İklim bilimci Prof. Dr. Levent Kurnaz: ‘’Suda yavaş yavaş ısınan kurbağa gibiyiz’’

Aşırı sıcaklar, yaz ortası yaşanan seller, fırtınalar derken iklim değişikliğinin iklim krizine ve hatta bazı uzmanlarca adlandırıldığı üzere ‘’iklim felaketi’’ne evrildiği bir çağa tanıklık ediyoruz. Fırtına, kuraklık ve seller sonucunda dünyada insani yardıma muhtaç kişi sayısının 2050'ye kadar 200 milyona ulaşacağı ve bu artışın ekonomik bedelinin de 20 milyar doları bulabileceği öngörülüyor. Peki, bu gidişe nasıl engel olunacak? Prof. Dr. Levent Kurnaz ile kısa süre önce okurlarla buluşan ‘’Son Buzul Erimeden’’ adlı kitabı üzerine konuştuk.
Kenan Özcan

İklim kriziyle birlikte dünya korkunç bir sona mı sürükleniyor? Bu gidişata nasıl engel olunacak? Almamız gereken en acil önlemler neler? Et tüketiminden uçak yolculuğuna tüketimde neleri azaltmalıyız? 

İklim bilimi konusunda ülkemizin sayılı uzmanlarından biri olan Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü, Fizik Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Levent Kurnaz, kısa süre önce okurlarla buluşan ‘’Son Buzul Erimeden’’ adlı kitabında bildiğimizi sandığımız gerçekleri haykırıyor ve iklim değişikliğini kulağımıza çalınan bir haber başlığı olmaktan çıkararak hayatımızın ortasına taşıyor. Prof. Dr. Kurnaz ile Antarktika kıtasından tam 315 milyar ton ağırlığında bir buz kütlesinin koptuğu gün buluştuk, kendisine ‘’son buzul erimeden’’ neler yapabileceğimizi sorduk.

2007 yılından beri “Son Buzul Erimeden” isimli bir bloğunuz var ve Son Buzul Erimeden: İklim Değişikliği Hakkında Merak Ettiğiniz Her Şey isimli kitabınız da geçtiğimiz günlerde yayımlandı. 2007 yılından beri küresel iklim krizi hakkında bilinç uyandırmaya yönelik çalışmalarınız olduğunu biliyoruz. Sizce iklim krizinden yeterince haberdar mıyız, ciddiye alıyor muyuz? İnsanlar bu konuyu umursuyor mu?

İnsanların işine gelmiyor, çünkü bugüne dek hayatlarında hep küçük değişiklikler gördükleri için bütün değişikliklerin de küçük boyutlu olacağını umuyorlar. Bu bizim açımızdan büyük bir problem. Aynı şey deprem için de söz konusu. Depreme de, geçen hafta yaşadığımız gibi ‘’Ne var canım 5,8 ile hafifçe sallandık yine öyle olacak’’ diye bakıyoruz. Ama beklenen büyük deprem öyle olmayacağı gibi iklim krizi de çok ağır, çok büyük sorunlar getirecek.

Yavaş yavaş ısınan suda kaynayan kurbağa gibiyiz ve her gün durum biraz daha kötüleşiyor. ‘’Bir şey yapmasak da olur’’ diyerek o kötü duruma da alışıyoruz. Hatta bu işin ilmini yapan kişiler ile problemim büyüklüğünü tam olarak algılayabilmiş değil. İstanbul’un sıcaklığı bu yüzyıl sonunda 7 derece artmış olacak ve belli günler sıcaklık 50 dereceyi de aşacak diyorsunuz, ‘Olur mu öyle şey’’ diye bakılıyor. Bu öyle basit bir şey değil, bu gidişle azıcık daha kötü değil çok kötü günler yaşayacağız.

İklim krizi yüzde 90’ı insan eliyle yaratılmış olduğu halde kendi elimizle yarattığımız krizi neden çözemiyoruz?

Önce bunu kendi bilincimizde kabullenmiyoruz. Bu problemi çözebilmemiz için hayat tarzımızı tamamen değiştirmemiz gerekiyor. Bu basit şeylerle çözebileceğimiz bir mesele değil. Hepimizin elimizi taşın altına koymamız geliyor. O noktaya geldiğimizde de ‘’Başkaları yapsın’’ moduna giriyor ve problemin kendimizde olduğunu kabul edemiyoruz. ABD, Çin, büyük şirketler gibi bizim dışımızdaki faktörler yüzünden bu krizin içinde olduğumuzu sanıyoruz oysa o şirketlerin ürettiği malları satın alıp kullanıyoruz. Bunu da elimizden geldiğince görmemeye çalışıyoruz. Oysa her geçen gün durum daha da kötüye gidiyor.

İklim krizine yönelik önlem almanın, alışkanlıklarımızı değiştirmenin aynı zamanda etik yönü de var. Siz bu konunun da altını sık sık çiziyorsunuz. Uçak seyahatlerimizden feragat etmemek belki de dünyanın öbür ucunda açlıkla, susuzlukla boğuşan bir çocuğun yaşam hakkını elinden almak anlamına geliyor. İnsanlar günlük yaşayıp ilerisini düşünmedikleri için mi bu kadar bencil?

Şu anda Bangladeş’te bir fırtınada kaç bin kişinin etkilendiğini bilmiyoruz, haberlerde istatiksel bilgi olarak kayıplar bir iki dakikada geçiştiriliyor. Bizim bugün yaptığımız şeyler oradaki insanların hayatını bir şekilde etkiliyor ancak ahlak anlayışımız, düşünce yapımız uzun vadeyi hesaba katarak çalışmıyor maalesef.

İklim krizinde insan faktörünü vurgulamak için The Guardian gazetesinin önerdiği yeni bir yaklaşım var. Haber editörleri, muhabirler artık iklim değişikliği yerine iklim krizi veya iklim felaketi, küresel ısınma yerine de küresel ısıtma ifadelerini kullanmaya karar verdiler. Türkiye’de de bu bilinç yerleşir mi dersiniz?

İklim değişikliğini geçelim ana işi bilim gazeteciliği olan kimse yok ki ülkemizde. Bizim bilgi ve ilgi alanımız henüz orada değil şu anda ve yakın bir gelecekte de olur mu olmaz mı çok şüpheliyim.

Daha az uçağa binin, daha az et tüketin

Siz kendi hayatınızda basit önlemler adına neler yapıyorsunuz?

Şahıs olarak bu sisteme verdiğimiz en büyük zarar uzun uçak yolculukları. Bu en önemli problem. Ben uçakla bir yere gitmeyi neredeyse sıfıra indirdim. Senede bir defa bizim alanın önemli bir toplantısı oluyor Viyana’da. Oraya uçak dışında nasıl gidebileceğimi araştırıyorum. Okula gelirken arabamla değil servisle geliyorum. Elimden geldiğince toplu taşımayı kullanıyorum. Bakanlıktan bir toplantıya davet edildim, 15 dakikalık bir konuşma yapmam istendi. Ama Ankara’ya uçakla gitmek fikri içime sinmiyor. Sabah erken orada olmak zorundayım. Sanıyorum çok büyük ihtimalle katılamayacağım. Bu tür toplantılar telekonferans sistemleri ile yapılabilir ama maalesef daha öyle bir alışkanlığımız yok. Problem de burada, alışkanlıklarımızı değiştirmek zorundayız. Fiziksel olarak orada olmanızın gerekmediği yerlerde teknolojiden yararlanabilirsiniz, telekonferans veya Skype konuşmaları bunun için var. Bunu biz üniversitede yavaş yavaş yerleştirmeye başladık.

Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekiyor, üstümüze başımıza aldığımız giysilerin birçoğuna gerek yok. Çok fazla et tüketiyoruz.  Ayrıca bu sadece Türkiye özelinde de bir durum değil. Dünyanın tamamında kısıtlı kaynaklar söz konusu ve biz bu kaynakları har vurup harman savuruyoruz. Bu kaynaklar iyice kısıtlanınca fiyatlar daha da artacak ve o zaman durum çok daha kötü olacak. Bazı ülkelerde yeni yayılan bir akım var Etsiz Pazartesi denilen. En azından Pazartesi günleri et yenmiyor. Bunu burada Boğaziçi’nde de tüm menülerde uygulayabiliriz,  çok zor bir şey değil.

 ‘’İstanbul’da sıcaklık 50 dereceleri görecek, Taksim ada olacak’’ gibi başlıkları görünce dehşete kapılıyoruz.  Böyle başlıklar sarsıcı ama bir taraftan da insanlarda ters tepki yaratıp, gerçeği görmekten kaçınmalarına yol açıyor olabilir mi?

Biz de bu nedenle işi tüm boyutlarıyla ortaya koymaya çalışıyoruz. Önümüzdeki 10-15 sene içinde deniz seviyesi bir karış yükselecek dediğimizde hiçbir etkisi olmuyor. Ama son buzul eridiğinde Taksim ada olacak dediğimizde ise ‘’Olur mu canım sen de abartıyorsun’’ oluyor. İki tarafı da algılamıyor insanlar. Bir taraf çok basit göründüğü için diğeri de korkunç olduğu için algılamamayı seçiyor. Aynı deprem gibi; 7,3 büyüklüğünde bir deprem İstanbul’da yaşadığımız 5,8 büyüklüğündeki depremden 32 kat daha kuvvetli olacak. İklim değişikliği de öyle. Şu an ne yaşıyorsak, ileride bunun çok daha korkuncunu yaşayacağız, tabii eğer bu konuda bir adım atmazsak.

Greta Thunberg gibi gençlerin öne çıkmasıyla iklim krizi dünya çapında daha bilinir hale geldi, ancak Greta gibi gençlere “proje” mantığıyla bakan bir kesim de var. Sizce bu bakışın kaynağı nedir, asıl problemi tartışmaktan kaçmak için mi böyle bir tartışma çıkarılıyor?

Greta için, eski ABD Başkan Yardımcısı ve Başkan adayı Al Gore’un bir projesiydi zaten deniliyor. Öyle olsa ne olur? Söylediklerinde yanlış bir şey mi var? Al Gore dediğimiz kişi kapitalist sistemin ana bekçilerinden biri. Al Gore’un bu sorunun çözümü hakkında ortaya koyabileceği önerilere saygı duymak zorunda değilim. Bu ayrı bir konu. Ama problemi ortaya koymasına saygı duymak zorundayım çünkü bilimden bahsediyor.

Ne yapılması gerekiyor? Bu yaptıklarımızı yapmamamız gerekiyor. Bunu nasıl gerçekleştireceğimiz ise politikanın işi. Greta da bize diyor ki ‘’Ben 16 yaşında okulunda olması gereken bir çocuğum. Bu soruna ben değil politikacılar çözüm bulmak zorunda’’. Ben burada negatif bir şey görmüyorum. Bazılarımıza itici geliyor olabilir fakat söylediği şeylerde bir yanlışlık yoksa mesaja bakmak zorundayız, mesajcıya değil.

Bu size daha önce de sorulmuştur muhakkak, ama altını çizmek adına tekrar soralım; İklim değişikliği ve deprem arasında bir ilişki var mı? Deprem bölgeleri iklim değişikliklerine göre değişir mi?

Hayır, ama 300 yıl sonra evet, bu olabilir. Grönland’ın üstünde epeyce kalın bir buz tabakası var. O tabaka eridiğinde Grönland bir kara parçası olarak hafifçe yukarı kalkacak. Grönland’ın hafifçe yukarı kalkması demek geri kalan bütün plakaların üstündeki basıncın değişmesi demek. Dolayısıyla o plakalar daha kolay hareket edebileceği için depremleri tetikleyebilecek. Bir kıta şimdi bir karış kayıyorsa, ileride bir karış iki parmak kayacak ama bu şimdi uykumuzu kaçıracak kadar vahim değil zira çok çok ileri bir gelecekten bahsediyoruz.

Türkiye iklim krizine bağlı göçlerden en fazla etkilenecek ülkelerin başında gelecek

İklime bağlı göçlerin yaşandığı bir coğrafyadayız,  orta ve uzun vadede Türkiye nasıl etkilenecek?

Türkiye kısa, orta, uzun her vadede etkilenecek. İklim değişikliğinden etkilenecek olan Kuzey Afrika, Ortadoğu, Arap Yarımadası var. İnsanlar bu bölgelerden kaçmaya çalışıyor. Avrupa Birliği bunu çok erkenden gördü ve Akdeniz’de bunu donanmalarını koyarak durdurdu. AB sınırını Türkiye’nin güney sınırında çizdi yani Türkiye tampon bir bölge oldu. Onun için bize maddi yardım yapıyorlar. Biz şu anda ağırlıklı Suriyeli göçmenlerle yaşıyoruz ama Mısır’dan, Etiyopya’dan, Sudan’dan gelecek göçmenler de olacak. Bizim şu an bunun için bir politikamız, planımız yok.

İklim politikasının uyum ve azaltım politikası olmak üzere iki ayağı var. Avrupa’nın uyum diye bir problemi yok, AB ülkeleri iklim krizinden ağır şekilde etkilenecek ülkeler değil. Bu nedenle azaltım tabanlı politikalara ağırlık veriyorlar. Greenpeace, WWF gibi kurumlar bu mantıkta çalışıyor. Türkiye’deki bu kurumların yerel organizasyonları da bu bağlamda benzer mantıkta faaliyet gösteriyor. Türkiye’nin iklim politikası bugüne dek AB diktesiyle azaltım yönünde oldu ama bizim esas problemimiz uyum. Uyumun içinde mülteciler ve farklı başka faktörler de olduğu için bu çok daha aciliyet taşıyan bir alan.

Arap Baharı dediğimiz şey Tunus’ta gıda fiyatlarının artışından da kaynaklandı, ki bu da iklim değişikliğine bağlı bir şey. Bu açından bizim acil olarak bir iklim politikası yaratmamız gerekiyor. Bu iklim politikası içerisinde az miktarda azaltım da olacak, epey miktarda uyum da olacak. Göçü nasıl engelleriz, salgın hastalıklara karşı kendimizi nasıl koruruz gibi konuları bir pota içerisine koyup konuların uzmanlarıyla birlikte oturup bir politika geliştirilmesi çok faydalı olur.

Son olarak, kitabınızı kimler okusun istersiniz?

Herkesin okuması için yazdım. Her aşamasında anlaşılabilir olması için çalıştım. Herkesin rahatça okuyabileceği bir kitap ama elbette bu bir roman değil. Bu kitap, merak ettiklerinizi bulabileceğiniz, ansiklopedi gibi de okunabilecek bir kitap.