Nasıl bir yeşil ekonomiye ihtiyacımız var?

Editörlüğünü Boğaziçi Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Sevil Acar ve Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan’ın yaptıkları; yazarları arasında Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Begüm Özkaynak’ın da yer aldığı Handbook of Green Economics (Yeşil Ekonomi El Kitabı), kısa süre önce Academic Press (Elsevier) yayınları arasından çıktı. Acar ve Özkaynak’ın yanı sıra Türkiye ve dünyadan araştırmacılar ve akademisyenler de kitaba yazılarıyla katkı sundu.

Bu yazarlar arasında İzzet Arı (ODTÜ), Rohit Azad (Nehru University- Hindistan), Osman Balaban (ODTÜ), Shouvik Chakraborty (University of Massachusetts-Amherst, ABD), Cristian Ducoing (Lund University- İsveç), Magnus Lindmark (Umea University- İsveç), Mark Swilling Stellenbosch University-Güney Afrika), Burcu Ünüvar (TSKB), Erinç Yeldan (Bilkent Üniversitesi) ve Rıza Fikret Yıkmaz (ODTÜ) bulunuyor.

Handbook of Green Economics sürdürülebilirlik ve büyüme konularına çok boyutlu, derin analizlerle yaklaşan ve aynı zamanda yeşil büyüme, düşük karbon ekonomisi, döngüsel ekonomi gibi kavramları büyüme- büyümeme, sürdürülebilirlik eksenlerinde tartışmaya açan; bu alanda çalışmalar yapan araştırmacıların ilgisini çekecek bir başucu kitabı.  Sevil Acar ve Begüm Özkaynak ile söyleşimizde kitabın Yeşil Ekonomi bağlamında tartışmaya açtığı başlıklarla ilgili bilgi aldık;  Yeşil Ekonomi’ye geçiş konusunda Türkiye’yi bekleyen meseleleri konuştuk.

Handbook of Green Economics kitabı nasıl ortaya çıktı, hareket noktası ne oldu?

Sevil Acar:  Günümüzde yaşadığımız birçok ekonomik problem artık çevre kalitesi ve doğal kaynak kullanımıyla ilişkili ve büyümenin bunlar üzerinde yarattığı olumsuz etkiler irdelenmeye başlandı. Dünya genelindeki yüksek büyüme oranlarını yüksek miktarlarda doğal kaynak tüketimine, kendisinde çevreyi kirletme hakkı gören şirketlere ya da buna uygun mevzuatın olmamasına ve bu konudaki duyarlılığın gelişmemiş olmasına borçluyuz. Bu kitabın özellikle bir büyüme karşıtlığı ya da savunuculuğu yok ama şu bir gerçek ki; mevcut sistemde büyüme sürdürülemez hale geldi ve beraberinde getirdiği çevresel sorunlar, işsizlik, eşitsizlik, toplumsal kutuplaşmalar, gelir adaletsizlikleri gibi sosyal sorunlar açısından da neredeyse son noktaya geldik. Buraya gelmemizin baş sorumlusu da mevcut büyüme politikaları ya da büyüme odaklı politikalar.

Kitap Yeşil Ekonomi kavramını anlamak amacıyla bir kaynak olarak hazırlanmış, hangi konuları tartışmaya açıyor, içeriği hakkında bilgi alabilir miyiz? 

Sevil Acar:   Dünyada bir dönüşüme ihtiyaç olduğu belli ve farklı farklı kesimler buna düşük karbonlu büyüme, yeşil büyüme, yeşil ekonomi, sürdürülebilir kalkınma, sürdürülebilir büyüme gibi isimler veriyor. Biz kitabı hazırlarken, ‘’Daha ortaklaşmış bir tanım olarak önümüzde ne var?” diye baktık. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) şöyle bir yeşil ekonomi tanımı var: "Refahı ve sosyal eşitliği artırırken aynı zamanda çevresel riskleri ve ekolojik kıtlıkları hesaba katan ve bunları da azaltan bir ekonomi olması’’. Bu tanım kapsamında UNEP'in özellikle bir büyüme karşıtlığı ya da taraftarlığı yok. Burada büyümeye vurgu yapmıyor ama arka plana baktığınızda yeşil büyümeden çokça bahsediyor. “Ekonomik refahı artırmanın yollarını ararken diğer iki kısıtı da göz önünde bulundurmalıyız” diyor. Biz bu tanımı kendimize baz kabul ettik ve başka neleri kapsamalı diye düşündük. Kitaptaki 10 bölüm aslında bizim kendimizce şekillendirip yazarları davet ederken düşünebildiğimiz konuları kapsıyor ama bunun dışında kapsayamadığımız çok fazla konu var.

Begüm Özkaynak : Büyüme odaklı ekonomilerin tarihsel arka planına değinmek gerekirse; aslında büyümeyle ilgili tartışmalar 1970'lere dayanıyor. 2. Dünya Savaşı sonrası, kapitalizmin altın çağı. Hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerde yüksek büyüme performanslarının görüldüğü yıllar. Büyümeyle birlikte ortaya çıkan çevre sorunları da bu dönemde gözle görülür hale geliyor. Nüfusun hızla arttığı ve kaynakların kısıtlı olduğu bir dünyada büyümenin sınırlarının olup olmadığı, dolayısıyla, sürdürülebilirliği sorgulanıyor ve ilk başta ‘’Büyüme kalkınmaya bir araç olmalı, tek başına bir hedef değildir, ama merak etmeyin, büyüme toplum refahını artıracak; çevre kalitesine de bir zaman sonra daha çok kaynak ayrılabilir” varsayımı altında büyüme hedefleri konuyordu. Ancak, yıllar içinde açlık ve yoksulluk tam azaltılamadı; daha iyi teknolojilerle ve alt yapı yatırımlarıyla büyümenin çevre etkilerinin büyük ölçüde ortadan kalkacağı beklentisi de boşa çıktı. 1990’larda ‘’Kişi başı gelir; büyüme rakamları tek başına yeterli değil, ülkelerin başka hedefleri de olmalı ve başka göstergeler de konuşulmalı” dendi. İnsani gelişme endeksleri, örneğin işin içine böyle girdi.

Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun 1987’de yayınlandığı Brundtland Raporu ve 1992'deki Rio Zirvesi sürdürülebilir büyüme söyleminin sürdürülebilir kalkınmaya evrilmesinde dönüm noktasıdır.

Ancak, bu raporlarda herkesi memnun edebilecek muğlak tanımlar yapılmaya çalışıldığı için sürdürülebilir kalkınmanın tam neyi ifade ettiğini kavramak gerçekten güçtü;  bu da zamanla kavramın içinin boşalmasına yol açtı. Bu Kitapta yapılmaya çalışılan 2012’de Rio+20 Zirvesi sonrası yaygın kullanılan yeşil ekonomi kavramının içini elden geldiğince doldurmaya çalışmak. Doğayla daha uyumlu bir ekonomik düzenin araçları nelerdir? Yereldeki, sosyal hareketleri ve çevre hareketlerini dikkate alarak kavramsallaştıracağımız bir yeşil ekonomik düzen nasıl olabilir? Kitap bu meseleleri çeşitli açılardan ele alıyor.

Bu bakış açısıyla bu kitap ‘’Sürdürülebilir Kalkınma gibi Yeşil Ekonomi kavramının da içi boşaltılmasın’’ kaygısıyla, bir tür yol haritası olarak yazıldı diyebilir miyiz?

Sevil Acar: Yeşil iktisadi dönüşüm dendiğinde ilk akla gelecek bazı adımların ortaya çıkmasını hedefledik. Örneğin artık milli gelir hesaplarına sadece iktisadi aktivitenin bir ölçüsü olarak bakmayalım. Milli gelir aynı zamanda doğaya zarar veren bir şekilde artmış olabilir, o zaman bunları da katarak ulusal hesapların revize edilmesi gerekir. Örneğin İsveç ekonomisi 1800'lerden bu yana büyüme stratejisinde bazı dönemlerde inanılmaz bir şekilde doğal kaynaklara yüklendi ve belki de farkında olmadan, sosyal maliyet kavramı çok bilinmezken birçok kirleticiyi de salarak bu büyümeyi gerçekleştirdi. Bazı dönemler birtakım ekonomik krizler yardımıyla bozulma yavaşladı; ama sonra tekrar doğanın aleyhine döndü ve doğa sistemin hizmetine girmiş oldu.  Gerçek refah seviyesi milli gelirden bağımsız olarak; doğanın bozumunu hesaba katarak ölçülse ekonomik aktivitenin ölçümü değişirdi. Geriye kalan da sadece refahı göstermiyor, refahın nasıl dağıldığı ve toplum nezdinde ne gibi sonuçlara yol açtığı da önemli.

Kitabımızın ilk bölümünde şöyle bir vurgu var; bazı sektörler eğer gerçekten çevreye duyarlı iş yapıyorlarsa ve çevreye duyarlı istihdam yaratıyorlarsa yeşil sektörler olarak tanımlanabilir. Sektörlerin tanımını dahi yeşil ekonomiye uygun şekilde yeniden yapmak gerekiyor.

İkinci bölümde ise tasarruflar sorgulanıyor. Örneğin Türkiye çok tasarruf yapabilen bir ülke değil ama o tasarrufları dahi yine doğal kaynak kullanımına göre revize edebiliriz. Bunun literatürdeki adı Net Uyarlanmış Tasarruf’tur. Biz standart anlamdaki ulusal tasarruflarımızın hesabını, doğal kaynak kullanımının değerini yansıtacak şekilde yaparsak ne olur? Yenilemeyen bir kaynağı başka mal ve hizmetleri üretmek üzere kullandığınız zaman aslında bir şeyleri tüketiyorsunuz ve yenilemeyeceğini de biliyorsunuz ama ulusal hesaplar sistemi içerisinde bunun hiç hesabı yok, çünkü siz bir değer yarattınız ve bunun piyasada bir değeri var. Örneğin maden çıkardınız veya bir araba ürettiniz. Bunun piyasada bir alım satım değeri var. Dolayısıyla sadece onu hesaba katıyorsunuz ama onun için tükettiğiniz yenilenemeyen ham maddenin hesabını tutmamış oluyorsunuz. Sanki o hep var olacakmış ve her üreticinin sonsuza dek onu çıkarmaya ve tüketmeye hakkı varmış gibi bir yanılsama var, ama o tüketildikten sonra yerine konulamadığında aslında gerçek anlamda yoksullaşıyorsunuz.

Çevreyi kirlettiğinizde ya da sera gazı salımı yaptığınızda da geri dönülemez etkileri var ama bu üretimi yaparken o maliyeti hesaba katmıyorsunuz, sadece ürettiğiniz değer artı olarak ulusal hesaplara giriyor. Üretilen gelirden ne kadarını geleceğe yönelik tasarruf ediyoruz diye zaten ölçüyoruz ama doğaya verdiğimiz zararı bunlardan çıkarsak birçok ülkenin bugün göründüğünden daha kötü tasarrufçu hatta negatif tasarrufçu olduğunu görürüz.

Begüm Özkaynak: Yeşil ekonomi’yi farklı göstergeler üzerindendüşünmek; ekonomi-çevre ilişkisine dair parasal olmayan değerlemeler yapmak da mümkün. Toplumsal metabolizmayı, yani kullandığımız toplam enerji ve materyal miktarını, çıkardığımız atığı, önümüzdeki dönemdedünyanın taşıma kapasitesinin altınaçekebilir miyiz? Bu dönüşümü insan refahını öncüleyecek şekilde gerçekleştirebilir miyiz? Bugünkü yaşam tarzlarının gerektirdiği kaynak miktarıyer kürenin kendini yenileme kapasitesinin çok üzerinde seyrettiği, özellikle iklim kriziyle daha iyi anlaşıldı. Ama sadece iklim krizi değil, biyoçeşitlilik kayıpları ya da okyanusların hızlı asidifikasyonu da dünyamızın artık hastalandığını gösteriyor. Dünyanın tekrar insanoğlu açısından güvenli bir ekosisteme kavuşması için sosyo-ekonomik sistemin ne tür bir dönüşüm geçirmesi gerektiği tartışılıyor kitabın üçüncü ve dördüncü bölümlerinde.

Dönüşüm gerekliliğini biraz açabilir miyiz, nasıl bir dönüşüm kast ediliyor?

Begüm Özkaynak: Neden dönüşüm olması gerektiğini biliyoruz, ama dönüşüm nasıl olacak sorusu çok cevaplanabilmiş bir soru değil. Bir kesim diyor ki mutlaka ekolojik modernizasyon olacak, yenilenebilir enerjiler ve teknoloji tarafı bu işin asıl çözümü. Ancak teknolojinin yaygınlaşması hem zaman alıyor, hem de her teknoloji riskleriyle beraber geliyor. Hali hazırda kullandığımız teknolojilerin ve yenilerinin bilmediğimiz yönleri; olası sağlık ve çevre etkileri var. Dolayısıyla bu geçişte sadece teknolojik bir dönüşümden medet ummak söz konusu değil, toplumun hassasiyetlerine ve toplumsal hareketlere kulak vermek gerekiyor.

Dönüşüm, aynı zamanda adilde olmalı, çünkü öyle bir ekolojik modernizasyon dünyası tahayyül edebiliriz ki iklim sorununu çözmüştür; ama sosyal refah ve adalet hiç önemsenmemiştir. Bugün kaynakların %80'idünyanın %20'si tarafından kullanılıyor, gelirlerin çoğu en zengin %1'e gidiyor. Zaten kaynaklara erişimde son derece adaletsiz bir dünya var. Bu dönüşüm toplumun genelini ve yoksul çoğunluğu nasıl etkileyecek?

Bu açıdan bir enerji demokrasisi arayışı da söz konusu. Enerji üretimi ve kullanımı demokratikleştirebilir mi? Bugünkü sistem fosil yakıtlar üzerinden dönüyor, dönüşümün önündeki en önemli engellerden biri bu sektörlere hakim çıkar grupları; yatırımcılar. Fosil yakıt odaklı eski merkezi sistemin yerini yenisine bırakabilmesi için oldukça radikal kurumsal dönüşümler gerekli. Doğru mekanizmalarla eski alışkanlıkları en hızlı şekilde ortadan kaldıracak yapısal dönüşümlere ihtiyaç var. Bir anlayış değişikliğine ihtiyaç var ve insanların da buna inanması, bunu desteklemesi gerekiyor.

‘’Yeşil yatırımlar’’ gerçek ekosistemde karşılığını buluyor mu?

Bugün şirketler, finans sektörü, sanayi sektörü yeşil ekonomiye dönüş veya geçiş adına yeterli adım atıyorlar mı? Eksikler varsa bunlar neler ve ne gibi adımlar atılmalı sizce?

Begüm Özkaynak: Kapitalizm tek tip değil. Bizim küreselleşmeyle tecrübe ettiğimiz kapitalizmin en vahşisi. Sermaye nerede karlılık ya da rant görürse oraya kayıyor. Bu yüzden sermayeyi sosyal kontrol altına almak; yapısal reformları bu yönde yapmak önemli. Bugün yeşil finans adı altında yapılan bazı yatırımlar gerçek ekosistemde karşılığını bulmuyor. Bu bakımdan en tartışmalı alanlarından biri de karbon ticareti. Karbon ticaretinin iklim kriziyle mücadelede iyi bir mekanizma olup olmadığının sorgulamamız gerekiyor.  Bu bağlamda karbon fonları veya karbon kredileri gibi enstrümanlar düşünüldüğünde, acaba topluma ‘’Merak etmeyin bu konuda bir şeyler yapılıyor’’ derken, temelde sadece, finansal piyasalar için yeni ürünler mi çıkartılmış oluyor? Bunlar tartışılması gereken, hali hazırda da konuşulmakta olan konular…

Sevil Acar:   Bu noktada, kitapta “yeşillendirme enstrümanları”na vurgu yapan iki bölüm var. Biri Erinç Yeldan hocanın, bir diğeri de iktisatçı Burcu Ünüvar’ın yazısı. Bu bölümlerde özellikle altı çizilmesi gereken saptamalar söz konusu… Aslında önceden beri var olan makro ekonomik politikalar bize araçsal opsiyonlar sunmuş, örneğin karbon vergisini doğru kurgularsanız bazı sektörlerde dönüşümlerin gerçekleşmesi mümkün olabilir. Düşük karbonlu ekonomiye geçişte bazı sektörlerin, özellikle de fosil yakıt kullanan sektörlerin küçülmesi gerekeceğini görüyoruz; sektördeki istihdamı olumsuz etkilememek için teşviklerle veya başka politika araçlarıyla bu olumsuz etkiyi nötrleyebilirsiniz.

Begüm Özkaynak: Sürecin bir ekonomi politiğinin olması gerekiyor. Yerelin çevre adaleti talebi var, ki bu talep sadece sistemdeki eşitsizlikler üzerinden değil. Talepleri bundan daha fazla. Toplumun çevreyle ilişkisinin sadece iktisadi değil; farklı değerler, inançlar üzerinden olabileceğinin anlaşılması da gerekiyor; halkın karar alma süreçlerine katılım hakkını araması da söz konusu.. Bu noktada, kitabın altıncı bölümü, çevre etiği ve çevre adaleti benzeri moral prensipleri merkezine alan bir yeşil ekonomi hareketinin yaratacağı farkı irdeliyor. Bu bölümde benim tartışmaya çalıştığım; çevre adaleti merkezli bir yeşil ekonomi tahayyülü nelere hassasiyet gösterir, nasıl bir adalet mekanizmasını kendisine baz alır? Daha sürdürülebilir, daha adil bir yeşil ekonomide prensipler ve yükümlülükler neler olmalı? Şirketler faaliyetleri sonrasında açığa çıkan bazı çevre maliyetlerini sadece parasal olarak ödüyorlar. Hâlbuki ortaya çıkan bazı zararları gerçekten telafi etmek mümkün değil. Dolayısıyla, bir projeye başlarken, o projenin doğaya ve yerele yapacağı tahribatın öngörülmesi ve sosyal kontrol mekanizmasının yaptırımının hissedilmesi gerekiyor.

Kitapta yeşil ekonomi ve kent ilişkisi üzerinde de duruluyor, bu bölümü kısaca özetleyebilir miyiz?

Begüm Özkaynak: Kentler bizim doğadan koptuğumuz alanlar. Kentleşmenin artmasıyla hem nüfus yoğunluğu hem enerji kullanımı kentlerde en yüksek oranda. Bu bakımdan sinerjiler de kentlerde yaratılabilir. Kentler aynı zamanda çevre hareketlerine öncülük edebilen, müştereklerin de daha kolay ortaya çıktığı, insanların alternatif kolektif yaşam alanlarını ortaya koyduğu alanlar olarak da dikkat çekiyor.

Sevil Acar: Bu bağlamda, Osman Balaban’ın kaleme aldığı; kentlerin yeşil ekonomideki yeri, kentler ölçeğinde arazi kullanımı, binaların yeşil ekonomi bağlamında nasıl tasarlanabileceği, atıkların yeşil ekonomi çerçevesinde nasıl değerlendirilebileceği gibi konuların tartışıldığı bir bölüme de yer verildi kitapta.

Türkiye’de kişi başına düşen karbon emisyon oranı hızla yükseliyor

Son olarak; Türkiye yeşil ekonomide nerede? Yeşil ekonomi kavramından ne anlıyoruz?

Sevil Acar: Alternatif göstergeler açısından Türkiye’nin nerede olduğunu gösteren uluslararası kuruluşların çalışmaları var. Ancak ulusal bazda bu tür çalışmalara sıkça rastladığımızı söyleyemeyiz. Net uyarlanmış tasarruflar açısından Türkiye’de 2000’lerin başlarından itibaren inanılmaz bir enerji (ağırlıklı kömür) ve maden sektörlerinde yatırım atılımı söz konusu. Kömür ve maden, bildiğiniz gibi yenilenemeyen kaynaklar. Bu nedenle söz konusu kaynakların fazla çıkarılması, Türkiye’nin net uyarlanmış tasarruflarını sıfıra yaklaştırıyor. 2001 ve 2008 krizlerini takip eden dönemde ise ekonomi yavaşladığı için kaynak kullanımı azalıyor ve dolayısıyla bu, net uyarlanmış tasarruflara olumlu olarak yansıyor. Ama bu tür tasarrufta iyiye gitmesi için Türkiye’nin kriz yaşamasını beklememek gerekir elbette.

Yenilenebilir enerji dönüşümü Türkiye’de başladı ve devam ediyor. Rüzgâr ve güneş gibi alanlarda yatırım ivmelenmesi görüyoruz ama politika arka planı kendi içinde çok tutarlı değil, zira aynı anda kömürlü santrallere yatırımlar ve teşvikler de devam ediyor. Enerji girdisinin daha sürdürülebilir yollardan tedarikini teşvik etme yönünde Türkiye’nin eksikleri var. En azından bu yolda vazgeçebileceği çeşitli fosil yakıt teşvikleri var. Buna daha fazla kafa yormamız gerekiyor.

Begüm Özkaynak: Enerji yoğun ancak verimsiz bir ülke ekonomisi profilimiz var. Bir birim Gayrı Safi Milli Hasıla üretmek için saldığımız karbon emisyonu çok yüksek seviyelerde. Kişi başıoranlar hızla AB’deki kişi başı ortalamalara yaklaşıyor; yıllık 4 tondan (1990) 6 tona (2017) yükselmiş durumda. Biz hem kömür hem yenilenebilir olsun diyerek kısa dönemli çıkarlardan; yatırımlarından vazgeçmeyerek fırsatları kaçırıyoruz.

Öte yandan hep ülkeleri konuşuyoruz ama küresel şirketlerin karbon muhasebesi de yapılmalı. Ticari ilişkilerde borçların muhasebesi parasal olarak yapılır ama artık karbon borçlarının da konuşulması gerekiyor. İklim adaleti tartışmalarında bu çok önem arz eden bir konu haline gelmiş durumda. İklim krizi bağlamında tarihsel anlamda gelişmiş ülkelerin ve şirketlerin az gelişmiş ülkelere bugüne dek biriken ekolojik borçlarının tanınması önemli. Bir ödeme ya da telafi mümkün olmasa da bundan sonra bu muhasebenin doğru yapılacağına dair bir söz verilmesi bekleniyor.

Sevil Acar: Ekolojik borçlar konusunda bir ek bilgi olarak belirtelim; yakın zamanda önemli bir yaptırım hükmü de Avrupa Birliği’nden geldi. AB, yabancı firmalara yönelik "Karbon Sınır Vergisi" uygulamayı planlıyor. 2021 yılında yürürlüğe girecek olan karbon sınır vergisi Dünya Ticaret Örgütü kuralları ile uyumlu hale getirilerek belirlenen sektörlere uygulanacak. Şimdiye kadar böyle bir düzenleme yoktu. Bir AB üyesi ülke, kendi ülke sınırları içinde karbon yoğunluğu yüksek bir malın üretimine izin vermiyorsa veya o malın yerli üretimini yüksek vergilendiriyorsa ürün dışarıdan ithal edilebiliyordu. Bunu yaparken ürünün karbon yoğunluğuna bakılmıyordu. Şimdi AB Komisyonu artık diyor ki ‘’Dışarıdan ithal ettiğim malların karbon içeriğine bakacağım ve buna göre ek vergi koyacağım’’.  Bunun Türkiye için anlamı şu; Türkiye eğer AB’ye ihracatını devam ettirmek istiyorsa ihracata konu olan ürünlerin üretiminde karbon yoğunluğunu azaltıcı yöntemler bulmak zorunda.