“Hikâyesi olan, yüreklere dokunan müziği seviyorum”

2005 yılında Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun olan akademisyen ve besteci Mustafa Avcı, dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali’nde yapan Emre Yeksan’ın yazıp yönettiği “Yuva” adlı filme yaptığı müzikle Ankara Uluslararası Film Festivali’nde “En İyi Özgün Film Müziği” ödülünü aldı. Halen Altınbaş Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak tarih, etnomüzikoloji, müzik sosyolojisi ve müzik tarihi üzerine dersler veren Mustafa Avcı ile Boğaziçi’ndeki günlerine geri döndük; müzik ve akademik kariyeri hakkında keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Kenan Özcan

Önce sizi tanıyarak, kişisel hikayenizle başlayalım dilerseniz…

Beypazarı’nda büyüdüm. Daha öncesinde ailemle Almanya’daydık oradan Beypazarı'na dönmüştük. Çocukluğumdan beri bir bağlama çalma hevesim vardı. Türkü, arabesk ve pop müzik seviyordum. İbrahim Tatlıses dinliyor; Neşet Ertaş, Erdal Erzincan ve Ali Osman Erbaş gibi bağlama icracılarını takip ediyor ve onlar gibi müzisyen olmaya özeniyordum.

Boğaziçi Üniversitesi’ni 1999 yılında kazanmadan önce henüz lisedeyken, üniversite hayatım için bir liste hazırlamıştım. Listemin içerisinde üniversite yıllarımda fotoğraf çekmek, bağlama çalmak, dans kursuna gitmek gibi aktiviteler vardı. Bu maksatla üniversitenin ilk günlerinde bütün kulüpleri gezmiş; Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’ne (BÜFK) bir arkadaşımın tavsiyesiyle katılmıştım. Folklor Kulübü bende derin izler bıraktı. Burada ve genel olarak Boğaziçi'nde beni her yönden geliştiren pek çok arkadaş edindim. Üniversiteye geldiğimde çok da popüler ve hiçbir şekilde elit olmayan müzik dinleme zevkimden utanıyordum fakat BÜFK’te arabesk şarkıları ve türküleri biliyor olmamdan dolayı saygı gördüğüm ve benim için büyüleyici olan bir ortama kavuşmuştum.

BÜFK’de ayrıca dünya müziklerine ilgim başladı çünkü buradaki etkinliklerimizde farklı coğrafyalardan farklı müziklerle tanışmıştım. Ayrıca kulüp içerisinde yaptığımız okumalar bana çok şey kattı. Bu okumalarımız genellikle Türkiye’de fikir hareketleri, Anadolu müzikleri ve kültürü üzerineydi. BÜFK’te tanıştığım onlarca insan müzikolog, etnomüzikolog ve müzisyen oldu. Aralarında şu an üniversitelerde hocalık yapanlar, aktif olarak müzisyenlik yapanlar, film müziği besteciliği yapanlar ve hatta ünlü birer şarkıcı olanlar dahi mevcut! Demem o ki bir dönem hepimiz burada genel bir müzik zevki edinmiştik ayrıca müziğe sosyal bilimsel açıdan yaklaşma yeteneği kazanmış; müziğe önyargılarla yaklaşmamayı öğrenmiştik.

Boğaziçi’nde merak düzeyi bakımından kendime benzeyen insanlarla tanışmıştım. Hep beraber fikir üretme, tahammül üretme, dostluk üretme fırsatı yakalamıştık. Evet! Müzik yapmak için bedenine hâkim olmak, iyi enstrüman çalmak lazım ama bence bir müzisyenin kritik düşünebilmesi, soru sorabilmesi, sosyoloji, antropoloji, felsefe, etnomüzikoloji vb. sosyal bilimlerin temel sorularından haberdar olması ve dünyada başka insanların farklı deneyimlerini öğrenme hevesi olması gerektiğini düşünüyorum. Ben tüm bu değerleri Boğaziçi’ndeki eğitimim sırasında geliştirdiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Peki, akademik kariyer konusuna ilginiz nasıl ve nerede yeşerdi ilk olarak?

Akademiye başlayan ilgim konusunda da büyük paya sahip olan Boğaziçi’ndeki eğitimim sırasında sosyoloji gibi bölümlerden çeşitli dersler almıştım. Özellikle “Advanced English” derslerinden epey keyif alıyordum. Bu dersleri veren Yağız Tanlı, Belgin Altop, Meltem Gürle öğrencilerini çok etkileyen hocalardı ve benim üstümdeki emekleri de çok büyüktür! Bu derslerden hareketle yavaş yavaş kültür tarihine ilgi duymaya başladım. Lisansımı bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi, Müzik İleri Araştırmaları Merkezi’nde (MİAM) yüksek lisansa başladım. Yüksek lisans sırasında bir yandan bağlama çalmaya, beste yapmaya devam ediyordum. Boğaziçi ile bağımı da koparmadım. 2008 yılının yaz okulunda Etnomüzikolog Martin Stokes’in Boğaziçi’nde verdiği müzik sosyolojisi dersini takip ettim. Bu dersten epey etkilenmiş, Martin Stokes’in yönlendirmesiyle Amerika’da doktoraya devam etme kararı almıştım. Böylece dünyanın önemli müzik bölümlerinden birisi olan New Yok University (NYU) Müzik Bölümü’ne kabul edildim. Bölüm içerisindeki akademik ortam çok canlıydı. Bölümdeki insanlar gürültü tarihi, savaşın sesleri, atomik sesler, kuş sesleri, toplumsal cinsiyet gibi birbirinden ilginç konular çalışıyorlardı.

Amerika’ya gittiğimde başından beri ilgimi çeken alanın akademi olduğunu, öncesinde kendimi ona bir türlü bırakamadığımı anlamış oldum.

New York’ta bambaşka bir ses iklimi vardı, ben Türkiye’deki geleneksel müzik ve Amerika bağlantılarına kafa yoruyor, arşiv taramaları yapıyordum. “Neden Geldim İstanbul”a türküsünün orijinali “Nerden Geldim Amerika”ya şeklinde yazılmıştı ve New York’ta kaydedilmişti. Arşiv taramalarımın yanı sıra Amerika’da Anadolu müziği yapan Ara Dinkjian, Onnik Dinkjian, Harold Hagopian, Walter Feldman gibi pek çok önemli müzisyenle ve araştırmacıyla tanışma fırsatı yakaladım.

Bizim bölümde doktora öğrencileri “New York Müzikleri” ile alakalı dersler veriyorlardı. Herkes dersi kendi uzmanlık alanına göre açıyordu. Ben de “New York’ta Osmanlı Diasporası” başlıklı bir ders açtım. Oldukça keyifli geçti, akademiye daha da ısınmış oldum.

Ses iklimi demişken, Ankara, İstanbul New York… Sizde iz bırakan bu kentlerin seslerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlk New York’a gittiğimde şehirde ambulans, itfaiye seslerinin fazlalığı dikkatimi çekmişti. New York için huzursuz ve hızlı bir sirenler şehri diyebilirim.

İstanbul ise garip bir yer. Hem sessizlik ve hem çok seslilik var. Bu kadar güzel bir şehir son zamanlarda maalesef gürültüyle özdeşleşti. Oysa ses açısından İstanbul başka bir yerdi. Benim için İstanbul nostaljisi 19. yüzyılın çok dilli kantoları, saz havaları… Tatavla şarkıları, kasap havaları… neredeyse hepsi yitip gitmiş bunların.

Ankara da eskiden yine çok önemli müzik merkezlerinden birisidir. Şimdiki elektrolu ve gürültülü oyun havalarından oldukça farklı, oldukça naif, nazlı ve muhteşem türküleri vardır. Artık bunları neredeyse kimse hatırlamıyor bile. Bunu söylerken, şu anki müziklere burun kıvırdığımı düşünmeyin, ben bu oyun havalarını ve oyun havalarının bende yarattığı oynama hissini de çok seviyorum.

Film müziği alanına girmeden önce ses üzerine yaptığınız çalışmalar da oldu sanırız, örneğin Mardin Bienali’nde yer alan işinizden bahsedebilir miyiz? Ve ardından Yuva filmine nasıl dahil oldunuz?

Doktora sonrasında Türkiye’ye geri döndüm. Ben Türkiye müziklerini çalışıyordum, beslendiğim coğrafya burasıydı. Ona göre yol tutmam gerektiğini düşünüyordum. Dönünce yine Altınbaş Üniversitesi’nde hocalık yapan küratör Fırat Arapoğlu ile tanışmıştım. 4. Mardin Bienali’ne katkı sunmam için anlaştık. Mardin Bienali için hali hazırdaki bestelerime benzer bir iş yapmış, bir Mardin türküsü bestelemiştim. Türkünün sözlerini hikayesinden çok etkilendiğim Mardin’de yaşamış bir Ermeni kadından feyz alarak yazmıştım. Bestem daha sonra Mardin’de tanıştığım ve kanun çalan Asi Baba adlı bir demirci ustasının katkılarıyla tam istediğim gibi bir hale girdi. Sürece sonradan iki Mardinli arkadaşımın da katılmasıyla kendimizi kolektif bir türkü yakma sürecinin içinde buluverdik. Sonuçta da baştaki amacıma uygun olarak İstanbul’da bestelenmiş ve oldukça “steril” bir türkü benden çıkıp tam bir Mardin havasına dönüşüverdi!

Bahsettiğim bu işle aynı zamanda “Yuva” filminin müziklerini de yapmaya başlamıştım. Filmin müziklerini adet olduğu üzere filmin görüntülerinin üzerine yaptım. Yönetmenimiz Emre Yeksan’ın arzu ettiği bir ses dünyası vardı ve Emre: “Benim hikayemde müziğin de önemli bir rolü var ama müzik seyirciyi duygusal olarak manipüle etmemeli” diyordu. Filmde görsellik ve hikâyenin ürettiği bilinçli muğlaklıkları müzik aracılığıyla da korumak istiyordu. Benim “Yuva” filmi için yaptığım müzikler oldukça atmosferik. Pek melodik değil. Bazı yerlerde orman sesiyle karışan, ses tasarımı mı yoksa müzik mi olduğu ayırt edilemeyen bir özelliğe sahip. Güncel sanatçı olarak yeni işler üretmeye ve film müziği yapmaya devam etmek istiyorum.

Benim müzikal olarak evvelden beri gönlümde yatan, geleneksel müzikle günümüz müziği arasında bağlantılar kurabilmek. Örneğin, geleneksel İstanbul ya da Anadolu havalarına benzeyen zeybekler, mandıralar, oyun havaları, türküler, sirtolar, longalar ve şarkılar besteliyorum. Klasik Türk müziği bestecilerinin bazı eserlerine nazireler yazıyorum ve bu sayede kendi müzik dilimi oluşturmaya çalışıyorum. Yakında bestelerimi kaydetmek ve albüm olarak paylaşmayı planlıyorum. New York’ta bestelemiş olduğum türküleri derlediğim bir albüm çalışmasına da imza atmak istiyorum. Hikâyesi, bir derdi olan, yüreklere dokunan müziği seviyorum.

Haber: Özgür Duygu Durgun, Yılmaz Yeniler / Kurumsal İletişim Ofisi

Fotoğraflar: Kenan Özcan