İstanbul'un Bizans döneminde salgınlarla imtihanı

Dünya tarihinde hemen hemen her dönem bir salgın hastalıkla mücadele edildi ve bu salgınlar milyonlarca insanın hayatını kaybetmesiyle sonuçlanarak pek çok siyasi, ekonomik ve toplumsal etkilere yol açtı. Covid-19 ile bir kez daha gündeme gelen geçmişteki salgın hastalıklar; salgın süreçlerinin nasıl yönetildiğine, hastalıkların nasıl deneyimlendiğine ve sonuçlarının ne olduğuna bakmak açısından önem teşkil ediyor. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevra Necipoğlu, BoğaziçiBuzz çekimleri sırasında Bizans dönemindeki salgınlara dair bilgiler vererek salgınların yüzyıllar öncesinde nasıl deneyimlendiğine dair tarihi kaynaklardan ilginç detayları bizlerle paylaştı.
Kenan Özcan

Bizans İmparatorluğu’nun 11 yüzyıllık tarihi boyunca pandemi ölçeğinde iki büyük salgın yaşadığını ve bu salgınlardan ilkinin bazı tarihçilere göre çağ kapayıp açtığını ifade eden Prof. Dr. Nevra Necipoğlu, bu salgınların her ikisinin de veba salgını olduğunun kesinleşmiş olduğunu belirtiyor. Vebanın, farelerden insanlara fare pireleri yoluyla bulaşan bir enfeksiyon hastalığı olduğunu ve vebaya yersinia pestis adı verilen bakterinin sebep olduğunu kaydeden Necipoğlu; Bizans tarihinde ilk pandeminin Jüstinyen vebası olarak bilinen ve 6. yüzyılda başlayıp 8. yüzyıl ortalarına kadar belli aralıklarla tekrar edip kitlesel ölümlere yol açmış bir pandemi olduğunu dile getiriyor. Necipoğlu şu cümlelerle konuşmasına devam ediyor: 

“Nereden kaynaklandığı bilinmese de Bizans tarihindeki ilk büyük pandeminin 541 yılında Mısır’ın Pelusium limanında görüldüğünü ve 542 yılının ilkbaharında büyük ihtimalle İskenderiye’den tahıl taşıyan gemilerle İstanbul”a ulaştığını kaynaklardan öğreniyoruz. Salgına tanık olan Prokopius’a göre bu hastalık 4 ay boyunca Bizans başkentini kasıp kavuruyor. Prokopius; bu salgının kadın, erkek, genç, yaşlı ayrımı yapmadığını hatta imparatorun kendisinin bile hastalığa yakalandığını ve günde 10.000-15.000 kişinin öldüğünü yazmış. Tabii bu rakamlar abartılı fakat verdiği detaylardan başkentte salgına karşı neler yapıldığını öğreniyoruz. Örneğin; imparator, ölülerin gömülmesi için görevliler tayin etmiş ve cesetler toplu mezarlara gömülmüş. Hatta Haliç’in karşı kıyısındaki Galata surlarının kulelerine de cesetlerin yığılmak zorunda kalındığını, bu nedenle özellikle rüzgârlı günlerde kente feci koku yayıldığını okuyoruz. Bu da ölüm oranlarının yüksek olduğunu gösteriyor. En iyimser tahminlere göre kent nüfusunun %20’sinin öldüğü düşünülüyor. Prokopius’un önemli gözlemlerinden biri de hastalığın insandan insana bulaşmaması. Bu da hastalığın gerçekten veba olduğun kanıtlıyor. Çünkü veba, günümüzdeki Covid-19 salgını gibi virüs kökenli bir hastalık değildi. Kaynaklarda geçen belirtiler, bakteri kökenli hastalıklara mahsustu.”

“Salgını bizzat deneyimleyen tarihçiler önemli detaylar paylaşıyorlar”

Jüstinyen vebasının sonraki aşamalarının 541 yılından 750 yılına kadar toplamda 18 dalga halinde Akdeniz dünyasını ciddi şekilde etkilediğini ve pek çok demografik, toplumsal, ekonomik ve siyasi değişimlere yol açtığını dile getiren Prof. Dr. Nevra Necipoğlu, günümüzde pek çok tarihçinin Geç Antik Çağ’ın sonu ve Orta Çağ’ın başlangıcını bu pandemiyle ilişkilendirdiğini ekliyor.  

Bizans dünyasını etkileyen ikinci önemli salgının ise 14. yüzyılda Kara Ölüm olarak bilinen veba salgını olduğuna değinen Nevra Necipoğlu, Kara Ölüm’ün tarihte en çok çalışılan salgın hastalıklardan olduğunu ancak bu salgının Bizans dünyasındaki tecrübesinin nispeten az araştırıldığını vurguluyor. Necipoğlu sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bu salgının da nereden kaynaklandığı tartışma konusudur. Çin veya Orta Asya olduğunu düşünenler var. Ancak hastalığın, Kırım’daki Ceneviz kolonisi olan Kefe’den 1347 yılının ilkbaharında gemilerle Konstantinopolis’e taşındığını biliyoruz. Bununla ilgili Orta Çağ mitlerinden biri de şu: O sıralarda Kefe, Altınordu Devleti tarafından muhasara ediliyor. Bu kuşatma sırasında Altınordu askerleri vebaya yakalanmışlar ve kendi orduları içinde ölenlerin cesetlerini surlardan Kefe’ye atarak şehri teslim olmaya zorluyorlar. Bu anlatıyı belki de tarihteki ilk biyolojik silah kullanımlarından biri olarak düşünebiliriz.  

İki Bizanslı tarihçi sayesinde Konstantinopolis’in bu salgını nasıl deneyimlediği hakkında bilgilerimiz var. Bunlardan biri küçük oğlunu da vebadan kaybetmiş Yannis Kantakuzenos -ki biz kendisini Osmanlı hükümdarı Orhan Bey’e kızını gelin veren imparator olarak tanıyoruz- kendi döneminin tarihini yazıyor. Böylece Kara Ölüm günlerindeki tanıklıklarını paylaşıyor. Kantakuzenos’a göre hastalık yüksek ateşle başlıyor. O dönemde bu şekilde ifade edilmese de hastalığın, lenf bezlerinin enfeksiyonuna sebep olduğunu anlıyoruz. Birkaç gün sonra hastalığa yakalananların koltuk altlarında, boyun civarında ve kasıklarında şişkinlikler başlayıp bubo yaraları açılıyor. Bu sebeple bu veba türüne bubonik veba deniliyor. Kantakuzenos, kimi kişilerin ise kan kustuğunu yazmış. Bu da bize vebanın ikinci bir varyantı olan pnömonik vebanın eş zamanlı olarak etkin olduğunu gösteriyor. Veba insandan insana geçmeyen bir hastalık olsa da ciğerlerin enfekte olmasıyla farklı varyantlarının öksürük ve nefes yoluyla insan insana bulaşabildiğini yine onun yazdıklarından okuyabiliyoruz.”

“İyileşme sürecinde dine dönme, hayırseverlik ve yardımlaşmak tarihi kaynaklarda vurgulanmış”

Bu dönemdeki salgınlara dair tıbbi kaynakların olmadığı Bizans’ta veba salgını anlatılarını içeren tarihi kaynakların model olarak Thukydides’i aldığına çünkü Thukydides’in 5. yüzyılda Atina’da patlak veren bir salgını anlattığına işaret eden Nevra Necipoğlu, Bizans’taki tarihçilerin bazı kalıpları ve cümleleri Thukydides’den alsalar da kendi gözlemlerine dayanan detaylar eklediklerinin altını çiziyor. 1347’de Konstantinopolis’e gelmiş Kara Veba’nın zamanla ticaret yolları sebebiyle Akdeniz limanlarının tümüne uğrayarak Avrupa’ya gittiğini ve Avrupa nüfusunun yarısının ölümüne sebep olduğunu ekleyen Necipoğlu, son olarak şu ifadeleri kullanıyor: “Kara Ölüm, başkentte ilk görüldüğü 1347 tarihinden şehrin Osmanlıların eline geçtiği 1453 tarihine kadar 9 büyük dalgayla tekrarlıyor. Zamanla imparatorluğun başka yörelerine yayılan bu salgın, aynı zamanda önemli savaşlar ve ayaklanmalarla eş zamanlı olarak gelişiyor. Bu veba salgının çok uzun sürdüğünü biliyoruz. Osmanlı döneminde ise 18. yüzyıla kadar aralıklarla devam ediyor. Salgının 15. yüzyılın ilk yarısında tekrar Konstantinopolis’i vurduğu bir dönemde Yıldırım Beyazıt’ın o sırada şehirde rehin olarak tutulan ve kendi isteğiyle Hıristiyan olan oğlu Yusuf’un da kara vebadan öldüğünü ve Hıristiyan olarak öldüğü için Studios Manastırı’na gömüldüğünü kaynaklardan öğreniyoruz.

Salgınların Bizans dünyasında nasıl anlamlandırıldığına bakacak olursak tabii o dönemde tıbbi olarak düşünülmediğini görüyoruz. İnsanlar bu salgınları, günahları nedeniyle Tanrı'nın insanlığa gönderdiği felaketler olarak yorumlamışlar. Dolayısıyla gösterilen tepkiler de örneğin; dine dönmek, hayırseverlik yapmak, birbirlerine yardım etmek şeklinde iyileşmeye dönük adımlarla tezahür ediyor. Kaynaklarda bu iyileşme sürecine özellikle vurgular mevcut.”

 

Prof. Dr. Nevra Necipoğlu kimdir?

Robert Lisesi’nden mezun olan Nevra Necipoğlu, lisans derecesini Amerika’da Wellesley College’da tarih ve iktisat bölümlerinde tamamladıktan sonra, yüksek lisans ve doktorasını Harvard Üniversitesi’nde Bizans tarihi üzerine yapmıştır. 1990’da Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nde yardımcı doçent olarak ders vermeye başlamış, 1994’te doçentliğe, 2002’de profesörlüğe yükseltilmiştir. 2001’den beri Bizans İncelemeleri Türkiye Milli Komitesi’nin kurucu üyesi ve genel sekreteri olan Nevra Necipoğlu, 2011‑2014 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü başkanlığını yürütmüştür. 2015 yılı itibariyle Boğaziçi Üniversitesi Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin kurucu müdürü olarak görev yapmaktadır. Geç Bizans sosyal ve ekonomik tarihi, Bizans-Selçuklu ve Bizans-Osmanlı ilişkileri, 13.‑15. yüzyıl Konstantinopolis kent tarihi ve sosyal topografyası üzerine çok sayıda makalesi ile editörlüğünü veya ortak editörlüğünü yaptığı kitapların yanı sıra, Cambridge Üniversitesi Yayınevi tarafından 2009’da basılmış olan “Byzantium between the Ottomans and the Latins: Politics and Society in the Late Empire” başlıklı bir kitabı bulunmaktadır. Prof. Dr. Nevra Necipoğlu Phi Beta Kappa, Wellesley College, Harvard Üniversitesi, Dumbarton Oaks, Oxford Üniversitesi, Paris 1/Sorbonne Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi Vakfı gibi kurumlar tarafından çeşitli burs ve ödüllere layık görülmüştür.