaktı. Konuştuğumuz herkes “Burası benim ve diğerlerini burada istemiyorum,” diyor ama aslında hepsi çok benzer bir dil kullanıyor. Kimsenin birbirine tahammül edemediği bir ortam var, bu nedenle beraber yaşayamama durumunun sahaya nasıl yansıdığını anlamak için iyi bir yer. Aynı zamanda bu durumun çok boyutlu olması bizi cezbetti ve bu nedenle işin ekonomi politiğini anlamak istedik. Aslında oradan hepsi beraber yok olacaklar, nasıl oluyor da birlikte yaşayamıyorlar diye merak ettik. Gelecek olan buldozer çok belli ve bu çok iyi bilinmesine rağmen gerginlik devam ediyor. Bu gerginlik aynı zamanda Türkiye’nin siyasi gerginliğiyle de bağlantılı ve bu nedenle biz Tophane’yi bir anlamda Türkiye’nin mikro kozmosu gibi ele almaya çalıştık. Sahanın bizi en çok etkileyen kısmı da şuydu ki herkes kendi görüşünde haklı, “Çocuğumun o galerileri görmesini istemiyorum,” diye gözleri dolarak anlatan da, “Sanat ifade özgürlüğüdür, ben istediğimi üretirim,” diyen de kendi görüşünden haklı. Bizim kafamızı kurcalayan soru “Kimin haklı olduğuna kim karar verecek?” sorusuydu.

Bu farklılıkların ortaklaştıkları hiçbir nokta yok mu?

Özlem Öz: Zaten makaleyi o gerginliğin içinde bile bir umut olduğunu belirterek bitirdik. Yavaş yavaş farklı gruplar birbirini tanıyor, kabulleniyor ki, beraber yaşayabilmek da zaten biraz böyle bir şeydir. Beraber yaşamak istemeseniz bile beraber yaşamak zorunda olduğunuzu anladığınızda yavaş yavaş tanıma ve belki kabullenme haline girebilirsiniz. Belki birlikte bir çay, kahve içilmiyor ama o gerginliğin içinde dahi bir umut var.

Mine Eder: Çalışmanın bir boyutu da bu nedenle komşuluk kavramıydı. İyi komşu ne demek? Mutlaka baklava ya da aşure alıp vermeniz gerekmiyor, bunlar çok güzel şeyler ama olmak zorunda da değil. Önemli olan farklılıklara saygıyla bir arada olabilmek ve makaleyi bu yönde umutlu bitirdik, çünkü az da olsa karşılıklı birbirini anlamaya dair bir ilerleme var.

“Kent hakkı ancak farklılık hakkıyla birlikte anlaşılabilir”

Farklı grupların bir arada yaşaması sizce demokratikleşme açısından bir potansiyel oluşturabilir mi? Örneğin mavi saçlı birinin küçük bir kente göre büyükşehirde kendini daha rahat hissedebileceği söylenebilir, çünkü büyükşehir “marjinal” olanla daha çok karşılaşma imkânına sahip.

Mine Eder: Burada sorulması gereken soru şu: Kentli olmak nedir? Kentli olmak hem “kentli sosyalleşme”yi hem de anonim kalabilmeyi içermeli. Çoğu şehirde görülen en kolaycı yöntem grupların ayrıştırılıp kendi mahallerinde oturmasını sağlamak, örneğin göçmenleri Avrupa’da ancak kendi mahallerinde görebilirsiniz, orada onlar görünmez olmuştur. Hâlbuki kentli olmak bunun tam tersini gerektirir. Ne yazık ki biz farklı grupların beraber yaşamak zorunda oldukları yerlerin sayısının azaldığını gözlemledik, yani mavi saçlı birinin muhafazakâr biriyle karşılaştığı yerlerin sayısı azalıyor. Karşılaştırmanın demokratikleştirme getirip getirmeyeceği konusunda o kadar iddialı değiliz, ama bu ayrıştırmanın kentlileşmeyle ilgili ciddi bir sorun yarattığı iddiasındayız. Gerginlikleri görmek ve anlamak lazım, beraber yaşamayı öğrenebilirsek demokratik bir hayatın en azından mikrosunu oluşturabiliriz; zaten makronun yani devletin görevi mavi saçlı ya da muhafazakâr olduğuna bakmadan hakları eşit olarak vermesi. Devlet ancak bunu yapabilir ama geri kalanını siz çözebilirsiniz. Belirli gruplar o mekânın hakkını gasp etme iddiasında bulunduğu zaman bir tehlikeyle karşılaşırsınız. Bu nedenle çalışmamız boyunca sürekli mekânsal adaletin ne olduğunu, bir mekânda adil yaşamanın kimin hakkı olduğunu ve kimin hakkı olduğuna kimin karar verebileceğin sorguladık.

Özlem Öz: Her temasın pozitif bir sonuç yaratacağı fikri de çok romantik bir fikir olur ancak herkes kendi köşesinde rahat olduğunda ve hiçbir temas olmadığında bir şey çıkmayacağı çok belli. Bir şey çıkacaksa ancak bir arada olmaktan çıkacak, ama yine de bu durumu çok fazla romantize etmemek gerekli. Kent hakkının yanında bizim vurgularımızdan biri de Henri Lefebvre’nin kullandığı “farklılık hakkı” kavramı oldu. Kent hakkı, farklı olma hakkıyla birlikte tartışılmalı, bu da günlük hayattaki karşılaşmalarla her gün şekillenen ve her gün yeniden üretilmesi gereken bir şey.

Peki, büyükşehirlerde çokça bulunan hemşehri dernekleri kentli olma sürecinde nasıl bir rol oynuyor, kentlileşmeye karşı bir direnç olarak görülebilir mi?

Mine Eder: Aslında ben bu durumu şehirde ayakta kalma mücadelesinin bir parçası olarak görüyorum. Kentte gördüğümüz göçmen hikâyelerinin hepsinde bir dayanışma hikâyesinin de olduğunu gördük, hemşehri ya da köy dernekleri bir anlamda kendi kökleriyle bağlarını sürdürmenin bir yolu; ama ne zamanki o dernekler çok dışlayıcı olur o zaman sorun oluşur.

Özlem Öz: Buradan aslında ilginç bir noktaya daha geliyoruz ki o da kent hakkının duygusal boyutu. Çalışırken bununla çok karşılaştık ve makalede de vurguladık, örneğin Lefebvre kent hakkının yalnızca bir talep değil aynı zamanda bir çığlık olduğunu söyler. Aslında hem Tophane’de hem de daha önce çalıştığımız diğer semtlerde biz de bunu bir çığlık olarak gördük; çünkü, herkes mekâna bağlılığı çok duygusal yaşıyor ve “Burada söz sahibi ben olmak istiyorum,” diye bir çığlığı ifade etmek istiyor.

Mine Eder: Bence ait olma duygusu dışlayıcı olmadığı müddetçe ve farklı yaşamaya saygı devam ettiği müddetçe çok güzel bir şey. Birinin “Tophane benim,” diyerek kendisinde o hakkı görmesi çok güzel; ama bizim derdimiz şu ki başkalarının hakkını gasp etmeden beraber yaşamaya dair de bir iddia var mı? Bu arada beraber yaşamanın kolay bir şey olduğunu iddia etmiyorum, bence bir mekânda beraber olmak çok zor bir şey; ama biz siyasi kutuplaşmanın da buralardan başladığının altını çizmek istiyoruz. Siyasal gerilimin en önemli parçaları arasında beraber yaşayamama, farklılıkları görememe ve herkesin kendi normunu egemen kılmak üzere ısrar etmesi bulunuyor. Bu şehirli olmanın tam tersi bir durum.

“Beyoğlu ne olursa olsun kentli bir yer”

Artık eğlenmek için Beyoğlu’ndan uzaklaşılarak Kadıköy, Beşiktaş gibi yerlerin daha çok tercih edildiğini de görüyoruz, bu durumu nasıl yorumlayabiliriz?

Mine Eder: Kadıköy gibi yerler zaten o kadar homojen ve birbirine benzeyen insanların yaşadığı yerler ki. Artık kendi mahallelerine çekilmiş ve sadece Kadıköy ya da Beşiktaş’ta sosyalleşen, sadece homojen yerleri gören bir kesim var. Kentteki fakirlikle ilgili bir şey görmüyorlar ve bu kendi mekânına kilitlenme hali bence çok tehlikeli. Ben sadece belirli yerlerde kalıyorsam bu şehri ne kadar tanıyabilirim? Eskiden kendi mekânına kilitlenme halinin yoksulluktan olduğu düşünülürdü ve hatta kentin varoşlarında yaşayan insanların Boğaz’ı hiç görmemesi böyle açıklanırdı; ancak artık mekâna kitlenmek sadece yoksullukla ilgili değil. Örneğin site hayatında yaşamak bir fanusta yaşamak gibi ve aslında site hayatında yaşayan dışarıda kalanlara “Biz sizinle muhatap olmak istemiyoruz, sadece benzer insanlarla olmak istiyoruz, çocuklarımızın dahi sizin çocuklarınızla görüşmesini istemiyoruz,” demek istiyor. Beyoğlu’nun güvenli ya da hijyenik olmadığını söyleyen insanlara da çok rastladık, belirli mekânları hijyenik ya da lüks görmek üzerinden kendi mekânına kapanma ve bu kapanmayı farklı meşrulaştırma süreçleri var.

Özlem Öz: Örneğin Beyoğlu’nda konuşurken “Bira patates yapmak isteyenler buraya gelmesin,” diyenlerle de karşılaştık, aslında bu soylulaştırmanın bir parçası. Beyoğlu’nu daha “hijyenik” yapma ve daha homojen hale getirme kaygısı vardı, ama 5 yıl önce konuştuğumuzdan bu yana çok şey değişti. Biraz da bu yüzden Beyoğlu bu kadar ilgimizi çekiyor, her değişime karşı çok esnek ve çok kolay adapte olabiliyor. Örneğin yeni bir turist profili oluşmuşsa hemen o profile göre yeni eğlence mekânları ortaya çıkıyor. Ve tabii Beyoğlu ne olursa olsun kentli bir yer.

Peki, Beyoğlu’nda yaşayanların bu dönüşüme verdiği tepkiler nasıl, farklı aidiyetlere göre nasıl farklılaşıyor?

Mine Eder: Aslında biz sürekli tekrar edilen kutuplardan sıyrılmak için de sahaya gitmek istedik, çünkü çok farklı katmanlar var, sadece dindarlar ya da sekülerler diye ayırmak mümkün değil. Örneğin dindar kesim kendi içinde hiç homojen değil, biz de bu iki kutuplu hikâyeden uzaklaşmak istedik. Amacımız da bu farklı katmanları mekân üzerinden verebilmekti, mekânda iki kutuplu sanılanın aksinde ne kadar farklılaştığını göstermek istedik. Önemli olan beraber yaşayamama konusunda kilitlendiğimizi anlatabilmekti, çünkü her taraf aslında aynı ayrıştırıcı dili kullanıyor.

Özlem Öz: Büyük ölçekte süren değişimlere karşı duramamanın bir sebebi de bu. Bu değişim aslında orada bulunanların çoğuna zarar verecek. Küçük galericiler de oradan gitmek zorunda kalabilecekler. Dolayısıyla makro ölçekteki dönüşümlere birlikte karşı durabilmeleri lazım.

Dünyada bunun gibi gerilimler yaşayarak sonrasında beraber yaşamayı bir şekilde öğrenebilmiş örnekler mevcut mu, varsa bu nasıl mümkün olabilir?

Mine Eder: Avrupa’da bu mesele üzerine çok kafa yorulmuş aslında, örneğin yeni göçmen almış mahallelerde “sosyal kaynaşma” projeleri yapılıyor; ancak onlar da kendi içinde çok problemli. Bu iş bir Hollandalının bir Faslının kapısını çalıp “Haydi beraber Fas yemeği yapalım,” demesiyle olacak bir şey değil. Tepeden inme yöntemlerle ve zorlamayla beraber yaşamayı öğrenmek mümkün değil. Farklı olanla temas kurmak demek aslında aynı dükkândan alışveriş yapmak, çocuklarının aynı okula gitmesi, aynı fabrikada bir şeyler üretiyor olmak demek. Zaten ortada göçmenlerle yaşamayı bir türlü becerememiş bir Avrupa var, sosyal kaynaşma projelerinin sonuçları iki uca da gidebilir; yani birbirinize temas ettiğiniz için birbirinizden nefret edebilirsiniz. Hiç temas olmazsa da tehdit algısı oluşuyor ve bir taraf suçlu olarak görülüyor. Bu nedenle kontak kurma ve birbirine temas etme daha doğal gelişmeli, tepeden inme politikalarla olmaz. Kent hakkı kavramı tam da bunu söylüyor: Kent hakkını her sabah kalktığınızda yeniden üretirsiniz. Beraber üreterek, bir şeylere beraber karşı durarak ancak kent hakkını kazanabilir ve beraber yaşamayı öğrenebilirsiniz. Bunun sihirli formülünü biz de bilmiyoruz, ancak zorlamadan geçmediğine, mekânda üretilmeyen hiçbir şeyin tepeden inme şekilde çözülemeyeceğine inanıyoruz.

Eklemek istedikleriniz?

Mine Eder-Özlem Öz: Makalemizde yer alan iki fotoğraf için Prof. Dr. Fikret Adaman'a, IJURR dergi kapağında yer alan fotoğraf için Prof. Dr. Nazlı Eda Noyan'a teşekkür ederiz.

 

*https://www.ijurr.org/best-article-prize/

Söyleşi: Gizem Seher / Kurumsal İletişim Ofisi

 

Galeri 3 Fotoğraf