“Göçmen krizi ve iklim değişikliği toplumları test ediyor’’

İş görüşmelerinden bilgi yarışmalarına sıklıkla duyduğumuz ama tam olarak ne anlama geldiğini bilmediğimiz kavramlardan biri analitik düşünce. Analitik düşünme yeteneği modern dünyanın getirdiği karmaşık durumlara karşı esnek tepkiler verebilmemizi sağlayarak bizi “modern” kılan, insana özgü özelliklerden biri. Peki, analitik düşünmek bize ne katıyor? Analitik düşünme kapasitesi nasıl geliştirilir, nelerden etkilenir ve en önemlisi analitik düşünme eğiliminin yüksek olması kişiyi nasıl farklı kılar? Bu alanda kapsamlı araştırmalar yürüten Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Başkanı Doç. Dr. Adil Sarıbay, analitik düşüncenin her zaman zekâyla doğru orantılı olmadığını, ileri bir IQ’ya sahip ancak analitik düşünce eğilimi zayıf bireylerin pekâlâ var olabildiğini belirtiyor. Sarıbay ayrıca iklim değişikliği, mülteci sorunu gibi dünyayı etkileyen güncel problemler ve çatışmaların günümüzde analitik düşüncenin egemen olduğu varsayılan gelişmiş toplumları dahi sınamakta olduğuna dikkat çekiyor. Adil Sarıbay ile analitik düşüncenin yeşerdiği veya zayıf olduğu toplumların yapısına, analitik düşüncenin zekâ ve mutluluk ile ilişkisine dair kapsamlı bir söyleşi yaptık.
Kenan Özcan

Analitik düşünceyi nasıl tanımlayabiliriz?

Analitik düşüncenin tanımı aslında psikolojide çok yaygın bir modelden geliyor. Bu modelde Tip 1 ve Tip 2 ismi verilen iki tip zihinsel süreç söz konusu. Tip 1 süreçler evrimsel olarak daha eski, daha çok hayatta kalmayla ilgili ve hızlı tepki vermeye yönelik süreçler, bu süreçler çevredeki örüntüleri yavaş öğrenen, değiştirilmesi zor ve çok fazla bir zihinsel çaba gerektirmeyen süreçler. En basit örneklerden biri reflekslerimiz. Yılan görünce irkilerek korkup kaçma Tip 1 süreçle gerçekleşiyor. Daha karmaşık bir örnek olarak da şu verilebilir: Toplumda belli grupların kim olduğunu ve nasıl özelliklere sahip olduğunu çocukluktan başlayarak öğreniyorsunuz ve günlük hayatta bu gruplardan birileriyle karşılaşınca o özellikler otomatik olarak zihninizde canlanıp davranışlarınızı yönlendiriyor.

Örneğin zihninizde Suriyelilerin tehlikeli olduğuna dair bir çağrışım kurduysanız, belli bir noktadan sonra Suriyeli ya da Suriyeli sandığınız birini gördüğünüz zaman otomatik olarak çekinme, korkma gibi bir tepki veriyor hale geliyorsunuz. Bu davranışı Tip 1 süreçler yönetiyor. Tip 2 süreçler ise evrimsel olarak çok daha yeni ve insana özgü diyebileceğimiz süreçler. Bu süreçler hayatta kalmadan ziyade büyüme ve gelişmeyle ilgili, davranışa esneklik katan süreçler. Analitik düşünce de Tip 2 süreçlerin yapabildiği bir şey. Tip 2 süreçlerde ve analitik düşüncede otomatik tepkilerden ziyade zihinsel çabayla verilen tepkiler söz konusu. Bu süreçler çaba gerektirdiği için gerçekleşmesi için belirli bir ortama ihtiyaç duyulan çok kırılgan süreçler. Etrafta görsel ya da işitsel çok fazla uyaran varsa, stres faktörü söz konusuysa ya da kişi bedensel olarak yorgunluk ya da uykusuzluk içindeyse Tip 2 süreçler zorlanmaya başlar. Aslında bu süreçlerin temel görevi Tip 1'den gelen tepkileri bir filtreden geçirerek ve kritik bir gözle değerlendirerek esneklik katabilmek. Örneğin Suriyelilerle ilgili çok negatif şeyler duymuş olabilirsiniz ama “Ben eşitlikçi bir insanım ve ırkçılık yapmak istemiyorum” diyen biriyseniz Suriyeli biriyle karşılaştığınız zaman otomatik kaçma davranışınızı Tip 2 süreçleri devreye sokarak dengeleyebilirsiniz, orada kalıp göz kontağı kurabilirsiniz. Dolayısıyla Tip 2 süreçler Tip 1 süreçlerin ürettiği davranışları düzenliyor diyebiliriz.

O halde bu süreçlerin birbirini tamamlayan süreçler olduğunu söyleyebiliriz?

Mutlaka! Tip 1 süreçler hayatta kalmayı garanti altına almamızı sağlayan süreçler ama yavaş öğrenildiği için bizi modern hayatta esnek kılmıyor. Rasyonalite, analitik düşünme, demokrasi gibi modern icatlar ise Tip 2 süreçlerden besleniyor.

Peki, analitik düşünceyi nasıl ölçüyorsunuz?

Biz aynı mantığa sahip çeşitli testler kullanıyoruz. Bir örnek vereyim: “Bir yarışta 2. kişiyi geçerseniz kaçıncı olursunuz?” sorusunun sezgisel cevabı 1., çünkü 2’nin üzerinde 1 var ama biraz düşünürseniz doğru cevabın 2. olduğunu hemen fark edersiniz. Böyle sorularla kişinin zihinsel çaba göstermeye eğilimli olup olmadığına bakıyoruz. Analitik düşünce eğilimi dediğimiz şey de bu testlerdeki skorlardan geliyor. Çok yaygın kullanılan testlerden biri de “Cognitive Reflection Test” ismi verilen ve halk arasında zekâ testi ya da mantık testi denilen testlere benzeyen bir test, ama analitik düşünme eğilimi zekâdan ayrışan bir şey. Bu bir eğilim ve bahsettiğim faktörlere göre değişebiliyor, yine de bu testlerle kişilerin analitik düşünme eğilimlerini ortalama olarak ölçebiliyorsunuz.

George Bush örneği: IQ’su yüksek ama analitik düşünce eğilimi zayıf

Zekânın analitik düşünme eğilimiyle nasıl bir ilişkisi var?

Zekâ analitik düşünme eğilimine olanak veren şey. Daha zeki insanların analitik düşünce eğilimleri genelde daha kuvvetli çünkü analitik düşünebilme kapasiteleri daha fazla; ama çok zeki olup analitik düşünce eğiliminde olmayan insanlar da var. En bilinen örneklerden biri George W. Bush. IQ'su yüksek ama analitik düşünce eğilimi çok zayıf.

Peki, analitik düşünce eğilimi geliştirilebilir bir şey mi?

Evet, geliştirilebilir. Eğitimde her zaman zekâ vurgulanır ama aslında odaklanmamız gereken şey analitik düşünce eğilimi çünkü zekânın kalıtsal boyutu daha kuvvetli ama analitik düşünce eğilimi kişinin zihnini kullanmayı öğrenmesiyle ilgili bir süreç. Bu eğilimin nasıl artırılabileceğine dair elimizde standart bir eğitim programı yok ancak bildiklerimizden yola çıkarsak şunu söyleyebiliriz: Zihin sezgilerden kaynaklanan yanılgılara düşebiliyor ve zihin ne zaman yanılgıya düştüğünü öğrenirse bu yanılgılardan kurtulabilir, böylece analitik düşünme kapasitesini geliştirebilir. Modern lise ve üniversite müfredatındaki özellikle mantık, eleştirel düşünme, istatistik gibi birçok dersin bu kapasiteyi veya en azından eğilimi kuvvetlendirdiğini söyleyebiliriz.

“Analitik düşünce eğilimi arttıkça sosyal muhafazakârlık eğilimi azalıyor”

Analitik düşünce eğilimi yüksek insanların daha liberal görüşleri benimsediğine dair bir araştırmanız var, bu ilişkiyi nasıl açıklıyorsunuz?

Bu konuda pek çok araştırma yaptık ve analitik düşünce eğilimi arttıkça sosyal muhafazakârlığın azaldığına dair veriler elde ettik. Sosyal muhafazakârlığa örnek olarak geleneksel evliliği, kadın-erkek rollerinin geleneksel olmasını benimsemek verilebilir. Burada tutarlı bir negatif korelasyon var ve daha kısıtlı olsa da deneysel bir etki de söz konusu. Örneğin; analitik düşünceyi deneysel olarak manipüle edebiliyoruz. İnsanlara öncesinde sezgilerin nasıl yanıltıcı olduğunu ve bunun önüne nasıl geçilebileceğini açıkladığımız zaman analitik düşünce eğilimleri geçici olarak kuvvetleniyor ve bununla birlikte daha liberal görüşleri tercih ediyorlar.

Peki, sezgisel düşünmenin muhafazakâr politikaları benimsemeye daha çok yönelttiğini de söyleyebilir miyiz?

Muhafazakâr politikalar genellikle daha basit bir hayat görüşü sunar, sezgisel düşünce de kesinliği ve basitliği sever. Bu nedenle muhafazakârlıkta sezgisel tarafı besleyecek bir düşünce eğilimi olduğunu veya en azından kitlelere sunulurken sezgisellik vurgusunun daha kuvvetli yapıldığını söylemek mümkün.

Aidiyet ihtiyacını ve bir gruba ait olma hissini de sezgisel düşünmenin bir ürünü olarak düşünebiliriz o halde, değil mi?

Gruba aidiyet nispeten ilkel bir güdü ve insan ırkının evriminin çoğunda var olan ortam gruba ait olmanın son derece önemli olduğu bir ortamdı. Gruptan ayrılmak tedirginlik kaynağıdır, çünkü bireyler bahsettiğim ilkel ortamda tek başlarına hayatta kalamazlardı; ve bu reddi yaşamamak için de grup normlarına uyarsınız. Normdan ayrı olmak ise norma uymaya oranla daha fazla zihinsel çaba gerektiren bir şeydir. Bu nedenle grup aidiyetleri de daha çok sezgisel düşünceden beslenir ve muhafazakâr politikalar da bundan sık sık yararlanır. Örneğin hiyerarşik düşünme ve hiyerarşiyle karşılaşmak daha az zihinsel çaba gerektiren bir şeydir, eşitlik ise daha yoğun bir düşünme çabasını gerektirir; çünkü evrimsel olarak iş bölümünü sağlamak için ve grup olarak hayatta kalma şansımızı artırabilmek için çoğunlukla hiyerarşik gruplar içinde var olmuşuz ve şu anda bunun mirasını taşıyoruz. Liderleri sorgulamak için de analitik düşünme çabası gerekir. Günümüzde yaşananları evrimsel güdülerimizle modern hayatın tasarımı arasındaki çatışmalar olarak da yorumlamak mümkün.

Kimler komplo teorilerine daha fazla inanıyor?

Artık bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı ve çevremizde sosyal medya ya da internet gibi çok fazla uyaran bulunuyor. Bu durum eğitimde de bizi analitik düşünmeden sezgisel düşünmeye yöneltiyor mu sizce?

Aslında üniversitelerin yeşil ve sakin bir ortamda konumlandırılmasının sebeplerinden biri budur. Derin düşünmenin mümkün olabilmesi için çevre tasarımının rolü büyük, sessiz sakin bir yer olmalı. Burada ciddi bir faktör olarak cep telefonları karşımıza çıkıyor, artık ayrılmaz bir parçamız oldular. Cep telefonuma bir mesaj geldiğinde zihnim “Acaba mesaj kimden geldi?” sorusuna yöneliyor ve çok kırılgan süreçler olan Tip 2 süreçler darbe almaya başlıyor; ancak cep telefonlarının ya da teknolojinin şeytanlaştırılması da doğru değil; çünkü insanların cep telefonunu ne için kullandığını tam olarak ölçmeden bilimsel bilgi üretiyoruz. Bazı insanlar cep telefonunu çok iyi kullanıyor ve insan zihni esnek bir yapıda olduğu için bir yerden darbe aldığında başka bir yerden telafi edebilir.

Peki, makro düzeyde yani siyasi otoriteler tarafından bu uyaranların kullanılması yoluyla analitik düşünme eğiliminin manipüle edilme ihtimali var mı?

Aslında bu örneğini yaşadığımız bir şey, son Amerikan başkanlık seçimlerinde ve Brexit’de sosyal medya davranışlarından karakter profili çıkarılarak duygusal açıdan nispeten dengesiz olanların yönlendirildiğini biliyoruz. Bu insanlar korkuya kapılmaya daha elverişli oluyorlar ve sezgisel taraflarına hitap ederek yönlendirmek de daha kolay oluyor. Devletler arasında sürekli bir yarış olduğunu düşündüğümüzde bunun ciddi bir tehdit olduğunu ve daha kötüleriyle de karşılaşabileceğimizi söyleyebilirim. Şöyle bir bulgu da var tabii, sezgisel düşünce eğilimi yüksek olan insanlar komplo teorilerine inanmaya daha meyilli; ama bir yandan da Brexit ve Trump’un seçimlerinde normal şartlarda komplo teorisi diyeceğimiz şeylerin gerçek olduğunu gördük. Dolayısıyla komplo ve gerçek ayrımı zayıflamaya başladı.

Peki, komplo teorilerine inanmanın daha elverişli olduğu kaos zamanlarında ne yapılabilir?

İnsanlar genellikle bilimsel bazlı ve zihinsel çaba gerektiren açıklamaları sıkıcı buluyor, duygusal kesinlik temel ihtiyaçlarına daha çok hitap ediyor ve bunu da sezgisel düşünce karşılıyor. Benim deneyimimde, bilimi tüm karmaşıklığı ve zorluklarıyla apaçık sunma girişimleri genelde ekşimiş yüzlerle karşılanıyor. Kitlelere daha çok hitap edecek şekilde bilimin önemini anlatmak lazım. Bir toplumun öncelikle analitik düşünce sisteminden çıkan ürünlerin değerli olduğuna inanması gerek, ne yazık ki biz henüz o noktada değiliz.

Gelişmiş ülkelerde dahi analitik düşünce kırılganlaşabiliyor

Bu noktada insanın aklına şu soru da geliyor: Tamamen analitik düşünen bireylerden oluşan bir toplum var mı ya da böyle bir toplum ne kadar sürdürülebilir?

İnsanlığın artık kemikleşmiş olan evrimsel mirasıyla saf analitik düşünce üzerine bir toplum belki kuramazsınız ama nispeten analitik düşüncenin çok değerli olduğu bir toplum kurabilirsiniz. Bence bunu yapan toplumlar var, İskandinav ülkeleri örnek olarak verilebilir. Böyle olduğu zaman demokrasi, basın özgürlüğü, eşitlik gibi değerlerin daha yerleşmiş olduğunu görüyorsunuz. Bu yerleşmişlik analitik düşünce sayesinde oluyor ama aynı zamanda çok da kırılgan bir durum. Toplumu biraz strese sokarak, kaos yaratarak analitik düşünceyi zayıflatmak mümkün. Brexit’de olan da buydu. Dünyanın değişen şartları ve iklim değişikliğiyle birlikte toplumlarda analitik düşünceye verilen önemin nasıl değişeceğini göreceğiz. Bir anlamda analitik düşünce temelinde yükselmiş kurumların da gücü test edilmiş olacak.

Göçmen krizi de bir test aracı aslında. Örneğin Danimarka çok az göçmen kabul edeceğini söyledi. Bu kadar ileri ve demokrasi kültürü gelişmiş bir toplumda siyasi otoritenin böyle bir tepki vermesi oldukça ilginç, tekrar sezgisel düşünceye geri dönüş oluyor diyebilir miyiz?

Sezgisel düşünce her zaman çok kuvvetli, çünkü hayatta kalmak ona bağlı. O yüzden de her zaman muhafazakâr politikalar daha kuvvetli ve muhafazakârların seçim kazanması her zaman daha kolay. Ancak Dan’ların bu seçimi tam da analitik düşünceyle kurdukları toplumu koruma amacından kaynaklanıyor olabilir:  Haklı veya haksız şekilde, ülkelerine gelecek göçmenlerin sezgisel düşünceyle hareket eden bir güruh olduğu şüphesine karşı bir tepki gösteriyor olabilir. 

Bir yandan şu da var, İskandinav ülkeleri genelde intihar oranlarının çok yüksek olduğu yerler olarak anılır. O halde, sezgisel düşünce insanın anlam arayan tarafına da hitap ediyor diyebilir miyiz?

Bununla ilgili de yeterli veri yok, zekâyla bağlantılı bazı tartışmalar var. Daha zeki insanların analitik düşünce eğilimi daha kuvvetli olma eğiliminde ve bu insanların hayatlarında anlam bulmaları yani herhangi bir şeye bütün kesinliğiyle inanmaları daha zor oluyor; çünkü sorgulama kapasiteleri çok kuvvetli. Grup aidiyetleri daha zayıf oluyor, dolayısıyla onları hayatta tutacak şeyler daha az aslında. Daha kırılganlar ve mutlu olmaları daha zor, zaten muhafazakârların genelde daha mutlu olduğuna dair veriler de var.

Sonuçları yeni paylaşılan TÜİK’in Yaşam Memnuniyeti Araştırması’na göre de Türkiye’de mutlu olduğunu söyleyenlerin sayısında azalış, mutsuzların sayısında artış var ama aynı zamanda gelecekten umutlu olanların oranı da hayli yüksek. Bu nasıl yorumlanabilir?

Bireyler olarak üzerinde sıfıra yakın kontrolümüzün olduğu politik sistemler içinde yaşıyoruz.  Bu sistemin bizi mutsuz ettiğini, bizim aleyhimize işlediğini kabul etmek psikolojik olarak çatışmalı bir durum çünkü “o halde neden bu sistem içinde yaşıyoruz?” sorusunu doğurur.  Bu durumda sisteme karşı gelmemiz veya kaçmamız gerekir ancak bunlar da psikolojik ve fiziksel olarak çok zorlu alternatifler. O yüzden sistem içinde devam eden varlığımızı meşru kılacak düşünceler içine girerek zihinsel olarak kendimizi bu çatışmadan koruma eğiliminde oluyoruz çoğu zaman.  Sistemin ürünü olan dengesiz durumları onarmak için çeşitli dengeleyici düşüncelere sarılıyoruz:  "fakir ama gururlu/onurlu/sıcak bir yuvaya sahip" ve "zengin ama mutsuz" kalıp yargıları- ki sistemin önemli bir propaganda aracı olan filmlerde çok yaygındır- kısmen bu görevi görüyorlar.  Mutsuz olup gelecekten umutlu olmak da sistemi ve o sistem içinde kalma durumumuzu bizim için daha az çatışmalı kılan bir psikolojik konumlanma:  “Şimdi mutsuzum ama umudum var, o halde sisteme isyan etmeye veya sistemden çıkmaya gerek yok.” 

 “Analitik düşünce bizim toplumumuza çok hitap etmiyor”

Kaos ortamlarından bahsettik, Türkiye özelinde bu gibi durumlarda nasıl bir senaryo çizilebilir?

İklim değişikliği, göçmen krizi gibi sorunlar toplumları yıpratacak ve zorlayacak. Bizim dezavantajımız şu ki biz zaten çok sezgisel bir toplumuz, bir de bu sorunların yol açacağı karmaşa durumlarında insanların korku ve tedirginlik altında sezgisel düşünmeye daha çok yöneleceği tahmin edilebilir. Analitik düşünce bizim toplumumuza çok hitap etmiyor, analitik düşünce arttıkça bireysellik de artıyor ve grup aidiyetleri zayıflıyor. Bizim toplumun bakışında analitik düşünceyi barındıran insanların daha çıkarcı ve hesapçı olduğuna yönelik bir bakış var.

Sezgisel düşünme eğilimini besleyen çok sayıda kültürel faktör de var.

Elbette, bu konuyu konuşmak sosyolog ve antropologlarla daha anlamlı olacaktır, ancak ben şunu söyleyebilirim ki Türkiye’de sezgisel düşünce eğilimi toplumun geçmişinden de kaynaklı bir eğilim. Coğrafya açısından kanunun yerleşmesinin ve yürütülmesinin zor olduğu bir bölge ve insanlar bu durumda onur kültürü denen bir şey geliştiriyor, herkes kendi kanununu yürütmeye başlıyor. Hakkını vererek kural üzerinden toplum yürütmek çok daha analitik bir şeydir. Analitik düşünceyi çok dar bir yerde bırakırsanız sadece sizin sezgisel olarak yöneldiğiniz yeri meşru kılmaya yarıyor, dolayısıyla kanun bir şey diyor ama siz tam olarak onu yapmak istemiyorsunuz, başka bir şey yapıyorsunuz sonra da onu kılıfına uyduruyorsunuz. Oradaki analitik düşünce çok zayıf, sadece meşrulaştırmaya yarayan bir  şey. Ciddi anlamda analitik düşünce için çok daha yoğun bir zihinsel çaba lazım, onu gösterme niyetimiz de toplum olarak çok kuvvetli değil. 

 

Adil Sarıbay hakkında

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden 2000 yılında lisans derecesini alan Adil Sarıbay, 2002 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde yüksek lisansını ve 2008 yılında New York Üniversitesi’nde Sosyal Psikoloji ve Kişilik Psikolojisi üzerine çalıştığı doktorasını tamamladı. 2008-2010 yılları arasında Bremen’de (Bremen International Graduate School of Social Sciences) doktora sonrası araştırmacı olarak bulunan Sarıbay, 2010’den beri Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyeliğini sürdürüyor. 2018 yılında Bilim Akademisi Genç Bilim İnsanları Ödül Programı (BAGEP) ödülünü almaya hak kazanan Sarıbay’ın temel araştırma alanları arasında politik psikoloji ve yüz algısı ve morfolojisi bulunuyor.

Söyleşi: Özgür Duygu Durgun, Gizem Seher / Kurumsal İletişim Ofisi

Fotoğraflar: Kenan Özcan