KAGİDER ödüllü Boğaziçili kadın girişimci Samsun’da yerli telefon fabrikası kurdu

Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü mezunu Sezen Sungur Saral, Kadın Girişimcileri Derneği (KAGİDER) Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Ödülü’nü 2018 yılında almaya hak kazandı. Samsun’da Reeder markasıyla kurduğu yerli telefon fabrikasıyla önemli bir çıkış yaparak ödüle uzanan Saral’ın girişimcilik hikayesinin ilk çıkış amacı Türkiye’de e-kitap devrimini gerçekleştirmekti. Saral bu amaçla Reeder markasıyla ilk e-kitap okuyucuyu piyasaya çıkardı. Global bir teknoloji markasına dönüşme hayalini kurmaya başladığında ise Samsun’da bir fabrika kurdu ve burada yerli telefon ve tablet üretmeye başladı. “İş hayatında kadınlar birbirlerine destek olmaz denilir, ama aslında yaşananlar tam tersi,” diyen Saral’dan soluk soluğa başladığı girişimcilik yolculuğunu, Türkiye’deki girişimcilik ekosistemini ve kadın girişimci olmanın ifade ettiklerini dinledik.

Uzun süre fuarcılık sektöründe çalışmışsınız, girişimcilik hikâyeniz nasıl başladı?

2005’de Uluslararası Ticaret bölümünden mezun oldum ve CNR Holding'te çalışmaya başladım. Öğrenciyken uluslararası firmalara önce staj için sonra da iş için başvurmuştum.

Babam 1980'li yıllarda kendi işini yapmıştı ve beni şöyle büyütmüştü: “Sen çok iyi okullarda okuyup çok iyi firmalarda çalışacaksın, yüksek transfer ücretleriyle bir firmadan bir firmaya geçeceksin. Bizim yaptığımız gibi her şeyi öğrenmene gerek yok, çünkü sen büyüdüğünde Türkiye gelişmiş bir ülke olacak.” Ben de zorunlu stajlarımı Arkas ve Norm Civata’da yaptım. Her ikisi de kurucularının belirli hikayeleri olan şirketler; ancak bu yıllar 2000-2005 arasına denk geliyordu ve Türkiye'de aslında bir girişimcilik ekosistemi yoktu. Bizim için şimdiki gibi bir start-up'ta çalışmak pek havalı bir şey değildi. Bu nedenle karar verirken biraz arada kalmıştım ama mezuniyetten sonra ailemin de yönlendirmesiyle yine bir kadın girişimcinin şirketi olan CNR'a girdim.

CNR’daki tecrübemde hem ticareti tüm çıplaklığıyla görebilme hem de sağlam ilişkiler kurabilme şansım oldu, tek yurt dışı satış temsilcisi olarak başlayıp yurt dışı satış bölümünde çalıştım ve ayrılırken 18 kişilik bir satış ekibim vardı. Bir anlamda yoktan bir şeyi var etmiştim. Farklı sektörleri de görme imkânım oldu, kozmetik, gıda, makine gibi farklı alanlarda fuarlar düzenledim.

“ABD’deki emlak krizinden sonra profesyonelliğin karizması sarsıldı”

Aslında CNR’daki işinizi çok yüksekte bırakmışsınız, ayrılma kararını nasıl verdiniz?

Ben çalıştığım dönemde Amerika’da emlak krizi patladı ve bence o krizden sonra da profesyonelliğin karizması sarsıldı. Profesyonel şirketlerde çalışarak gelmeyi hayal ettiğimiz nokta nedir? Örneğin, Amerika’da büyük bankaların CEO’ları olabilmektir; ama onların teker teker battığını ve CEO’larının Amerikan Senatosu tarafından canlı yayında azarlandığı bir dönemi yaşadık. Bence burada bir paradigma değişti ve aslında ben bu akımı yakalayabilen son nesildenim.

Bizden önceki nesil tamamen kurumsal hayatın içindeydi, bizden sonra gelenler ise o hayata tamamen karşılar; hatta “modern köle” gibi isimler takıyorlar. Benim dönemimde durum böyle değildi, çünkü StartersHub, Kolektif House, Workinton gibi girişimler de yoktu. Bunun gibi ortamların çıkması ya da örneğin Nevzat Aydın’ın bir rol model olması benim girişimcilik hikayemi etkiledi. Bu rüzgâr beni “Aslında ben de böyle bir şey yapabilirim” diye cesaretlendirdi. Tam o sırada Amazon “Kindle” ürününü çıkardı, biz de almak istedik fakat Amazon Türkiye’ye göndermiyordu. Biz de Alibaba’dan bir tane e-kitap okuyucu aldık ve çok sevdik, neredeyse onsuz yaşayamaz hale geldik. Sonra bu alet bozuldu ve bugün yaptığımız işin en ilkel halini tek bir üründe o zaman yaptık, aleti tamir ettik, sonra da yeni bir tane sipariş ettik.

Peki, nasıl tamir ettiniz?

Saatçilere gittik, onların küçük tornavidalarıyla açtık, birkaç arkadaşa gittik derken bir şekilde tamir ettik. Sonra da satmak için internete koyduk ve inanılmaz bir talep oldu. Bu da bizi kitap okunmayan bir ülkede e-kitap'ın kitap okuma alışkanlıklarını değiştireceğine inandırdı.

Çok da riskli bir inanç aslında…

Çok riskli ve herkes de zaten o dönem bize "Deli misiniz? Tutmaz bu!" demişti, aslında olay sadece kitap değil, bu cihazlarla kocaman bir ansiklopediyi cebimizde taşıyor gibiyiz. O zamanlar cep telefonu ya da tablet yoktu; ama e-kitap bir başlangıçtı. Biz bir marka yaratıyoruz ama aslında bilgiye ulaşmaları için insanların eline ulaşılabilir fiyatlara sahip bir araç veriyoruz. Daha firmamızı kurmadan, Kasım 2009’dan Şubat 2010’a kadar internet üzerinden e-kitap okuyucu satmaya başladık. Şubat 2010’da Reeder’ı kurduk.

“Reeder’ın misyonu yeni teknolojileri ulaşılabilir fiyatlarda sunmak”

Sonra satış ağınızı nasıl oluşturdunuz?

Sonra ben tek tek satış kanallarına, örneğin Idefix’e, Teknosa’ya gittim. Bizim kafamızda şu vardı: “E-kitap okuyucu Türkiye’de yok, bu cihaz Türkiye’de bir ilk ve bununla ilgili tüm yerler bu cihazı satıyor olmalı.” O dönemde kendi işinin sahibi olmakla ilgili çok fazla bilgim de olmadığı için gidip sadece şöyle diyordum: “Burası Türkiye’nin en çok tercih edilen elektronik satış mağazası, bu bir e-kitap okuyucu ve Türkiye’de başka yok, o zaman bunu satmamız lazım!”.

Bir yandan Amerika’dan da “Amerika’da e-kitap devrimi” diye haberler geliyor ve düşününce burada kitapların taşınmasına yönelik coğrafi engeller daha fazla, bu yüzden e-kitap okuyucunun muhteşem bir çözüm olduğu hayaliyle yola koyuldum ve bu hayalin peşinden gittim. Daha sonra olay sadece kitap olmaktan çıktı ve e-kitap okuyucular tabletlere evirildi.

Reeder bu dönüşüme nasıl ayak uydurdu?

Reeder’ın bu noktada şöyle bir misyonu ortaya çıktı: Global markalar yeni teknolojileri ya pahalıya satarlar ya da Türkiye gibi ülkelere çok geç getirirler. Bizim savaşımız da bununla oldu. Örneğin, iki global markanın o dönem biri 1000 diğeri 1500 TL olan birer tane Wi-Fi tableti vardı. Biz bu tabletlerin sim kart takılan haline hem de 650 TL’ye insanlara ulaştırabiliriz dedik ve potansiyel alıcılarla konuştuk. O zaman bana dedikleri şuydu: “Çok güzel düşünmüşsünüz ama tablet lüks ve pahalı bir ürün, sadece elit kesim alıyor.” Ben de diyordum ki “Hayır öyle değil, bu herkesin sahip olduğu bir cihaza dönüşecek.” Türkiye’de olmanın güzelliği de zaten bu, o kadar çok boşluk ve fırsat var ki…

Yeni teknolojileri çok da kolay benimsiyoruz aslında…

Kesinlikle! Tablet konusunda bize inanan ilk kişi o dönem bir markanın satın alma sorumlusu olan bir tanıdığımızdı.  36 adet tablet getirmiştik ve iki ay boyunca satamamıştık. Çok üzülmüştüm ve artık bu hikâye bitti diye düşünmeye başlamıştım. O zaman hiç unutmam bu kişi bizi arayıp tabletleri alacaklarını söylemişti ve şu anda kendisi şirketimizde çalışıyor. Tablet üretmeye böylece başladık. Bizim için dönüm noktası ise Intel ile el sıkışmamız oldu, o dönemde Intel mobil teknoloji ürünlerine CPU sağlamak üzere Türkiye’de yeni bir organizasyon kurmuştu ve biz de onlarla anlaşarak tüm cihazlarımızda Intel işlemci kullanmaya başladık. Intel ile iş birliğimizde şunu anladım: Yaptığınız işte global firmalarla kol kola girmek, rakip diye düşünmeden doğru partnerleri bulmak ve sağlam ilişkiler kurmak çok önemli. Bu iş birliği sayesinde 2014’te Avrupa, Orta Doğu ve Afrika bölgesinde uluslararası markaları geçerek en çok Intel işlemcili tablet satan marka olduk.

Çin’den stratejik yatırım desteği aldı

Akıllı telefon üretmeye ne zaman başladınız?

İlk akıllı telefonlarımızı 2015 yılında çıkarmaya başladık. O dönem telefonlarda ilk defa mikro USB 2.0 yerine Type-C kullanılmaya başlanmıştı ve Türkiye’ye Type-C’li ilk telefonu biz getirdik. Yüksek performans gösteren ve oyun oynayanlara yönelik olan 6 GB ram’e sahip ilk telefonu da biz yaptık, hala da piyasada iki tane var ve bizimki diğerinin yarı fiyatında! Amacımız zaten teknik özellikler açısında yüksek, fiyat bakımından erişilebilir ürünler yapmak. Bu arada 2016’da Global Girişimcilik Derneği Endeavor Türkiye tarafından seçildik ve aynı yıl ben Ernst&Young’un Türkiye Girişimci Kadın Liderler programına dahil oldum. Buralardan kazandığımız geri dönüşler bizi çok besledi ve strateji belirleme konusunda bize çok şey kattı. Buradan edindiğim iletişim ağı sayesinde de Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (European Bank for Reconstruction and Development/EBRD) ile tanıştım. Onlar bizi KOBİ destek programına aldı ve bu program çerçevesinde Çinli tedarikçilerimizden stratejik yatırım aldık.

Stratejik yatırım finansal yatırımdan farklı bir şey mi?

Evet farklı, stratejik yatırım işine yarayacak bir partnerle çalışmak anlamına geliyor. Yine belirli bir hisse veriliyor ama karşılığında alınan sermaye tamamen işe kullanılan bir sermaye; aynı zaman partnerin “network” (iletişim ağı) ve “know-how” (teknik uzmanlık) kapasitelerinden faydalanma şansı elde ediliyor. Örneğin biz Çinli partnerimize hisse sattık ve karşılığında 25 Çinli gelip fabrikayı kurduğumuz Samsun’da yaşadı ve oradaki teknisyen ve mühendislere telefon, tablet yapmayı öğretti.

Fabrikayı Samsun’da kurmanızın nedeni neydi?

Samsun'da olmasının sebebi daha çok EBRD'nin yönlendirmesiyle oldu çünkü Samsun’da Avrupa Birliği'nin lojistik köyü projesi var.  Samsun’da organize sanayi bölgeler, teknoparklar ve üniversite var ama hepsi bakir duruyor. Biz de bizi kucaklayacak bir kent istiyorduk ve öyle de oldu. Bu sürecin sonunda da Ağustos 2018’de fabrikayı açtık. Şu anda fabrikamız 600 bin adet üretim kapasitesine sahip ve akıllı telefon, tablet bilgisayar ve akıllı saat, bileklik gibi giyilebilir teknolojiler üretiyoruz. Aynı zamanda Turkcell, Teknosa gibi firmalarla iş birliği de yapıyoruz; örneğin Turkcell’in T tabletini ve Teknosa’nın Preo telefonunu biz üretiyoruz. 5 ilde şubemiz var, aynı zamanda Teknosa, Vatan, MediaMarkt, Turkcell, Türk Telekom, Vodefone üzerinden ve Amazon dahil tüm online kanallar üzerinden ürünlerimize ulaşılabiliyor.

“2019 hedefimiz en az beş ülkede Reeder ürünlerini satmak”

Yurt dışı piyasası var mı?

Henüz ilk ürettiğimiz ürün tuşlu telefon ve bugüne kadar ithal edilen bir ürünü Türkiye pazarında yaygınlaştırmadan yurt dışına açmak çok mantıklı değil; zaten firmanın kuruluş amacı Türkiye’de bir boşluğu kapatmak. Ürettiğimiz tuşlu telefon şarjı 10 gün giden ve Afrika’da insanların 5 gün boyunca elektriğe ulaşamadığı yerlerde kullanılabilecek kapasitede, hatta DEİK’e üye olup onlarla birlikte ihracat çalışmalarına başlamayı planlıyoruz. 2019 yılının sonuna kadar hedeflerim arasında da en az 5 ülkede Reeder ürünlerini satıyor olmak var. Hedeflerimiz arasında ihracatın yanı sıra ürünlerimizi yazılım açısından geliştirmek de var, çünkü biz şuna inanıyoruz ki bu cihazların yakın zamanda aslında hiçbir değeri olmayacak, içindeki şey daha önemli olacak, bu nedenle de yazılıma daha çok odaklanıyoruz.

Peki, tüketici bir arızayla karşılaştığında nasıl bir çözüm öneriyorsunuz?

Müşterilerin ürünü aldıkları yerlerin hepsi servis noktası gibi çalışıyor, ürünlerini oradan servise verebiliyorlar. Orada çözülemiyorsa Samsun’daki büyük teknik servisimize karşı ödemeli olarak ürün ulaştırılabiliyor ve cihazın onarımının her aşamasında SMS ile bilgilendiriliyorsunuz. 10 iş gününü bulmadan ürününüz size geri geliyor. Web sistemimizin destek kısmı, çağrı merkezimiz, sosyal medya kanallarıyla teknik servise ulaşabiliyorsunuz. Müşteri memnuniyeti konusunda iddialıyız, rakip markalarda arıza konusunda ancak 2 haftaya sonraya alınabilen randevularla çalışılıyor; ancak şu anda bizim müşteri memnuniyet oranımız %80’lerin üzerinde ki giderek de artıyor.

Şu anda şirkette fabrikayla beraber 120 kişi çalışıyor. Rakiplerimizle yarışacak bir reklam bütçemiz yok ancak ben iddia ediyorum ki onların ürünüyle Reeder ürünü yan yana konulup anlatılınca bizim ürünümüz tercih ediliyor. Örneğin tablet bilgisayarda pazar lideri olduk ki daha önce hiçbir lokal marka bunu başaramadı. Şu ana kadar Ar-Ge’ye pazarlamadan daha çok bütçe ayırdık, ancak finansal yatırımlarla pazarlamada da ilerleyeceğimize inanıyorum; çünkü Reeder ürünü aynı fiyattaki üründen iki kat daha iyi.

“Kadınlar dayatılan rollere kulak asmazsa çok şey başarabilir”

Aslında isminizi daha çok KAGİDER ödülü sonrası duyduk. Türkiye’de kadın girişimci olmak üzerine neler söylemek istersiniz?

Bu konuda aslında temel sorunumuz kadına atılan toplumsal roller, kadınlar olarak her şeyi özenle yapmamız bizi eşitten de ziyade üstün konuma getiriyor. Benim şirketimde 7 departman var ve 4’ünün başında kadın yönetici var. Şirketin %68’lik hisse oranı kadınlarda. Kısacası cesaret ve motivasyonla dayatılan rollere kulak asmazsak yapabileceğimiz çok şey var. Benim hayattaki rol modelim olan KAGİDER Başkanı Sanem Oktar en son birlikte katıldığımız bir programda çok güzel bir şey söyledi: “Bir erkek iş kurar, batırır, döner; annesi ona bileziklerini verir ve tekrar iş kurar. Kadın bir iş kurmak istediğinde ona evinde oturması söylenir.” Ya da erkek işten eve geldiğinde çok yorgundur, dinlenir; ama kadın işten eve gelir, çocukla ilgilenir, yemek yapar, daha bir sürü şeyle ilgilenir; yani aslında gerçek bir eşitlik söz konusu değil. Ben bu nedenle kadınlara cesaret verecek her türlü projede yer almaya çalışıyorum ve inanılmaz insanlarla tanışıyorum. Kadınlar boşlukları görüp oralarda proje üretebiliyorlar, bu nedenle onlara sürekli cesaret vermek ve bir arada olmak gerekiyor. İş hayatında kadınlar birbirlerine destek olmaz, diye bir mit var ama aslında tam tersi. Aramızda büyük bir dayanışma var. Türkiye’de kadınların iş hayatına katılma oranı ne yazık ki hala %29 seviyesinde, yani daha almamız gereken çok yol var.

Söyleşi: Özgür Duygu Durgun, Gizem Seher / Kurumsal İletişim Ofisi