''Şimdi önlem almazsak şehirler 20 yıl sonra yaşanmaz hale gelecek''

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Gelişim Çözümleri Kurulu Başkanı, Hindistan İnsan Yerleşimi Enstitüsü Direktörü Aromar Revi “Sürdürülebilir Gelişim Hedefleri’’ konulu toplantı kapsamında 16 Şubat tarihinde Boğaziçi Üniversitesi’ni ziyaret etti. Boğaziçi Üniversitesi öncülüğünde kurulan UN SDSN Türkiye Ağı’nın davetlisi olarak bir konuşma yapan Revi, küreselleşmeyle birlikte değişen dengelere ve gelecekte dünyamızı bekleyen tehlikelere dikkat çekti.
Fotoğraflar: Ali Özlüer


Aromar Revi, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki konuşmasında sürdürülebilir gelişme çerçevesinde Türkiye’nin önemli bir role sahip olduğunu belirterek bunu dünyada gerçekleşen iki büyük değişimle ilişkilendirdi. Bunlardan ilkinin küresel ekonominin Kuzey Atlantik’ten Asya’ya kayması olduğunu belirten Revi,  bu durumun bir sonucu olarak İstanbul’un jeopolitik konumuyla çok daha önemli bir şehir haline geldiğini belirtti.

Aromar Revi, ikinci büyük değişikliğin ise ekonominin kırsaldan kente kayması olduğunu ifade ederek  şehirlere olan göçlerin artmasıyla tarıma verilen önemin azaldığına ve bunun da şehirlerde kıtlığa sebep olacağına dikkat çekti.  

Tarımın öneminin azalmasıyla şehirlerin kendi sonunu getirdiğini söyleyen Revi önümüzdeki 20 yılın dünya için çok kritik olduğunu ve bu süre içinde ciddi girişimlerde bulunulmazsa şehirler açısından karanlık bir tablonun ortaya çıkacağını belirtti.

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Gelişim Çözümleri Ağı Liderlik Kurulu (UNSDSN) üyesi olan Revi, Birleşmiş Milletler bünyesinde şehirlerin sürdürülebilir gelişimi için yürütülen global bir kampanyanın liderliğini üstleniyor.

Aromar Revi Boğaziçi’nden Haberler’in sorularını yanıtladı.  

Sayın Revi, şehir planlamacısı olarak Hindistan’ın büyük bölümünü planladınız. Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Şehirler için Sürdürülebilir Gelişim Çözümleri Ağı’nı yönetiyorsunuz. Her şeyden önce, ‘’Sürdürülebilir Şehir’’ nedir, nasıl tanımlarsınız?

Şehirler birbirinden farklı oldukça tanımlar da farklı olacaktır. Kimi şehirlerin çevresel, kimilerinin sosyal sorunları vardır. Pek çok kentin ise sorunları daha karmaşık bir yapıdadır. Günümüzde bazı şehirlerin kendi gıdasını üretemez durumda olduğunu; bazı şehirlerin de su sorunu yaşadığını görmekteyiz. Dolayısıyla her şehrin kendine has bir karakteri söz konusu. Bu yüzden sürdürülebilirliğin kesin bir tanımını yapmak yerine her bir kentin sosyal, ekonomik ve çevresel faktörlerinin nasıl bir denge içinde olduğuna bakmamız gerekiyor.

Bugün yeryüzündeki büyük şehirlere baktığınızda yüzlerce yıllık bir varoluş mücadelesi görürsünüz. Sürdürülebilir gelişmenin tanımı bu anlamda geleceğe ne bıraktığımız ile ilgilidir.   Bugün ile gelecek arasında bir denge kurulması; sadece insanların değil ekosistemlerin ihtiyaçları, toplumsal gruplar arasındaki dengelerin sağlanması zorunlu hale gelmiş durumda. Bu yüzden sürdürülebilirlik nedir sorusu için her şehir kendi yanıtını bulmak zorunda.

İklim değişikliği, hızlı ve plansız şehirleşme, sosyal eşitsizliklerle dünyamız daha karmaşık bir hale geliyor, bahsettiğiniz tüm bu ihtiyaçlar da aynı hızla karmaşıklaşıyor. Peki bu bahsettiğiniz dengelerin kurulma sürecinde bu sorunlarla nasıl mücadele edilebilir?

Evet oldukça karmaşık... Özellikle de temel ihtiyaçlara erişim konusunda pek çok sorunumuz var. Bugün yoksulluğun bir sonraki nesle sıra gelmeden sona erdirilmesi gerekiyor ve bu yönde tüm dünya bir mutabakata varmış durumda.

Türkiye’yi ele alalım. Bugün ülkeniz ekonomik anlamda şu anda bölgedeki komşularına göre çok iyi durumda ve komşularında yaşanan ekstrem boyutlardaki  yoksulluk burada yaşanmıyor. Fakat sizler de Suriyeli göçmenleri görmeye başladınız İstanbul sokaklarında değil mi? Neden buradalar ? Çünkü günümüzde kentlerin açlığa, yoksulluğa verebilecekleri bir yanıt var, bu sorunlarla mücadele araçları var.

Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, New York’ta, Paris’te, Londra’da veya İstanbul’da evsizlerle karşılaşırsınız.  Çünkü bazı insanların hayatları boyunca bir ev alabilmek için yeterince para biriktirme şansı yoktur. Büyük ve gelişmiş kentlerde bile yaşam koşulları nüfusun en az yüzde 10-20’si için elverişli değildir.  Bu yüzden öncelikle yeterli barınma ve yaşama şartları konusunda bir şeyler yapmamız gerekiyor.

Günümüzde en büyük problem, tüm bu bahsettiğiniz sorunların (iklim değişikliği, sosyal eşitsizlikler, hızlı kentleşme) tümünün bir bütün olarak karşımıza çıkmasından kaynaklanıyor. Bu sorunlar 1970’lerden bu yana ‘’geliyorum’’ diyordu ama biz göz ardı etmeyi tercih ettik. Bu anlamda çözüm için büyük bir şansı elimizden kaçırdık. Atmosfere daha çok karbon salarak yolumuza devam ettik ama atmosfer bizi affetmedi. Bugün sonuçlarını görüyoruz.

Öte yandan insanlar kentlerin sağlam, güven dolu yapılar olduğunu düşünüyor ama aslında günümüzde şehirler aslında son derece hassas yapılar. Bugün şehirlerimiz açlık ve özellikle susuzluk gibi tehlikelerle karşı karşıya. Eğer şimdiden önlem almazsak önümüzdeki 20-30 yıl içinde büyük felaketler yaşayacağız demektir.

İstanbul gibi bir mega kentin sürdürülebilir bir şehir olması mümkün mü sizce, bu anlamda yerel yönetimlere ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

Tavsiye vermek yerine İstanbul ile ilgili bazı izlenimlerimi paylaşmak isterim. İstanbul’u ilk defa 20 yıl önce ziyaret etmiştim. Söyleyebileceğim tek şey şehrin son 20 yılda inanılmaz değişmiş olduğu. İstanbul için bence en ilginç şey,  stratejik anlamda dünyanın en önemli yerinde inşa edilmiş olması. Şehrin tarihine baktığınızda İstanbul’un pek çok saldırı ve  istilalardan kendisini korumuş olduğunu görüyorsunuz. Bu ne anlama geliyor? İnsanlar sahip oldukları su ve kaynaklarla yüzyıllar boyunca yaşam mücadelesinden başarıyla çıkmışlar.

Elbette bugün tarihin farklı bir döneminde yaşıyoruz. Koşullar çok farklı. Bugün dünyanın geri kalanı ile daha fazla ilişki içindeyiz. Bu anlamda ticari ilişkiler önem kazanmış durumda. Birbirimizden mal ve ürünler alıyor ve satıyoruz ve İstanbul bugünkü dünyada, nüfusuyla ve ekonomisiyle ülkenin en büyük şehri. Pek çok fırsatlar barındıran bir kent ama aynı zamanda riskler de barındırıyor. Bugün olabilecek bir deprem veya doğal felaket ekonomik anlamda yaratılmış olan tüm fırsatların bir anda yok olması anlamına geliyor. Bu yüzden fırsatlar ve riskler arasında bir denge oluşturulması gerekiyor.

Haber: Ahmet Berkay Karakaş -Duygu Durgun Köseoğlu / Kurumsal İletişim Ofisi