‘’Hepimiz yaşadığımız kentin sahibiyiz’’

Çevirmen, tarihçi, yazar ve profesyonel turist rehberi Saadet Özen, sosyal medyada tarihi konular üzerine belge paylaşımlarıyla beğeniyle izleniyor. Osmanlı tarihi üzerine doktorasını Paris’te sürdüren Özen, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Film arşivlerinden bugüne taşıdığı konularla takipçilerine geçmişi yeniden değerlendirme imkânı sunan Özen, kısa süre önce çikolatanın tarihi üzerine bir kitap yazdı. Yeni kitap çalışması ise kuruyemişin tarihi üzerine olacak. Boğaziçi’nde Tarih okumanın kendisine bir bakış açısı, bir omurga kazandırdığını söyleyen Saadet Özen ile tarihe ve arşivciliğe duyduğu ilgiden günümüzde sosyal medyanın kullanım biçimlerine; çikolata ve kuruyemiş hakkındaki ilginç araştırmalarından İstanbul’u keşfetmeye uzanan keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Kendinizden kısaca bahseder misiniz? Boğaziçi Üniversitesi ile yollarınız nasıl kesişti?

Saadet Özen- İstanbul Üniversitesi’nde Arkeoloji okumuştum. Sonra eğitimim devam ederken hayatıma edebiyat dahil oldu ve Can Yayınları’nda editörlük çeviri yapmaya başladım. Mezun olurken arkeolojiyi tarihle yakınlaştıran çalışmalar yapmak istediğimi fark etmiştim.

Dame de Sion Lisesi mezunuyum. Yayınevinde çalışırken, okulun kuruluşunun 150.yılı vesilesiyle Mezunlar Derneği ile iletişime geçip okulun tarihiyle ilgili bir kitap yazma teklifi götürdüm. Yayınevinden dolayı da bu işlere yakınlığım vardı, ayrıca İstanbul’un özellikle Beyoğlu’nun tarihiyle ilgileniyordum. Böylece, tarihin bir disiplin olarak yaklaşımlarını hiç bilmezken, biraz cahil cesaretiyle Notre Dame de Sion’un tarihi hakkında bir kitap yazdım. Aslında okul hakkında benzer bir yayın mevcuttu fakat benimki biraz daha hikâyeyi toparlayan bir kitap oldu diyebilirim. Proje sonrasında belgesel ve sergi çalışmalarımız da oldu.

Kitap yayınlandıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Prof. Dr. Arzu Öztürkmen bana ulaştı. İyi bir araştırma yaptığımı, ancak akademik bir formasyonun bana farklı bir çerçeve sağlayacağını belirtti ve Boğaziçi Üniversitesi’ne başvurmamı önerdi. Böylece Boğaziçi hikâyem yüksek lisans eğitimim ile başladı. 2008’de Boğaziçi’ne kabul aldıktan sonra belgesel alanında çalışmalarıma devam ettim. Tezim için de film arşivlerini inceliyordum. Makedonya’daki arşivler üzerinden, Meşrutiyet filmlerine bakmıştım. Arşivde bilinmeyen binlerce film gördüm. Film arşivinde her çalışma, arkeolojik bir kazı gibiydi. Sanırım, arkeolojinin zihnime kazıdığı bir anlayış bu: Somut nesneler üzerine kurgu yapmak; nesnenin kendisi olmadan hiçbir şey söyleyememek. Film arşivinde çalışmayı bu sürece benzetiyordum.

Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölümünde aldığım eğitim bu içeriğe sahip olabilme konusunda bana yeni ufuklar açtı, görüntüyü belge olarak nasıl kullanabileceğim hakkında fikir sağladı.

Ve sinema üzerine de çalışmaya başladınız…

Sinema ve tarih iç içe geçmiş alanlar. Sinemanın tarihi üzerine çalışmalar hiç yeni değil, 1940’lardan itibaren yapılıyor. Ancak sorduğum temel soru arşivde bu kadar malzeme, binlerce film varken bir tarihçinin bunları belge olarak nasıl kullanabileceğiydi. Bir filmle karşılaşıldığında tarihçinin ne yapması gerektiği hakkında sistematik bir yöntem mevcut değil. Tarih paradigmalarını sürekli değiştiren; geçmişle kurduğu ilişkileri sorgulayan bir disiplin. Fakat belgelerle ilişki pek değişmedi. Bakış açısı ne olursa olsun eninde sonunda geçmişi belgeler üzerine kurguluyoruz, ancak binlerce yıldır yazılı malzeme ile yolculuğunu sürdürmüş bir alan bu. Bugün ise elimizde heyecan verici çok fazla görsel malzeme var ve buna yöneltilecek sorular yeni yeni ortaya çıkmaya başladı. Binlerce görüntü akmasına rağmen bilgileriyle beraber gelmiyor. Bir film izleniyor ama analizini yapmaya başladığınızda ne olduğunu anlamak bile pek mümkün olmuyor, işin zorluğu o zaman ortaya çıkıyor.

Bu noktada nesnenin fiziki varlığı, içeriği ve geçmişi, bir bütün olarak önem kazanıyor. Yazılı belgelerde de bu böyle, ancak pek çok arşivde bu bilgilerin en azından bir kısmını hazır bulabiliyorsunuz, gelenek ve yöntemler gereği. Film ve fotoğrafı arşivlerinde pek böyle olmuyor.

‘’Boğaziçi Tarih benim belkemiğim’’

Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciyken sizi etkileyen hocalar da olmuştur muhakkak?

Başta Arzu Öztürkmen benim için hem kıymetli bir hoca hem de çok değerli bir dosttur. Manevi anlamda çok destek verdi. Beni bu noktaya getiren, kullandığım dili terbiye eden Arzu Hanım’dır diyebilirim.

Bununla birlikte Edhem Eldem Bey’in ismini anmak isterim. Kendisi tez jürimde de vardı. Ayrıca Can Candan hocayı çok severim. Boğaziçi’ndeki yıllarımda bir süre Asya Çalışmaları Merkezi’nin koordinatörlüğünü üstlenmiştim. Selçuk Esenbel ile de çalışma fırsatı bulmuştum. Sonrasında Selim Deringil ile güzel tartışmalarımız oldu. Çiğdem Kafesçioğlu ve Ahmet Ersoy’un ise görsel malzeme anlamında yardımlarını unutamam. Çok vakitsiz kaybettiğimiz, çok değerli iki hocamız, Vangelis Kechriotis ve Yavuz Selim Karakışla, her zaman, herkese olduğu gibi, bana da çok cesaret verdiler. Çok özlenen, çok özlenecek hocalar.

Genel olarak aslında şunu söyleyebilirim: Okulların belli gelenekleri, içlerindeki bölümlerin belli duruşları vardır. Ben bu okulda tarih felsefesi ve tarih yazımıyla ilgili çok şey öğrendim. Meselenin aslını, geçmişle kurulacak ilişkinin kavramsal dünyaya nasıl açılacağını keşfettim. Boğaziçi’ndeki eğitimim olmasaydı belki yaptığım çalışmaları yine yapardım ama sorgulayarak, hep bir adım giderek tamamlayamazdım. Tarih bölümü benim belkemiğim.

‘’Sosyal medyada kendi arşivimizi oluşturuyoruz’’

Bu çalışmalarınızdan yola çıkarak yaptığınız Twitter paylaşımları, özellikle arşiv belgeleri ilgi çekiyor. Takipçileriniz, İstanbul ile ilgili değişen değerleri o dönemin gözünden görme imkânı yakalıyor. Sizi sosyal medyaya yönelten sebepler neydi? Nasıl tepkilerle karşılaştınız?

Sosyal medyada herkes farklı ilgi alanlarına sahip. Filmin iyi tarafı her zaman bir altın çağ sunmaması, sizin kafanızda önceden oluşturduğunuz kurguları, sahneleri bozabiliyor. Tartışmaya zemin hazırlıyor. Ben insanların da bu malzemeyi görmeye hakkı olduğunu düşündüm. Evet! Akademi farklı bir alan ancak onun kuralları herkes için belirleyici değil. Özellikle tarihin çeşitli kavramlar üzerinden kurulmuş, disiplinin içinde işleyen belli bir iletişim metodu var. Twitter’da bu malzemeyi paylaşma sebebim sinema tarihi araştırmacılarının bile pek ilgi göstermediği bu filmleri paylaşmak, yeni sorulara tartışmalara kapı aralamaktı. Amacım nostalji yaratmak değil, insanların kendi fikirlerini geliştirmelerine zemin hazırlamaktı. İnsanlar öyle ayrıntılara dikkat ettiler ki Twitter benim için faydalı bir yer hale geldi.

Zaten bugün sosyal medyanın iletişim olarak öneminin yadsımak 19.yüzyılda gazetenin öneminin yadsımak gibi. Sosyal medya, kamuoyunun şekillenip kendini ürettiği bir yer oldu. Yalnız örgütlenme anlamında değil, ticaretin, siyasetin, daha pek çok alanın yeniden şekillenmesi söz konusu olabiliyor. Sosyal medya sayesinde yaşadığımız çağı bir ‘’geçiş dönemi’’ şeklinde tanımlıyorum. Bilginin ne olduğu, nasıl tanımlanacağını, nasıl güvenilir olacağı konusunda bir devrime yol açabilir.

Sosyal medya insanlara seçenekler de sunan bir mecra. İnsanlar bilgi konusunda ilgi alanlarına göre bir nevi küratörlük yapıyorlar. İzleyecekleri insanı kendileri seçiyorlar. Kendi arşivimizi oluşturuyoruz bu şekilde. Kendi gazetemizi veya kültür-sanat programımızı yaratıyoruz gibi düşünebiliriz. Artık sosyal medyayı yalnızca tanıtım, reklam amaçlı kullanılan bir platform olarak görmemek lazım. Birileri seçiliyor, birileri eleniyor ve binlerce kişi bu yoldan geçiyor. Sosyal medya kendi gerçekliğini yaratıyor, hayatımızda somut etkileri olan, dolayısıyla etkin, işlevi bir gerçeklik. İnsanların bakış açılarını yanlış-doğru olarak değil, akademiye uygun veya değil şeklinde ayırmak gerekir. Tarih disiplinin içinde farklı bakış açıları mümkün ve tartışma ortamı çok önemli. Sosyal medyanın da buna olanak sağladığına inanıyorum.

Geçmişte hiçbir şey yüzde yüz iyi veya kötü değildi

Yaşadığımız şehrin, İstanbul’un çok hızlı değişmesi, bazı güzelliklerin yok olması veya erozyona uğramasından dolayı nostalji arayışı, geçmişe özlem, gibi duygular da öne çıkıyor galiba. Nasıl değerlendirmek lazım bu durumu?

Geçmişe özlem ilk kez karşımıza çıkmıyor. Bu zaman zaman şiddetlenen bir toplumsal dalga. Örneğin, 1960’lerde bazı popüler tarih dergilerinde, “eski İstanbul, yeni İstanbul” sayfaları yapılıyordu. Ben hayatımızda hızlı değişimler, bir insan ömrü içinde gözlenebilir dönüşümler olduğunda zeminin kaydığını, geçmişin bir referans seçeneği olarak güç kazandığını düşünüyorum. Bugün, farklı olarak şu var: Dijital dünyayla tanıştığımızdan beri hiç farkında olmadığımız, bilmediğimiz görüntülerle karşılaştık. Bunlar, çoğu zaman ilk bakışta, aranılan mükemmel dünyanın kanıtlarına benziyor. Sosyal medyada genellikle ilk tepki böyle oluyor.  Ben bundan rahatsız olmuyorum, çünkü bu da bir tartışmaya zemin yaratıyor. Geçmişle aramızda devamlılıklar ve kopukluklar var; insanların özledikleri şeyi geçmişte bulmaları tamamen yanlış da değil. Bugün eksikliğini duyduğumuz bazı şeyleri, gerçekten de ani müdahalelerle kaybetmiş olabilir, bir fotoğrafta karşımızda çıktığında teşhis edip özlemini duyabiliriz. Ama tabii, hiçbir zaman, herhangi anlamda bir altın çağ da olmadı. Öte yandan modernleşme, bugün farkına varmadan hakkımız saydığımız pek çok konforu da kazandırdı. Örneğin artık çocuk felci ya da çiçek hastalığı yok. Sokaklarda görmeye görmeye ne kadar zorlu, ölümcül hastalıkların gündelik hayatın bir parçası olduğunu unuttuk.

Bazı ilginç konuları araştırma alanı haline getiriyorsunuz. Çikolata tarihinden sonra şu sıralarda kuruyemiş üzerine bir kitap yazıyorsunuz. Bu alanlara ilginiz nasıl ortaya çıktı?

Yine görsel malzemeden çıktı, 19. yüzyılda reklâm kartları, afiş vb.’nin iletişimde ne büyük rol oynadığını fark ettiğimde. Çikolata böyle oldu, reklâmlarıyla işe başladım, sonra tarihine geçtim, bu da bugün gıdaya karşı bazı önyargıları ve kabulleri bir nebze anlamakta faydalı oldu. Temel bir ihtiyaç değil ama yüzyıllardır var, tıpkı kahve gibi. Neden var, nasıl var, ne gibi anlamlar yüklenmiş… Kuruyemiş daha başka, onda çıkış noktam, bugünkü popüler sağlıklı beslenme paradigması içinde kuruyemişin hızla öne çıkması oldu. Bunun için iki yaz Anadolu’da hasatlara gidip çalıştım. Suudi Arabistan’da hurmayı, Senegal’de yerfıstığını görme şansım da oldu, bu iki ürünün büyük üreticileri onlar. Esasen “meyveler nasıl kurutulur” sorusunun cevabı için pek çok yazılı metin bulursunuz ama kurutma aşamasında elin nasıl hareket ettiğini, meyveleri toplarken vücudun hangi şekillere girdiğini anlayamazsınız. Bizzat içinde bulununca pek çok nüans fark edebiliyorsunuz. Eskiden beri devam eden teknikler ve usuller var, belgeleri anlamak için de çok faydalı oluyor.

Çikolata kitabı akademik bir araştırma değildi, her ne kadar elimden geldiği kadar bir bakış açısı geliştirmeye çalışmış olsam da. Fakat iyi tarafı şu oldu, iyi bir görsel malzeme koleksiyonu bir araya gelmiş oldu. Tabii ki yine eksiği var. Benim açımdan, böyle bir çalışmanın hem tehlikeli hem faydalı olan tarafı, öğrenmiş olduğunuz çizgiden sapmadan bilgiyi yeni bir mecrada anlaşılır kılma çabası. Yani özü korumaya gayret ederek farklı bir dilin kodlarıyla yazmak. Şu an doktoramı başka bir konuda yazıyorum, bana perspektif kazandıran da bu çalışma. Fakat popüler tarihi önemli, hatta çok önemli buluyorum, çünkü geçmişle ilişki kurmanın çok yolu var, tarihçiler kendi birikimlerini bu alana aktarabilir, karşılığında, ringe çıkmanın elle tutulur etkilerinden faydalanabilir. Çok basit ve gündelik bir örnek olarak gıda tarihini ele alalım, çünkü beslenmek en temel insan ihtiyacı ve bu konuda inanılmaz bir piyasa var. Mucize reçetelerin çoğunun dayanağı da geçmişte, eskilerin sahip olduğuna inanılan beslenme bilgisi. Biraz deşince bu teoriler elbette lime lime dökülüyor, mesele daha çok, insanın beslenmenin kökünden ucuna, yani besin kaynağının doğumundan başlayan hayatına çok yabancılaşmış olması. Bu tür kitaplar, en azından şüpheler uyandırabilir, tartışmalara katkı sağlayabilir. Bugünün imkanlarıyla olabildiğinde çok insanı tartışmalara katmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

‘’Rehberlik yalnızca tarih anlatmak değil’’

Biraz da rehberlik yönünüzden konuşalım. İnsan, rehber olunca yaşadığı kente nasıl bakıyor?

Bu sene İstanbul Rehberler Odası Yönetim Kurulu’na girdim. Turizm kurallarını rehberler tek başlarına belirlemiyor ama değiştirmeye çalışıyoruz bazı konuları. Türkiye’de Kapadokya, Efes gibi belli bölgelere odaklanan, ezbere dayalı bir rehberlik sistemi var. Yarım saatte Efes gezdirmek zorunda kalabilenlerimiz var. Kitlesel turizm yapıyorsanız mutlaka birtakım bilgiler edinirsiniz ama bu bakacağınız her şeyde farklı bir nokta fark edeceksiniz demek değil. Rehberlik, sizin bahsettiğiniz o gözlemleyici gözü açmak için iyi bir meslek. Kitlesel turizmden uzaklaşmaya başladığınız sürece… Ben de İstanbul’da mahalle turları yapmaya başladım. İlk Beyoğlu turum yarım gün sürmüştü. Ama şimdi Beyoğlu’nu dört günde gezdiriyorum.

Tarih sorular sormak, rehberlik ise bu soruların yanıtlarının hikâyeleştirilmesi üzerine. İnsanlara bir tur sırasında paradigmaları nasıl bozacaklarını anlatamazsınız; fakat bu paradigmaları temsil eden, karakterler üzerine kurulu hikayeler yaratabilirsiniz. Böylece yerleşmiş bilgilerden bir adım ötesine uzanabiliyorsunuz. Ayrıca rehberlik, tarihi anlatmak değil. Bence bugüne daha yakın. Turizmin ortaya çıkış tarihinden dolayı, ulus devletlerin yükselişinde tarihi referanslara ve temsiliyete paralel olarak rehberlik böyle bir işe dönüştü ancak bu aşılabilir. Bir yere gezmeye gittiğinizde direkt müzelere gitmek zorunda değilsiniz. Sınırlı zamanım varsa ben yemek yemeyi tercih ederim mesela. Sosyal medyadan bahsederken insanın kendi dergilerini, gazetelerini oluşturma olanağı sağladığını söylemiştim. Gezmek de öyle. Kendi gezi programlarınızı kendiniz yapabilirsiniz.

Son olarak İstanbul ile yeni tanışan buraya eğitim amaçlı gelen gençlere şehri keşfetme anlamında ne önerirsiniz? İstanbul deneyimlemesi zor bir şehir mi?

Zor gerçekten, karışık, birden fazla şehir barındıran bir yer… Herkes adetlerini bilmediği yerde çekinebilir, ama şunu unutmamak lazım: Bu şehirde yaşayan herkes şehirlilik hakkına sahip. İstanbul’a gelenler kendilerini şehrin sahibi olarak hissetmeli, hem yaşayanı hem koruyucusu olarak. Ben gençlere neyi yapmayı seviyorlarsa İstanbul’da o işlerin nasıl yapıldığını öğrenmelerini tavsiye ediyorum. İstanbul’da dünya kadar ücretsiz etkinlik de olabiliyor. Yakın çevrelerini keşfederek başlayabilirler. İnsan bildiği sevdiği yerden başlayınca yakınlık kurmak daha kolay oluyor. Her şeye sadece tarihi nesne diye kıymet biçmek zorunda değiliz. Örneğin; çeşme sadece tarihi bir nesne değil, aslında mesele, hâlâ suya ihtiyacımız olduğu, plastik şişede su almak zorunda kaldığımız halde o çeşmeden ve evlerimizdeki musluklardan neden içme suyu akmadığı. Şehrin bugününe dahil olmak ve müdahale etmek mümkün ve şehirlilerin en temel hakkı.

 

Söyleşi ve fotoğraflar: Özgür Duygu Durgun, Yılmaz Yeniler, Gizem Seher / Kurumsal İletişim Ofisi

 

 

Galeri 1 Fotoğraf