Güven Alpay: “Bireyler olarak bizler geçiciyiz, kalıcı olan kurumlardır”

1972 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi’ne emek veren Prof. Dr. Güven Alpay, Boğaziçi İşletme deyince akla gelen “efsane hoca”lardan biri. Üniversitenin yönetmeliklerinin hazırlanmasından kampüslere yeni binaların kazandırılmasına kadar Boğaziçi’ni Boğaziçi yapan özelliklerin elde edilmesinde önemli bir rolü olan Prof. Dr. Alpay ile Boğaziçi hikâyesini konuştuk.
Kenan Özcan

Prof. Dr. Güven Alpay lisans eğitimini 1964 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladıktan sonra 1968 yılında Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde yüksek lisans derecesini ve yine aynı üniversitede 1972 yılında doktora derecesini tamamladı. Uzmanlık alanları stratejik yönetim, organizasyon ve yönetim ve küresel uzlaşma modelleri olan Alpay, Boğaziçi Üniversitesi’nde hem akademik hem de idari anlamda 1972 yılından beri önemli görevler üstlendi ve üstlenmeye de devam ediyor. Halen İşletme Bölümü’nde lisans ve doktora düzeylerinde birer ders vermekte olan Prof. Dr. Güven Alpay’la dünden bugüne Boğaziçi hikâyesini konuştuk.

Boğaziçi Üniversitesi ile yolculuğunuz nasıl başladı?

1972 yılında dönemin İdari Bilimler Dekanlığı’nın daveti üzerine organizasyon teorisi üzerine doktora yaptığım Los Angeles’tan Boğaziçi Üniversitesi’ne geldim. Mukavele imzalanması sırasında Aptullah Kuran benim özgeçmişime bakarak uzmanlık alanımın hukuk ve organizasyon teorisi olduğunu görünce bana “Biz burada yeni bir üniversite kuruyoruz, hafta sonları gönüllü olarak bize katkıda bulunur musunuz?” dedi, ben de memnuniyetle kabul ettim. Böylece beraber çalışmaya başladık. Her alanda yetkin ve çok titiz, disiplinli, gösterişi sevmeyen, dakik bir yöneticiydi. Beraber ilk olarak, var olan yönetmelikleri 3 yıl sonra intibak etmemiz beklenen 1750 sayılı üniversiteler yasasına uyarlamaya çalıştık. 3 yılda intibak etmemiz gerekirken, 5 yıla uzatılmıştı. Kurumun özelliklerini koruyarak yeni sisteme nasıl adapte olmamız gerektiğini tartışıyorduk ve bunu da başarıyla yaptığımızı düşünüyorum.

Üniversitenin dönüşüm sürecini bizzat deneyimlediniz bu süreçte.

Evet ve bu göründüğünden daha da zor bir işti. Üniversitenin yönetişim sistemi baştan kuruluyordu, hem davranışsal olarak hocaların, öğrencilerin yukarıdaki sistemlere hangi süreçlerle bağlanacağını hem de toplam sistemin yapı olarak nasıl kurulacağı belirleniyordu. Öğrenci yönetmeliklerinden başlayarak bütün süreçlerin gözden geçirilmesi gerekti. Aptullah Kuran da her zaman “Bu adaptasyon değil, yeni bir üniversitenin yapılanmasıdır” derdi.

Bu dönüşüm sürecinde özellikle dikkat ettiğiniz ilkeler nelerdi?

Türkiye’de çok merkezî olan üniversite sistemi, karar mekanizmalarının aşağıdan yukarıya kurulacağı bir hale nasıl getirebilir diye düşünüldü. Hem hocaları hem idari personeli hem de öğrenciyi bu sistemde nasıl mutlu kılabiliriz, sorusuna cevap arandı.

Bugünkü Boğaziçi’nin temelleri bu çalışmalar sonucunda o günlerde atıldı. Örneğin kabul ettiğimiz tabirlerden biri “stakeholder”dır, yani öğrenciler de paydaş oldu ve onlara sorumluluk yüklendi. Aynı zamanda bu sorumluluğun karşılığı bir özgürlük alanı olmalı diye düşünüldü ve her süreçte buna dikkat edildi. Bu özgürlük ortamı temellerin sağlam atılmasıyla gerçekleşti. Öğrencilerin bireysel gelişimlerini sağlayabilmek için yapılması gerekli olan her şey yapısal, süreçsel ve davranışsal boyutlarda yapılmaya çalışıldı. Öğrencilerin odak noktası olduğu, onların üzerine kurulmuş bir sistem inşa edilmeye çalışıldı. Bunun sonucunda kurulan altyapıda Türkiye’ye örnek olabilecek bir organizasyon ortaya çıktı. (Üniversite Yönetim Kurulu ön hazırlıkları yapılan yönetmelikler üzerinde çalışarak ana politikayı da onaylamıştır, saygıyla anılır)

Şimdi görüyorum yeni kurulan bir özel üniversite Boğaziçi’nin yönetişim sistemini örnek aldığını söyledi. Bunu duyunca şaşırdım da çünkü burada bu dönüşümü mümkün kılan 155 senelik bir kültür var. Boğaziçi Üniversitesi 155 seneye dayanan bir kültürü olduğu için bu dönüşümü yapabildi. (Burada Orhan Orel ve idari personeli saygıyla anıyorum.)

Bir de dikkat ettiğimiz bir “gösterişsiz kalite” kavramı vardı, Boğaziçi kaliteli olacak ama gösterişsiz olacak. Dikkat ederseniz bu fikirler hala geçerli. Hep soruyorlar, öğrencilerin ilk tercihi neden Boğaziçi oluyor diye. Bana göre sebebi buradaki eşitlik ve özgürlük ortamıdır. Buradan her zaman hem Türkiye’de hem uluslararası düzeyde önde olacak öğrenciler çıktı çünkü biz öğrencilerin kendilerini ve kapasitelerini geliştirmesine fırsat verdik.

Yani dönüşüm hem var olan kültürü koruyarak hem de kurumu ileriye taşıyacak bir şekilde yapıldı diyebilir miyiz?

Elbette, Aptullah Kuran her zaman selektif olarak korunması gerektiğine inanıyordu. Dünya üniversitelerine paralel çatı normları ve değerlerimize uygun süreçler için çok çalıştık. Belki de üniversitenin en yaratıcı ve meşakkatli dönemini yaşadık. Bu süreçte edinilen deneyimle üniversitenin genel kurulunda kabul edilen bir “çerçeve yasa” taslağı hazırlayarak topluma sunduk. Bugünkü Boğaziçi’nin temelleri o zaman atıldı.

Aptullah Kuran’ın rektörlük döneminden sonra idari süreçlerde aldığınız görevler neler oldu?

Aptullah Kuran’dan sonra Semih Tezcan rektör oldu ve benden danışman olmamı rica etti. Ayrıca bir de çevre komisyonu başkanlığı görevini verdi. Bunu ben istemiştim çünkü o sırada Süheyla Artemel’le birlikte Hisarüstü Mahallesi’nin eski evleriyle ilgili bir envanter çalışması yapıyorduk ve bu çalışmada Boğaziçi kampüslerinin hukuki durumunu inceleme fırsatı bulmuştum. O zaman bize ait olmayan Hisar Kampüsü’nün bize devredilmesi için çok uğraştık ve başardık.

Bir de Uçaksavar Kampüsü’nün bize ait olmadığını saptamıştık, onu elde etme hikâyemiz de uzundur. Her iki dosyayı da ben hazırlamıştım. Bunlar Semih Tezcan’ın görevi bana delege etmesi sayesinde oldu. (Bütün bu çabaların kurumsal hafızaya da resmi olarak kaydedilmesini arzu ederim. Bu süreçte yardımcı olan değerli öğretim elemanlarını saygıyla anıyorum.)

Bir de bu üniversitede bütün bu çabaları gösterirken idari personel çok önemli bir rol oynardı. Onların canla başla, geceli gündüzlü çalıştıklarını görürdük. Kısacası Boğaziçi Üniversitesi büyük bir sadakatle ve adanmışlıkla kuruldu ve bir daha da böyle bir kurum kurulamayabilir. Aynı zamanda akademik personelin insanüstü gayretlerini unutmamak lazım. 28 yıllık akademik yöneticilik görevimde gördüm ki akademisyenler de her zaman zor ekonomik koşullara rağmen bağlılıkla çalıştılar.

İdari süreçlerde görev almanızın yanı sıra akademik çalışmalarınız açısından Önlisans Yüksek Okulu, Executive MBA gibi programların kuruluşunda öncülük ettiniz. Bu süreçler nasıl başladı?

Aptullah Kuran dönüşüm sürecindeki çalışmalarım sonucunda çok önem verdiği Önlisans Yüksek Okulu’nun kurucu müdürlüğünü bana vermek için ısrar etti ve görev sürecinde de torba bütçeyi Ankara’dan almak dahil çok geniş yetkiler verdi bana. 1974 yılında önlisansı (bugünkü UBYO) birlikte kurduk ve 60’a yakın öğretim üyesi aldık ki bence önlisans Türkiye’nin sanayileşmesinde son derece önemli bir rol oynamıştır. Mezunları kendilerini kanıtladı ve şimdi de çok iyi yerlerdeler. Ben burada 3-4 sene kaldım, bir yandan İşletme Bölümü’nde de ders vermeye devam ediyordum. Aynı zamanda 1989-1996 yılları arasında 6 buçuk sene bölüm başkanlığı ve 1996-2002 yıllarında 2 dönem dekanlık yaptım. Dekanlığımın son aşamasında da bana destek olan arkadaşlarımla EMBA’yı kurduk ki bence hala Türkiye’nin en kaliteli programlarından biridir. Bu görevde de 2001-2010 yılları arasında 10 yıl koordinatör olarak hizmet ettim.

Ben hala akademik olarak yayın yapmaya devam ediyorum ve 41 yıldır da doktora programında organizasyon teorisi dersi veriyorum. Çok değerli insanlar yetişirdik, bundan dolayı da çok mutluyum.

Şu an sadece doktora dersi mi veriyorsunuz?

Aynı zamanda lisans derecesinde110 kişilik bir sınıfa girişimcilik dersi de veriyorum. Aptullah Kuran’ın çok beğendiğim bir sözü vardı: “Boğaziçi’nde hocalık ‘full time’ olmayı gerektirir.” Ben de idari görevler aldığım zaman da ders vermeye devam ettim. Bu arada 3 buçuk yıl BÜVAK başkan yardımcılığı görevini üstlendim. 15 yıldan beri BÜMED’de meclis başkanlığı görevimi de halen sürdürmekteyim.

Yani 1972 yılından bugüne çok farklı kuşaklara ders verdiniz, farklı kuşaklar tanıdınız. Boğaziçi Üniversitesi’ni tercih eden öğrenciler açısından gözlemlediğiniz bir değişiklik oldu mu?

Bence zekâ düzeyi açısından hiçbir fark yok, hep birinci sınıf öğrenciler gelmiştir. Ancak sosyoekonomik açıdan şöyle bir değişiklik var. Eskiden genelde kolejli ve İstanbul kökenli öğrenciler gelirdi. Şimdi Türkiye’nin birincisi Hatay’dan çıkabiliyor ve ben bununla iftihar ediyorum. Buraya daha operaya, tiyatroya gitmemiş bir öğrenci geliyor ama burada bir tiyatro oyununda başrolü oynayabiliyor. Boğaziçi’nin yapmak istediği de budur, her öğrencisine evrensel düzeyde gerekli eğitimi verebilmek.

Peki, Boğaziçi Üniversitesi’nin bugünkü değerlerini kazanmasında rol oynayan biri olarak buranın sizce en çok korunması gereken özelliği nedir?

Kaliteli akademik ortamı ve kuruluş döneminde hemfikir olduğumuz yenilikçi yapıyı sürdürebilmek. Dünya değiştikçe buna ayak uyduracak, sürekli gelişim içinde bir dünya üniversitesi statüsünü sürdürebilmek çok önemli bana göre. Buna yönelik bütün kaynaklar kullanılmalı.  Sadece fiziksel olarak değil eğitimin kalitesi açısından da, Boğaziçi’nin Amerika’daki ilk 50 üniversitenin gerisine düşmemek gibi bir hedefi olması lazım. Doğru hedeflerin yanında, uygulamaların da doğru olması gerekir. Umarım bu ideal üniversitemizin geleceğini de şekillendirir. Bireyler olarak bizler geçiciyiz, kalıcı olan kurumlardır.

 

Söyleşi: Gizem Seher / Kurumsal İletişim Ofisi

Fotoğraf: Kenan Özcan