Kimya ve arkeolojinin izinde insanlığı araştırma serüveni

Türkiye’de ilk defa Boğaziçi Üniversitesi’nde arkeometriyi bir ders programı haline getiren Emeritus Prof. Dr. Hadi Özbal hoca ile sohbet...
Kenan Özcan

Yaşamını bilime adayan ve işini en büyük tutkusu haline getiren Emeritus Prof. Dr. Hadi Özbal, Türkiye’de arkeometri denilince ilk akla gelen isim. Ülkemizin farklı kazı alanlarında yıllardır büyük özveri ve emekle çalışan Hadi Özbal’ın elinin değmediği arkeolojik buluntu neredeyse yok gibi. Türkiye’de ilk defa Boğaziçi Üniversitesi’nde arkeometriyi bir ders programı haline getiren Hadi Hoca’nın 1991’de Boğaziçi’nde kurduğu Arkeometri Laboratuvarı, 29 yıldır hem Boğaziçi’ne hem de tüm Türkiye’ye hizmet veriyor. Laboratuvar, çok disiplinli bir yaklaşımla insanlığın kültürel mirasına ait bulguları kimya, biyoloji, jeofizik, matematik gibi farklı disiplinlerin yardımıyla inceleyen ve analiz eden; alanında ülkemizdeki tek merkez olma özelliğini koruyor.

Prof. Dr. Hadi Özbal’ın Boğaziçi Üniversitesi’nde başlayan hikâyesini dinlerken tam 64 yıl önceye uzanıyoruz. 1956 yılında henüz 11 yaşındayken, o tarihteki adıyla Robert Kolej öğrencisi olarak kampüse adımını atan Prof. Dr. Hadi Özbal, Boğaziçi Üniversitesi’ne dair ilk anılarını şöyle anlatıyor:

“Güney Kampüs’e ilk defa 1956 yılında geldiğimde 11 yaşındaydım. O zaman Robert Kolej’di ve henüz Boğaziçi Üniversitesi ortada yoktu. Güney Kampüs’te Anderson Hall’ün en üst katında üç büyük yatakhane vardı 40’ar kişilik. Gözümü o yatakhanede açtım. İki sene hazırlık okuduk. O dönem Robert Kolej’in yüksek kısmı ise bugün 1. Erkek Yurdu dediğimiz Hamlin Hall’du. Bizden büyüklerin yatakhanesi oradaydı.

1963 yılında liseyi bitirdim. Daha sonra Mühendislik Fakültesi binasında, liseyi bitirdikten sonra dört sene kimya lisans eğitimi aldım. 1967’de Robert Kolej yüksekokulunu bitirdiğimde artık bir organik kimyacı olmuştum. Tabii o tarihlerde arkeometri gibi bir bilim dalından haberdar değildim. Lisans diplomamı aldıktan sonra ABD’de dört sene boyunca doktora eğitimi aldım. 1971 yılında Boğaziçi Üniversitesi kuruldu ve aynı yıl ben de hoca olarak buraya geldim.”

Aslında daha önce Robert Kolej Yüksek Okulu’na çalışmak için başvurur ancak ama o sırada açık kadro yoktur. Birkaç sene sonra, 60’lı yılların sonuna yaklaşırken maddi sorunlar nedeniyle okulun bazı yabancı hocaları ülkelerine geri dönmek zorunda kalır. O dönemde Hadi Özbal’a kurumdan hocalık teklifi gelir. Hadi Özbal bu durumu şöyle özetliyor: Uzun vadeli bir teklif sunamıyorlardı. Yine de kabul ettim. Yüksel İnel ile ben, ikimiz o zaman Robert Lisesi’nin kadrosuna atanan son iki kişi olduk.”

Boğaziçi Üniversitesi 1971’de resmi olarak kurulduğu dönemde Hadi Özbal, Mühendislik Fakültesi binasında Kimya Bölümü’nde göreve başlar. O yıllarda araştırma yapmak bugüne kıyasla oldukça zordur. Sınırlı imkânlarla yapılabilmektedir. O dönemin koşullarını şöyle anlatıyor Hadi Hoca:

“En ufak bir kimyasal maddeye ihtiyacınız olsa o maddenin yurtdışından getirilip gümrükten geçmesi 2-3 ayı buluyordu. En basit bir projeyi bitirmeniz ise rahat 4-5 seneyi buluyordu. 70’li yıllarda devletten okula bir miktar para geldi ve biz o parayla iki tane çok önemli cihaz aldık. Ben de böylelikle organik kimya çalışmalarımı devam ettirdim.’’

Marmara Denizi’ndeki cıva atıklarını ilk araştıran bilim insanı

Doğayı çok sever Hadi Hoca, doğada vakit geçirmekten büyük zevk alır. Çevre Kimyası adı altında, o güne dek hiç açılmamış bir ders açmaya karar verir. Bu dersle birlikte çevre odaklı araştırmalar, analizler de ilgi alanına girmeye başlar. Hatta Marmara Denizi’nde civa atığı nedeniyle oluşan ve bir kamu sağlığı meselesine dönüşen çevre sorununu ilk kez gündeme getiren bir araştırma projesine imza atar.  

O dönem çok ses getiren bu projeyi şöyle aktarıyor:

O yıllarda doğadaki ağır metaller üzerine,  özellikle civa üzerine çalışmalar yürüttük. Cıva insanlar için çok zararlı bir madde. Yaptığımız hesaplara göre o tarihlerde İzmit’te üç fabrika klor gazı üretiyordu. Klor gazının üretiminde ise cıva kullanılıyordu. Günde yaklaşık 15 kg cıvanın İzmit Körfezi’ne döküldüğünü tespit ettik. Denize atılan cıvanın en iyi tespit edilme yolu midyeydi. Midye cıvayı biriktirdiği için bu konuyu bir araştırma projesi olarak gündeme aldık ve Marmara denizinde cıva atığı konusunu araştırdık. Cıvanın deniz tabanında metil cıvaya dönüşmesi halk sağlığı açısından çok tehlikeliydi çünkü besin maddesi olarak balıklardan insanlara uzayan bir zincire dahil oluyordu. Geliştirdiğimiz metil cıva analiz yöntemi o şartlar altında bir ilkti. Bu araştırmada atıklar nedeniyle olması gereken miktarın 10-15 katı civanın doğada olduğunu ortaya çıkardık. Araştırmanın sonuçları toplumda da geniş yankı buldu. Yurtdışına balık ihraç etmek isteyen firmaların tümü bizim laboratuvarımızda analizlerini yaptırmak için sıraya girdi.’’ 

Kimyadan arkeolojiye uzanan bir öykü…

Kariyerini organik kimya üzerine inşa eden Hadi Özbal’ın arkeoloji alanına yönelmesi yaşamının belirleyici anlarından biridir. Bu sürecin nasıl geliştiğini kendisinden dinliyoruz:

“1980’lerde çevre çalışmalarıma ilaveten tesadüf eseri Tarih Bölümü’nde part time çalışan hocamız Prof. Dr. Bahadır Alkım, bana yaptıkları arkeolojik kazılarda pek çok metal buluntusuna rastladıklarını ve bunların analizini yaptırmak istediğini söyledi. Baltalar, mızraklar, ok uçları gibi inanılmaz sayıda malzeme çıkıyordu. Bu vesile ile ilk defa arkeolojik buluntuların metal analizlerini yapmaya başladım. Bu çalışma benim arkeolojiye yönelmemde dönüm noktası oldu.”

Daha sonra, Tarih Bölümü’ne gelen Aslıhan Yener ile yolları kesişir. MÖ 2 ve 3.bin yıllarında Mezopotamya ve Anadolu arasındaki ticaret üzerine araştırmalar yapan Prof. Dr. Aslıhan Yener, tarihi yazıtlarda da kaydı olan ve Mezopotamya’daki tüm gümüşlerin Anadolu’dan geldiğini belirten bilgilerdeki bilimsel kanıtların izini sürmek istiyordur. Bu konuda birlikte çalışmayı teklif eder Hadi Hoca’ya. “Aslıhan Hoca, eski yazıtlardaki bilginin bilimsel kanıtını ispatlamak istiyordu. Birlikte Anadolu’nun bütün gümüş cevheri bölgelerini araştırdık, gümüşün kaynağı olan kurşun madenlerini inceledik. Kurşunun özel bir izotop karışımı vardır ve her bölgenin kurşun izotop karışımı farklıdır. Bu farklılıkların izlerini bulmak üzere Anadolu’da tüm bu alanları dolaştık, bu alanların izotop özelliklerini ortaya çıkardık ve haritalandırdık.”  

Hadi Özbal, arkeoloji biliminde çalışmalarını derinleştirmeye devam eder. Boğaziçi Üniversitesi’nde 1980’de Arkeometri dersini vermeye başlar. Çevre Kimyası gibi Arkeometri de bir üniversitede bu konuda verilen ilk derslerden olur. 2010 yılında, 63 yaşında emekliye ayrılana dek bu dersi verir. Emeklilikten sonra üniversitede bir 10 sene daha gönüllü olarak çalışmaya devam eder. Birkaç sene önce geçirdiği önemli bir sağlık sorunu nedeniyle ders vermeyi bırakır ancak uzun yıllar maraton koşması sayesinde sporun hayatına kattığı direnci hiç kaybetmez ve laboratuvar çalışmalarını da hiç aksatmaz.

Binlerce yıllık arkeolojik buluntularda organik kalıntı analizi yapan tek merkez

Bugüne dek Anadolu’dan çıkan sayısız arkeolojik eserin çoğuna Hadi Özbal’ın eli değmiştir. Hatta İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki eserlerin çoğu onun araştırmalarına konu olmuş, pek çok eser üzerinde araştırmalar yapmıştır. Hadi Özbal bugün hala Boğaziçi Üniversitesi’ndeki laboratuvarında öğrenciler yetiştiriyor ve çalışmalarını sürdürüyor. Üstelik bu çalışmalarda en büyük destekçilerinin başında arkeoloji alanında uzmanlaşan kızı, Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Rana Özbal geliyor. Hadi Özbal, kızıyla birlikte çalışmanın verdiği heyecanı şöyle anlatıyor:

“Kızım, arkeolog olmak istediğini söylediğinde dünyalar benim olmuştu. Bursa yakınlarında Barcın Höyük kazısında çalışmaya başladığında ona yardım etmeye karar verdim. Barcın Höyük, Neolitik döneme ait bir yerleşim yeriydi. Yani insanların hayatında ilk kez hayvanların evcilleştirdiği, tarımın yaygınlaştığı günümüzden 7 bin sene öncesine giden bir döneme ait bir yerleşim yeri. Arkeolojik kazıların ne büyük iş yüklerine sahip olduklarını tahmin edemezsiniz. Ben de bu işlere yardımcı oldum. Ancak Barcın Höyük Neolitik döneme tarihlendiğinden analiz için hiç metal buluntuyla karşılaşmadık. O zaman biz de bu kazı alanından çıkan tonlarca çanak çömlek parçalarını incelemeye aldık. Doktora öğrencim olan Ayla da çalışmaya katılarak çömleklerden organik kalıntı çıkarma önerisinde bulundu. Ve bu yolda devam etmeye karar verdik. Böylece yıllar içinde bu analizleri yapan tek merkez Boğaziçi Üniversitesi oldu. Halen Türkiye’de çanak çömleklerdeki organik kalıntı analizi yapan bir araştırma merkezi bulunmuyor.”

“Tarımın ve hayvancılığın Anadolu’da başlayıp Balkanlar ve Trakya üzerinden Avrupa’ya yayıldığı tezinin bilimsel kanıtlarla göstermek adına önemli adımlar atılıyordu. Bu çalışmalar doğrultusunda bizler de çanak ve çömleklerden epey ilginç bilgiler alıyorduk. Proteinler, lipidler ve karbonhidratlar arasından lipidler dışındakiler hızla bozulur. Lipidler 10 bin sene bozulmadan çanak çömleklerin gözeneklerinde kalabiliyor. Halen laboratuvarımızda bu kalıntıları inceliyoruz. Çömleklerden çıkardığımız lipidlerin hangi tür kaynaktan geldiğini anlamaya çalışıyoruz, ne tür gıdalar tüketildiğini anlamaya çalışıyoruz. Lipidlerin içerisindeki karbon izotoplarının yardımıyla bu yağın ne tür hayvanlardan geldiğini inceliyoruz.”

Bu çalışmalar esnasında Anadolu’da süt üretimine dair önemli ipuçları yakalayan Özbal, Anadolu coğrafyasında hangi hayvanların evcilleştirildiğini, bu hayvanların Anadolu’dan Avrupa’ya hangi kanallarla yayıldığını ve toplumların beslenme alışkanlıklarına dair önemli bilgilere ulaşmaya devam ettiklerini belirtiyor: “Kazılarda ele geçen çanak çömlekleri görüyoruz ve arkeologlar uzmanlarla birlikte bunları inceliyor. Bu incelemeler sırasında insanların beslenme için bu malzemeleri nasıl pişirdikleri ve ürettikleri konusunda da araştırmalar yapıyoruz. Örneğin, Barcın Höyük’ten çıkan bazı çömleklerin dört adet kulpu olduğunu fark ettik. Bu kulpların ortasında delik var, bu deliklerden dört ip geçirip çömleği bir yere asıyorlar. Bazı çömlekler iki kulplu bazıları dört kulplu ancak dört kulplu olan çömleklerin içinde daha çok süt yağı çıktığını fark ettik. Bu da dört kulplu çömleklerin bugünkü yayıklar gibi tereyağı yapımı için kullanıldığını kanıtlıyor. Biz şu aşamada Neolitik dönemdeki diğer yerleşimlerde böyle biçimlerde kullanımların olup olmadığına bakıyoruz. Pendik ve Kırklareli’ndeki kazılardan gelen kulplu çömlekleri laboratuvarımızda inceliyoruz.”

“Çalışmalarımı Boğaziçi Üniversitesi’nden başka bir yerde hayata geçiremezdim”

Arkeometrinin arkeologların bilimsel anlamda ufuklarını genişleten bir alan olduğunu belirten Prof. Dr Özbal, bu alanın Türkiye’de nasıl filizlendiğini ve bugüne dek nasıl dallanıp budaklandığını şu şekilde özetliyor: Türkiye’de arkeometri 1970’li yıllarda başladı diyebiliriz. İstanbul Üniversitesi’nden Halet Çambel, Ufuk Esin, Bahadır Alkım ve ODTÜ’den değerli hocalar ile beraber ben de bir araya gelip ODTÜ’de Arkeometri Ünitesi kurdurduk. Daha sonra bu oluşuma başka isimler katkı verdi. Her sene sonunda yapılan kazı sonuçları toplantılarında hakkında tebliğler verilen bir alan olarak arkeometri de yerini aldı. Bunu görmek gurur verici…”

Hadi Özbal hayatını belirleyen bir alan olarak arkeometriyi tercih etmesinin ardındaki en önemli unsuru “merak” olarak ifade ediyor. Bir konuya merak duymanın ve merakın doğru yerlere yönlendirilmesinin çok büyük önem taşıdığını söyleyen Hadi Özbal, Boğaziçi Üniversitesi’nin yaşamındaki müstesna yerine dair şu ifadeleri ekliyor:

“Benim çalışmalarımın hayata geçmesi ancak Boğaziçi Üniversitesi’nde olabilirdi. Burada uyum içindeki akademik ortam, bilimsel merak, ilgili öğrenciler ve hocalar sayesinde tüm bu çalışmaları Boğaziçi’nde yapmak mümkün oldu. Pek çok üniversitede bu mümkün değildir. Burada hiçbir hocanın unvanı kapılarda yazmaz ve bizim kapımız her zaman açıktır. Öğrenci ne zaman isterse gelir. Robert Koleji’nden gelen bu gelenekler bugün de devam ediyor. Böyle ortamlar araştırmacılara yeni projeler yapmak için kolaylık sağlıyor.”

Galeri 3 Fotoğraf