Lise öğrenciliğinden profesörlüğe uzanan bir Boğaziçi hikâyesi

Boğaziçi’ndeki yolculuğu 1965 yılında bir lise öğrencisi olarak kampüse adım atmasıyla başlayan Ali Rıza Kaylan, 2018’de Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nden Emeritus Profesör unvanıyla emekli oldu, ancak kampüse ve fakülteye emek vermeyi sürdürüyor. Boğaziçi’nin son 50 yılına tanıklık etmiş isimlerden biri olan Endüstri Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Rıza Kaylan ile öğrencilikle başlayıp öğretim üyeliğiyle devam eden ve yöneticilik, dekanlık gibi duraklara da uğramış olan Boğaziçi yolculuğunu konuştuk.
Kenan Özcan

1965-1969 yılları arasında o dönemki adıyla Robert Akademi’de lise öğrenimini tamamlayan Ali Rıza Kaylan, 1973’te Boğaziçi Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktora düzeyindeki eğitimini Syracuse Üniversitesi’nde endüstri mühendisliği üzerine tamamlamasının ardından Boğaziçi Üniversitesi’ne geri dönen ve 1979 yılından bu yana Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Kaylan, Boğaziçi’nin son 50 yıllık tarihine öğrenci, akademisyen, yönetici ve dekan gibi farklı sıfatlarla tanık olmuş isimlerden biri. Prof. Dr. Kaylan ile lise öğrencisi olarak başlayıp Emeritus Profesör olarak sürmekte olan Boğaziçi yolculuğu hakkında konuştuk.

Boğaziçi ile yolculuğunuz 1965 yılında lise öğrenimi ile başlamış, lise çağındaki bir gencin gözünden nasıl bir Boğaziçi yaşadınız?

Ben kampüse ilk geldiğimde lisenin adı Robert Akademi'ydi, üniversitenin adı ise Robert Kolej Yüksekokulu'ydu. 4 yıl Robert Akademi'de Anderson Hall’da ve Theodorus Hall’da yatılı olarak okudum, yani kampüsü 24 saat boyunca doya doya yaşama fırsatım oldu. Hatta burayı o kadar sevdim ki, Robert Akademi’den 1969 yılında mezun olduktan sonra, ailem Ankara'ya gelmemi çok istemesine ve yurt dışına gitme olanağım olmasına rağmen üniversiteye burada devam etmeyi tercih ettim. 1969'da o günkü adıyla Robert Kolej Yüksek Okulu Mühendislik Fakültesi'ne girdim ve 1971 yılı geçiş dönemi sonrası Boğaziçi Üniversitesi'nin ikinci dönem mezunlarından biri olarak 1973’te mezun oldum. Binalar arasında 8 yıllık bir yolculuğum oldu, aşağı yukarı her binada ya ders aldım ya da yatakhane olarak kaldım. Örneğin şimdiki İdari Bilimler Binası'nın en üst katında hazırlık okulu vardı ve üniversite hazırlık ve lise hazırlık aynı katta eğitim görürdü. Hazırlığı orada okudum. Hazırlık ve Lisenin ilk 2 yılında Anderson Hall'de, sonra da Theodorus Hall'da yatılı öğrenci olarak kaldım. Üniversitede ise Hamlin Hall'da kaldım ve dersliklerimiz de genelde Mühendislik Binası'ndaydı, Mühendislik Fakültesi’nin o zamanki adı henüz fakülte değildi, Mühendislik Bölümü diye geçiyordu, kendi içinde alt bölümlere ise şube deniyordu ve öğrenci sayısı az olduğu için istediğimiz gibi seçim yapabiliyorduk. Ben Makina Mühendisliği'ni tercih etmiştim. O yıllara geri döndüğümde şunu görüyorum ki bana göre Boğaziçi Üniversitesi'nin altın yıllarını yaşadım, o açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum. Lise hayatımda tam burslu öğrenciydim ve Anadolu'nun her tarafından gelmiş öğrenciler vardı, ben de Isparta'dan gelmiştim. Öğrenciler arasındaki çeşitlilik muazzam bir zenginlik de getiriyordu. Ben tam burslu okumuştum ve öğretmenlerimiz hem kampüs içindeki hem de dışındaki kültürel faaliyetlere katılmamızı çok teşvik ederlerdi. Örneğin 15 günü kapsayan özel bir burs için seçilmiştim ve bu sayede lisenin 2. sınıfında ilk defa Avrupa’ya gitme fırsatım oldu. Operaya ilk defa o zaman gittim. Lise ve üniversite arasında bir ayrım vardı ama aslında aynı ortamı soluyorduk, yurtta sürveyan olan üniversiteli abilerimizle de iyi bir ilişkimiz vardı.

“Boğaziçi’ni Boğaziçi yapan değerlerden biri katılımcı yönetimi”

Kampüsün kültür boyutunun yanında çok katılımcı bir yönetim vardı; hem üniversitede hem lisede öğrenci konseyi vardı. Akademide öğrenci mahkemesi ve onur sistemi gibi sistemler vardı. Bizler sınavda yardım alıp vermeyeceğimizi belirten bir yazıyı imzalar ve öğretmen sınav salonundan ayrılırdı. 

Boğaziçi'ni Boğaziçi yapan nedir?” diye sorulunca manzara deniliyor ki dünyanın en güzel manzarası, çok başarılı öğrenciler ve çok değerli hocalar deniliyor ve hakikaten hepsi doğru; ama sadece bunlar değil. Ben 156 yıllık köklü geçmişin ilk 102 yılını yaşamadım, ama sonraki yılları da hocalık dönemimde çift vardiya, öğrencilik dönemimde de üç vardiya olarak yaşadım ve Boğaziçi’nin genetik kodunu oluşturan değerlerden birinin katılımcı yönetimi olduğunu yaşayarak gördüm. Türkiye’de vakıf üniversiteleri dâhil çok sayıda kurum, üniversite sistemiyle ilgili yenilikleri buradan almıştır, katılımcı yönetim anlayışı da bunlardan biri.

Peki, üniversite yıllarınıza gelirsek üniversite hayatınızı nasıl geçirdiniz?

Üniversite yıllarımda çift ana dal adıyla bir program yoktu ama farklı ve renkli ders dışı faaliyetlerimizle aslında hepimiz farklı bir ana dal yapıyor gibiydik. Hepimizin ders dışı faaliyetlerde yoğun bir katılımı vardı. Ben Akademiden başlayarak Folklor Kulübünün üyesiydim ve Üniversite son sınıfta Folklor Kulübü'nün başkanlığını yaptım ve benim için büyük bir onurdu. Üniversitede büyük bir aile ortamında yaşıyorduk ama kulüp o ailenin içinde daha çekici ve sıcak bir aile ortamıydı. Bir otobüse doluşup, yaz aylarında Avrupa'da beraber festivallere katılırdık. 1973 Şubat tatilinde ilk kez 15 günlük bir Avrupa turnesi de düzenlemiştik.  Çalışma Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı Kulübümüzü görevlendirmişti. İlgili Büyükelçilikler ve Türk dernekleriyle ilişkiler kurularak, Avusturya, Hollanda, Almanya, Belçika ve Fransa  olmak üzere beş ülkede, 15 güne 20’yi aşkın gösteri sığdırdık.  Seyahat çok yorucu olmakla beraber, Ülkemizin tanıtımına katkıda bulunmanın ve kültürel elçiliğini yapmanın verdiği ortak gururu yaşamak, hepimiz için inanılmaz bir deneyimdi.

Siz lisansınızı okurken kurumun dönüşüm sürecine de şahit oldunuz, bir öğrenci olarak bu süreci yaşamak nasıl bir deneyimdi?

Aslında bazı süreçler doğal akışında yaşanıyor yani Boğaziçi Üniversitesi'ne dönüşme süreci başlangıçta çok net değildi, üniversitenin kapatılma ihtimali bile vardı. Katılımcı yönetim anlayışının gereği öğrenciler olarak üniversiteye biz de sahip çıktık. Örneğin özerk ve ulusal bir üniversiteyi savunmak için İstanbul'da bir yürüyüş yaptık. O dönemler gençliğin tepki koyduğu çok hareketli yıllardı zaten. Madem Amerikalılar bırakıyor ulusal üniversite talebimizi Ankara’da da duyuralım, diye düşündük ve orada da bir yürüyüş yaptık. Tandoğan'dan başlayıp Mülkiye'de bitmesi planlanan bir yürüyüştü ve 100 kadar arkadaştık. Pankartlarımız hazır, yürümeye başladık ama yavaş yavaş yanlardan meşin ceketli, daha militan görünümlü, kolej gençliğinden farklı bir profilin aramıza sızdığını fark ettik. Aslında izin vermememiz lazım ama bizim de tecrübemiz yoktu. Onlar gelince yürüyüşün rengi değişti, "Özerk üniversite" sesleri "Kahrolsun emperyalizm" seslerinin yanında cılız kalmaya başladı. Bir baktık ki kolejli gençler birer birer ayrılıyor. Kısacası Ankara yürüyüşümüz o dönemde yaşadığımız ilginç anılardan biri oldu. Dönüşüm doğal bir süreçti ama kervan da yolda düzüldü biraz. Dönüşüm ileriyi çok net görerek gerçekleşmedi ama çok güzel adımlar atıldı. Dönemin rektörü Aptullah Kuran geçiş dönemi için çok olumlu adımların atılmasını sağladı ve güzel bir dönüşüm sağlandı.

Boğaziçi’ni oluşturan değerlerden biri olarak katılımcı yönetim anlayışından bahsettiniz, başka hangi özellikleri ekleyebilirsiniz?

Boğaziçi'nin genetik kodu dediğimizde akla gelmesi gerekenlerden biri de girişimcilik. Girişimcilikte önemli olan doğru zamanda doğru işleri yapmak ve ihtiyaçlara doğru cevaplar verebilmektir. Bu noktada ben de küçük bir deneyim yaşadım. 1972-1973 yılında da yatılı öğrencilerin şöyle bir ihtiyacı vardı: Kantinler belirli bir saatte kapanır ama biz çalışmaya devam ederdik, dolayısıyla da karnımız acıkırdı. Acıkan yatılı öğrenciler, Bebek'e kadar yürürdük, orada seyyar köfteciler vardı. Oradan köfte alırdık. Yolda geçirilen vakit, kış aylarında üşüme derken konforlu olan bir şey değildi. Hizmeti öğrencilerin ayağına getirmek çok daha olumlu bir yaklaşım olurdu. O zamanlar hamburger kültürü de pek gelişmemişti, sadece Taksim Meydanı'nın hemen kenarında Kristal Büfe adıyla küçük bir büfe köfteden bozma bir hamburger yapardı ve hiç unutmam ayranla birlikte 2,5 liraya satardı. Bir kıvılcımla aklımıza şu geldi: “Acaba burada Kristal Büfenin şubesi gibi olabilir miyiz?” Hemen gidip büfeyle görüştük, “Toplu olarak 100 tane alsak tanesini 2 liraya verir misiniz?” diye sorduk, kabul ettiler. “Bunları bir taksiyle anlaşsak paket yapıp bize gönderir misiniz?” dedik, onu da kabul ettiler. Sonra öğrenci arkadaşlarımıza “Bebek'e gitmek yerine bunu getirsek ister misiniz?” diye sorduk. Onlar da kabul ettiler. Aslında yaptığımız sadece 15 dakika sipariş almak ve siparişler geldiğinde de dağıtmaktı. Yanıma da sevdiğim bir arkadaşımı aldım ve beraber bu işi yürüttük. Hatta bizden sonra da bu gelenek bir süre daha devam etmiş. Bu işlerde önemli olan işi yapmaktan ziyade karşı tarafı ikna edebilmek. Bu anlattıkların yatılı yaşantımızdan küçük bir örnek.  Öğrenci arkadaşlarımızın hayata geçirdiği çok sayıda yaratıcı ve özgün fikirler var.

Sanat tarihinden halkbilimine duayenlerden alınan dersler

Kurumun genetik kodundan bahsederken seçmeli olarak aldığımız beşerî bilimler ve sosyal bilimler derslerinden de bahsetmek gerek. Benim unutamadığım derslerden biri Aptullah Kuran’dan aldığım sanat tarihi dersiydi, hocamızın mimarlık konusunda çok değerli yayınları ve çok zengin bir arşivi vardı. Dersi de kütüphanedeki görsel-işitsel bölümünde yapardık, muazzam keyif aldığım derslerden biriydi. İkinci unutamadığım derslerden biri de öğrenci talebiyle açılan halkbilimi dersiydi ve onu da Tahir Alangu’dan almıştık. Bölümden ya da bölüm dışından ders aldığım birkaç hocamı daha saygıyla anmak isterim. Bölüm hocalarımız arasından Aydın Umur ders anlatış tarzıyla unutamadığım efsane hocalardan biriydi. Bunun dışında Akın Tezel’in öğrencisi olmak benim için büyük mutluluktu. Lise döneminde ise, Münir Aysu ve Behçet Kemal Çağlar’dan aldığım edebiyat derslerini de unutamam.

Lisanstan sonra Makine Mühendisliği’nden Endüstri Mühendisliği’ne geçmeye ve yurt dışına gitmeye nasıl karar verdiniz?

Bu süreçte karar vermemde Aptullah Kuran önemli bir rol oynadı. Ben Boğaziçi’nde Makina Mühendisliği’nde yüksek lisansa devam edip bir yandan Alarko’da çalışmayı planlıyordum ki son aşamaya kadar her şey hazırdı. Kulüp başkanlığı da yaptığım için Aptullah Kuran’la görüşme fırsatım olurdu, zaten kapısı da her zaman öğrencilere açıktı. Akademik yıl sonunda Rektörümüzle bir görüşme fırsatım oldu ve planlarımı ona da anlattım, bana “Ali Rıza başka planın yok mu?” diye sordu. İkinci seçeneğimin Amerika’ya gitmek olduğunu söyledim ve o da ikinci seçeneğimi destekleyince ilk planı rafa kaldırdım. Amerika’da Syracuse Üniversitesi’nden kabul almıştım. Akademik olarak parkur değiştirmemi de şöyle açıklayabilirim: Her dönemin moda yaklaşımları vardır. Ben de Boğaziçi ekosisteminin sağladığı kültürel boyutla düşünerek makine mühendisliğinin üzerine endüstri mühendisliğini katmanın beni geliştireceğini düşündüm. Makine mühendisi belirli bir ürünün tasarımını yapar, endüstri mühendisi ise ürüne odaklı tüm süreçleri takip eder. Endüstri Mühendisliği o dönemde Türkiye’de pek bilinmiyordu. Aslında şimdi yapay zekâ nasıl popülerse o dönemlerde de geleceğin mesleği endüstri mühendisliğiydi. Ben makine mühendisliğiyle endüstri mühendisliğini birleştirmenin bana daha zengin bir altyapı oluşturacağını düşündüğüm için bu seçimi yaptım.

“Boğaziçi’ne duyduğum kurumsal bağlılık beni geri getirdi”

Yüksek lisans ve doktoradan sonra geri dönmeye nasıl karar verdiniz?

Aslında doktora tez danışmanım Prof. Carl Harris orada kalmamın daha doğru olacağını düşünüyordu. Diğer taraftan benim Boğaziçi’ne duyduğum kurumsal bağlılık ağır basmaktaydı. Çocukluktan gençliğe geçiş aşamasının neredeyse tamamını Boğaziçi’nde yaşamıştım. O yıllarda Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü de yeni gelişiyordu. Bölüm hocalarının çoğunun Robert Kolej Makina Mühendisliğinden lisans dereceleri vardı.   Bizler de makine mühendisliğinden 3 arkadaş aynı dönemde beraber dönmüştük. İlk geldiğimizde bölümün ofis alanı çok kısıtlıydı. Ofislerimiz Bilgi İşlem Merkezi’nin üst katında bulunuyordu, bir anlamda endüstri mühendisliği makine mühendisliğinin içinden doğan bir bölüm oldu.

Akademisyenlik dışında yaptığınız çok sayıda idari görev de olmuş…

Evet, 12 yıl Bilgi İşlem Merkezi’nin yöneticiliğini yaptım. 3 yıl dekan yardımcılığı, 6 yıl da dekanlık görevinde bulundum. Aslında liderliğin de Boğaziçi’nin genetik kodları arasında olduğunu eklemek gerek. Bilgi İşlem Merkezi’nde yöneticilik yaparken, bilişim teknolojilerine çok yakın yaşama fırsatını edindim.  Yerel bilgisayar ağının kurulması, Earn (European Academic Research Network) ve Internet ortamına geçiş süreçlerini yakından yaşadım.

Dekan yardımcısı olduğum dönemde, Mühendislik Fakültesi olarak ABET akreditasyonuna başvurduk. O dönem Türkiye’de ABET akreditasyonu almış bir kaç bölüm vardı.  Ancak biz fakülte olarak tüm bölümlerimizle ilk seferde en uzun süreyle akreditasyon almayı başardık. Dekan olduğum dönemde ise diğer üniversitelerin Mühendislik Fakültesi dekanlarıyla bir araya gelip MDK Mühendislik Dekanları Konseyi’ni oluşturduk. Ortak sorunların tartışıldığı ve dekanlar arasında bir paylaşım ortamının yaratıldığı bir platformdu. Bu oluşumda da genel sekreterlik görevini yürüttüm. MDK yılda iki kez toplantılarına devam etmektedir. Şu andaki Genel Sekreter de Fakültemizin Dekanıdır. Kurucu üyelerden olarak son toplantılarına ben de katıldım.

Mühendislik Fakültesi Boğaziçi’nin kurumsal kimliğinde nasıl bir yerde duruyor sizce?

Bunu tasarım ve teknoloji odaklılık, öğrenci merkezli yaklaşım ve kurumsal kültür şeklinde üç boyutta özetlemek isterim. Sanki Fakültemizin logosu da bu üç boyuttan oluşmakta. Benim öğrencilik yıllarımda kullandığımız Mühendislik rozetinin üzerinde de ayni logo vardı. 1955’te mezun olan bir öğrencinin son sınıftayken tasarladığı ve Rektörlük Binasının arkasında ve Fakülte Binamızın girişinde yer alan logomuzdan bahsediyorum. Çizim derslerinde kullandığımız ve pistole (French Curve) dediğimiz çizim araçlarına benzemesi, bir ölçüde tasarım ve teknolojiyi simgelemekte. Bir öğrenci silueti şeklinde tasarlanmış olması, Üniversitenin öğrenci odaklı yaklaşımını vurgulamakta. Aynı zamanda kepi ve papyonuyla kolej geçmişini de yansıtan bir siluet. Bence Boğaziçi ruhunu ve Mühendislik Fakültesini çok iyi yansıtıyor.

Mühendislik Fakültesi üniversitenin sanayiyle iş birliği kurmasında da önemli bir rol oynadı. Örneğin yönetici yüksek lisans programları oluşturuldu, 2001’den beri yürütülen bu programları başarıyla tamamlayan mezunlarımız iş dünyasına önemli katkılar sağlamaktalar.

Son olarak şunu sormak istiyoruz: 1979’dan beri öğretim üyeliği yapıyorsunuz ve Boğaziçi’ne gelen farklı kuşakları gördünüz, sizce nesiller arasında bir farklılık var mı?

Değişim süreci doğal olarak yaşanmakta.  Ancak buraya gelen öğrenciler hep iyi olmuştur. Öğretim üyeliği şapkamla şunu söyleyebilirim ki burada dünyanın hiçbir yerinde olmayan güçlü bir öğrenci profili var. Artık öğrencilerin öncelikleri değişebiliyor, örneğin bizim dönemimizde öğrenci faaliyetleri okul içinde, ikinci bir okul gibiydi. Hala bu faaliyetler çok yaygın ama üst sınıflarda azalıyor, bir çok öğrenci ekonomik nedenlerle yarı zamanlı çalışmaya başlıyorlar. Bizim zamanımızda öğrenci faaliyetleri mezun oluncaya kadar süren, hatta mezuniyet sonrası devam eden bir ilişki yumağı şeklindeydi. Öğrenci denildiğinde benim gözlerimin içi güler çünkü ben de ders aldığım hocalarımdan hep böyle gördüm.

 

Söyleşi: Yılmaz Yeniler, Gizem Seher / Kurumsal İletişim Ofisi