‘’Su fakiri bir ülke olma riskiyle karşı karşıyayız’’

Boğaziçi Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümü’nde “Çevre ve Turizm” ile “Sosyal ve Çevresel Perspektiflerden Sürdürülebilirlik” adlı lisans derslerini vermekte olan Dr. Akgün İlhan su üzerine çalışmalarıyla tanınan bir akademisyen. Açık Radyo’da hazırladığı Su Hakkı ve Sudan Gelen programlarının yanı sıra çeşitli mecralarda su krizi ve iklim değişikliği üzerine yazan ve ‘’Yeni Bir Su Politikasına Doğru: Türkiye’de Su Yönetimi, Alternatifler ve Öneriler” adlı bir kitabı olan Akgün İlhan ile 22 Nisan Dünya Günü’nde suyu ele aldık. Güvenli su, suya ekonomik olarak erişim, suyun maliyeti, su ayak izimiz başta olmak üzere suya dair pek çok konuya değinerek tüketim bazında yapılması gerekenleri konuştuk.

Çevre, sürdürülebilirlik ve özellikle de su alanlarına nasıl yöneldiniz diyerek başlayalım dilerseniz?

Akgün İlhan- Çevre ile kurduğumuz sorunlu ilişkinin farkına varmaya başlamam 90’lı yılların başında Ankara Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı bölümünde yaptığım lisans yıllarına denk geliyor. Oldukça disiplinler arası bir bölümünde botanik, bitki sosyolojisi, çevre sorunları, toprak bilgisi, peyzaj ekolojisi, şehir ve bölge planlama, jeoloji, tasarım, dendroloji ve proje çizimi gibi 80'e yakın farklı dersi duayen hocalardan alma şansını yakaladım.

Türkiye’de o dönemde iklim değişikliğinden pek az insan haberdarken, bizim hocalarımız derslerde Güneydoğu Anadolu Projesi’nin ekosistem üzerindeki olumsuz etkilerinden ve yakın gelecekte iklim değişikliğiyle birlikte bu etkilerin daha da şiddetleneceğinden bahsediyordu. Yıllar sonra çevre bilimlerinde yüksek lisans yapmak üzere İsveç’in Lund Üniversitesi’ne gitmemde bu bilinç belirleyici oldu. Su meselesine dair ilgim ise UNESCO’nun Paris Genel Merkezi’nde Su Bölümü’nde yaptığım stajla başladı. Dünyanın yaklaşık 100 büyük nehir havzasının yönetimine halkın katılımını savunan bir projede çalıştım. Nehirleri korumanın esas yolunun salt teknolojiden değil insandan geçtiğini bu proje sürecinde anladım. Lund Üniversitesi Sürdürülebilirlik Çalışmaları Merkezi’ndeki ve Barselona Otonom Üniversitesi Çevre Bilimleri ve Teknolojileri Enstitüsü’ndeki yüksek lisans ve doktora tezlerim de nehirler ve nehirlerin insanları üzerineydi. 2011’de Türkiye’ye döndüğümde kentlerdeki suya erişim hakkına dair çalışmalar yapan Su Hakkı Kampanyası’nda yaklaşık altı sene çalıştım. Galiba suya ve su krizine yönelişimde en önemli etken suyu kendim gibi görmem, su krizini de bir insanlık krizi olarak kabul etmem oldu.   

Son yazılarınızdan birinde, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2017 yılı itibariyle 2,1 milyar insanın güvenli su hizmetlerine erişemediğinin altını çiziyorsunuz. Öncelikle güvenli su hizmeti kavramı üzerinde durabilir miyiz? Dünyada en çok hangi ülkelerde bu sorun görülmekte ve Türkiye güvenli suya erişim açısından bu ülkeler arasında nerede konumlanıyor?

Bir toplumun sağlığını, geçim faaliyetlerini, refahını, sosyo-ekonomik gelişimini ve tüm bunların doğrudan bağlı olduğu ekosistemlerinin varlığını sürdürmesini sağlayacak miktarda temiz suyu garanti altına alma kapasitesine su güvenliği diyoruz. Sahra altı Afrika ülkelerinin önemli bir bölümü, İran, Afganistan ve Pakistan gibi Asya ülkeleri ve Suudi Arabistan, Yemen gibi Ortadoğu ülkeleri bir süredir su kıtlığıyla yaşayan ülkeler. Bu tabloda fiziksel su kıtlığı kadar yönetimsel sorunlar da önemli rol oynuyor.

Suya erişimde bizi 2025’te büyük sorunlar bekliyor

Birleşmiş Milletler’in (BM) verilerine göre 2025 yılında 1,8 milyar civarında insan mutlak su kıtlığı yaşayan bölgelerde yaşıyor olacak. Üstelik aynı süre içersinde dünya nüfusunun üçte ikisinin de su sıkıntısı çeker hale gelmesi bekleniyor. Yine BM’nin gelecek senaryolarına göre mevcut iklim değişikliğiyle 2030 yılına geldiğimizde kurak ve yarı-kurak yerlerde yaşayan 24 ila 700 milyon arasında insan göç etmek zorunda kalacak. Yani su güvenliği tüm dünya için büyüyen bir sorun.

Türkiye’de ise suya erişimde büyük sorunlar kapıda dersek abartmış olmayız. Türkiye’nin kullanılabilir tatlı su miktarı yılda 112 milyar m3. Bu miktarı 82 milyonu aşmış olan nüfusumuza böldüğümüzde kişi başına düşen tatlı su miktarı yılda 1365 m3’e denk geliyor. Falkenmark indeksine göre eğer bu miktar 1000 ila 1700 m3 arasındaysa o ülke “su stresi” çekiyordur. Yani Türkiye şimdilik su stresi yaşanan bir ülke olsa da nüfusun artmasıyla, iklim değişikliği ve onunla uyumlu olmayan su politikalarıyla bu miktar 1000 m3’ün altına düşecek. İşte o zaman Türkiye tam su fakiri bir ülke olacak.

Su masrafı hane giderlerinin yüzde 2’sini geçmemeli

Aynı yazınızda suya ekonomik olarak erişilebilirlik üzerinde de duruyorsunuz. Saptamanıza göre şebeke suyu ve ambalajlı su birlikte tüketildiğinde ülkemizde asgari ücretle geçinmeye çalışan 4 kişilik bir ailenin aylık masraflarının %8’i sadece suya gidiyor. Bu durumda Türkiye dünyada suyu en pahalı tüketen ülkelerden biri diyebilir miyiz? Ve bu maliyeti makul seviyelere çekmenin bir yolu var mı?

Burada yaptığım, asgari ücretle geçinmeye çalışan dört bir kişilik ailenin su bütçesine dair kabataslak bir hesaptı. Türkiye’de asgari ücretle dört kişiden daha kalabalık aileler geçindiği gibi bazıları asgari ücretin altında para kazanıyor. Yani bütçesinin %8’inden daha fazlasını sadece suya harcayan aile sayısı sandığımızdan çok olabilir. Dünyada suya ayrılan bütçenin ortalamasına dair bir araştırma bilmiyorum. Bu kadar farklı coğrafyaların ortalamasını almak ne kadar anlamlı bir sonuç verir ondan da emin değilim. Ancak şurası net ki Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı’na (EPA) göre su masrafı hane giderlerinin %2’sini geçmemelidir.

Suyun maliyeti nasıl artıyor?

Yine Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’na (UNDP) ve Birleşik Krallık Çevre, Ulaşım ve Bölgeler Departmanı’na (DETR) göre bu oran %3’ü aşmamalıdır. OECD de benzer şekilde su masrafının aile bütçesinin %3’ü ila %5’i arasında olması gerektiğini savunur. Yani benim İstanbul’da yaşayan bir ailenin suya ayırdığı oransal bütçe olarak hesapladığım %8’lik değer suyumuzun uluslararası standartlara göre de oldukça pahalı olduğunu gösteriyor.

Peki, suyun fiyatını düşürmenin yolu nedir? Bunu cevaplamak için önce onun neden bu kadar pahalı olduğunu anlamak gerek. Büyük şehirler artan nüfusları ve yerleşim alanlarıyla su varlıkları üzerinde büyüyen baskılar oluşturuyorlar. Korunması gereken su havzaları yerleşime açılıyor ve hızla kirlenmeye maruz kalıyor. Su havzalarını yerleşim yerlerine çeviren kentler bir yandan da büyüyen nüfuslarının artan su taleplerini karşılamak için yüzlerce kilometre öteden su taşıyorlar. İstanbul Marmara Bölgesi’nin kuzeyi boyunca pek çok nehri kendine akıtırken ve hatta Batı Karadeniz’den bile su takviyesi alırken, Ankara Kırşehir’den ve Bolu’dan gelen sularla, İzmir de Manisa’nın yüzey ve yeraltı sularıyla takviye alıyor. Onca büyük projeyle taşınan suyun maliyeti de kaçınılmaz biçimde büyüyor. Ve bu projelerin tüm maliyetleri kanunen tüketicilerden geri alınmak zorunda olduğu için bu durum su faturalarına da yansıyor. Oysa büyük kentler kendi su varlıklarını koruyup, su taleplerini yereldeki kaynaklarından karşılamak için su tasarrufu yapsalar suyun fiyatı bu kadar yükselmeyecek. 

Geçen yıl Büyük Britanya Çevre Ajansı’nca yapılan bir araştırmaya göre İngiltere’de kişi başına günlük su tüketiminin 140 litre dolayında olduğu bir o kadar suyun da akıntı ve sızmalar nedeniyle boşa harcandığı tespit edilmiş. Dünya genelinde nüfusun %40’ının su kıtlığı içerisinde olduğu tahmin edilirken doğal kaynakların israfı konusunda gelişmiş ülkeler sorumluluklarının yeterince bilincinde mi?

Aslında İngiltere şebeke suyundaki %20 ila %23 arasında değişen fiziksel su kaybıyla Avrupa ortalamasına yakın bir ülke. Ancak Avrupa’da kayıp kaçak oranı ülkeden ülkeye büyük değişkenlik gösteriyor. Mesela bu oran Portekiz ve İtalya’da %36 civarındayken, Hollanda ve Danimarka gibi ülkelerde %3 ila %7 arasında seyrediyor. Demek ki gerekli yatırımlar yapıldığında bu oranı tek haneli rakamlara indirmek mümkün. Kuzey Amerika ülkelerindeki kayıp kaçak oranı ise %23’ün biraz üzerinde seyrediyor. Bu oranlar hiç de azımsanmayacak boyutlarda. Bu veriler bazı gelişmiş ülkelerin de su tasarrufu ve verimliliği konularını yeterince ciddiye almadığını gösteriyor. Bu ülkelerde de tıpkı gelişmekte olan ülkelerin çoğunda olduğu gibi, belirli dönemler için seçilen yerel yönetimlerin şebeke sistemini onarma ve iyileştirme gibi uzun vadede faydası anlaşılacak yatırımlar yapmak yerine devasa barajlar ve su taşıma projeleri gibi gösterişli yatırımlara yöneldiği ortaya çıkıyor. Oysa şebeke sistemini iyileştirmek daha ucuz, kalıcı ve ekolojik bir çözümdür.

Temiz suya erişimin her geçen yıl zorlaştığı ve daha maliyetli hale geldiği dünyamızda su güvenliğini sağlamanın yolu öncelikle şebeke suyundaki kayıpları önlemekten geçmektedir. Ve şüphesiz ki bu konuda gelişmiş ülkeler öncü bir rol oynamalıdır.   

Bir litre ambalajlı su için 3 litre su harcanıyor

Barilla Gıda ve Beslenme Vakfı (BCFN) tarafından yapılan yeni bir araştırmada  sebze ağırlıklı bir beslenme tercih edildiğinde, bireylerin su ayak izinin yarıya indiğine işaret ediliyor. “Su ayak izi” piramidinin en tepesinde etli gıdalar, en altında ise mevsim sebzeleri bulunuyor. Bu da gösteriyor ki suya erişimimizin kısıtlanmaması için başta yemek alışkanlıkları olmak üzere pek çok tüketim alışkanlığımızı değiştirmek zorundayız artık. Bu kapsamda başka ne gibi önlemler alınması gerekiyor? Örneğin evlerimizde, okullarda, iş yerlerinde nasıl bilinçli su tüketicisi olabiliriz, önerileriniz nelerdir?

Artık satın aldığımız her ürünün ya da hizmetin su ayak izini düşünerek davranmamız gerek. Yani, bu ürün ya da hizmet bize gelene kadar ve hatta biz onu kullandıktan sonra ne kadar suyun kirlenmesine ve tüketilmesine neden oldu ve olacak? Bu soruyu attığımız her adımda aklımızın bir köşesinde tutmalıyız.

Örneğin içi su dolu bir litrelik PET şişenin üretim aşamalarını ele alalım. Şişenin hammaddesi olan petrolün çıkarılması sırasında kirletilen yer altı sularını, petrolün işlenmesi, plastik topakların ve şişenin üretimi, suyun bu şişelere doldurulması ve onları satın aldığımız süper marketlere kadar taşınması gibi üretim aşamalarında kullanılan suyu düşünelim. İşte bu, bir şişe ambalajlı suyun yine su cinsinden maliyeti ya da “su ayak izi”dir.

Verilerle konuşacak olursak PET şişedeki bir litre suyun su ayak izi 3 litredir. Yani bir litre ambalajlı su üretimi için 3 litre su harcanmaktadır. Oysa şebeke suyu için bunun yarısı kadar su harcanır. Şebeke suyunun sadece su maliyetinin az olması nedeniyle bile tercih edilmesi gerektiği böylece ortaya çıkar. Ancak günümüzde bir hizmeti ya da ürünü tercih edip etmeyeceğimize karar verirken onu çoğu zaman sadece ekonomik boyutuyla değerlendiriyoruz.

Suyu korumanın tek yolu verimli kullanmak

Oysa her ürünün ve hizmetin su ve karbon ayak izlerinin ya da hepsini kapsayan ekolojik ayak izinin de değerlendirmede dikkate alınması yaşadığımız ekolojik kriz çağında artık bir zorunluluk haline geliyor. Dolayısıyla bilinçli vatandaşlar olarak artık suyun tüketicisi değil koruyucusu olmanın vakti geldi de geçiyor. Suyu korumanın yolu ise su kullanımını en aza indirmekten yani suyu verimli kullanmaktan geçiyor.

Bunun için de su maliyeti şebeke suyunun iki katı olan ve doğada plastik birikimi yaratan ambalajlı sulardan uzak durmamız gerekiyor. Ayrıca duş alırken, elimizi, yüzümüzü, bulaşığımızı ve çamaşırımızı yıkarken ortaya çıkan az kirlenmiş atık suyu yani gri suyu basit bir arıtma sisteminden geçirerek yeniden tuvalet rezervuarlarında, bahçe sulamada ve ev temizliğinde kullanmak da tasarrufçu bir yöntem. Bu şekilde bir evin su ihtiyacı yarı yarıya azalabiliyor.

Bir başka yöntem de zaten temiz olan yağmur suyunu kanalizasyon sistemine girmeden toplayıp benzer faaliyetler için kullanmak olabilir. Özetleyecek olursak aynı işi daha az su kullanarak ve kirleterek yapmak su varlıklarımızın üzerindeki tüketim baskılarını azaltıp, onları daha iyi korumamızı sağlar.     

İstanbul’un su varlığı kirleniyor

Son olarak, İstanbul’un gelecek 20-30 yılını su kaynaklarına erişim açısından nasıl görüyorsunuz, susuzluk başta olmak üzere karşı karşıya olduğumuz temel riskler neler? Ne gibi çözümler uygulamaya geçirilmeli İstanbul özelinde?

Bırakın 20-30 sene sonrayı günümüzde de suya erişim İstanbul için bir sorun. İstanbul’un kendi sınırları içersinde bunca nüfusun su talebini karşılayacak su varlığı yok. Ayrıca İstanbul engebeli topoğrafyasıyla da suya erişimin zor olduğu kentlerden biri. Nitekim bu kısıtlılık tarih boyunca İstanbul’un nüfusunu baskılayıcı önemli unsurlardan biri olmuş. Ancak teknolojik gelişmelerle birlikte uzun mesafelerden yüksek rakımlara su taşımak mümkün olmaya başlayınca, suyun bu baskılayıcı özelliği ortadan kalkmış oldu.

1990’larda su hizmetlerinde yaşanan krizle birlikte İstanbul, civar kentlerdeki su varlıklarından faydalanmak için atağa geçti. Günümüzde Kırklareli’nden Düzce’ye kadar Marmara Bölgesi’nin kuzeyinde bulunan pek çok nehrin suyu İstanbul’a akıtılıyor. Marmara Bölgesi’nden çıkıp Karadeniz Bölgesi’ne girdiğinizde Düzce’de İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin (İSKİ) ofisini ve Melen Çayı üzerine kurulu barajın etrafında İSKİ’nin “göle girmek tehlikelidir” yazılı tabelalarını görebilirsiniz. İçinde İstanbul’un adı geçen bir kurumun Düzce’nin suyu üzerinde nasıl böyle bir hakkı olabileceğini soracak olursanız da Düzceliler size 185 km uzunluğundaki borularla İstanbul’a su taşıyan Büyük Melen Projesi’ni anlatacaktır.

Bakın, sadece bu proje üzerinden giderek anlatayım. 3 ayrı boru hattıyla İstanbul’a su taşıması için planlanan bu projenin ilk iki hattı 2007 ve 2014 yıllarında tamamlandı. Yapımı biten hatlardan geçen su İstanbul’un toplam su talebinin %35’ini karşılıyor. 3. Etap çalışmaları ise 2019 Haziran ayında bitecek. Bu proje sadece Düzce’de Melen Çayı’ndan aldığı suyla tarımını yapan köylüyü, havzada rafting, hiking vb. etkinliklerle zenginleştirdiği ekoturizm faaliyetleriyle geçimini sağlayan insanları olumsuz etkilemedi. Su taşıma borularının geçmesi için Şile Ormanları’nı da içeren onca yeşil alan 50 metre genişliğinde bir hat boyunca tıraş edildi. Sadece Büyük Melen projesi değil 3. Havalimanı, 3. Köprü ve ona bağlı Kuzey Marmara Otoyolu gibi dev ölçekli projelerle İstanbul’un yeşil alanları parçalandı ve yok oluyor. Üstelik Kanal İstanbul gibi İstanbul’un öz su varlığının %23’ünü oluşturan Sazlıdere ve Terkos barajlarını tehlikeye atacak çılgın projeler de yolda.

Yani üç şehir öteden su taşırken, bir yandan da daha fazla nüfusu çekecek ulaştırma ve yerleşim projeleriyle su tutan ekosistemlerini yani ormanlarını yok eden ve şebeke suyundaki %23’lük kayıp kaçak oranını azaltmak için gereken önlemleri almayan şuursuz bir su yönetimi anlayışıyla karşı karşıyayız. İstanbul’un nüfusu artarken öz su varlığı kirleniyor ve kullanılmaz hale geliyor. Bu kısır döngüden çıkmak için suyu daha tasarruflu ve verimli kullanmak, su tutan ekosistemleri bütünlükçü bir yaklaşımla korumak ve iklim değişikliğini azaltıcı enerji politikalarını hayata geçirmek gerekiyor.

Dr. Akgün İlhan Hakkında:

Akgün İlhan lisans eğitimi Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı’nda yaptı (1996). Hacettepe Üniversitesi Eğitim Programları bölümünde (2002) ve İsveç Enstitüsü bursu ile Lund Üniversitesi Uluslararası Çevre Bilimi (2005) ana bilim dallarında yüksek lisanslarını tamamlayan İlhan, Katalan Hükümeti bursu ile Barselona Otonom Üniversitesi (UAB) Çevre Bilimleri ve Teknolojileri Enstitüsü’nde (ICTA) Çevre Bilimleri’nde başladığı doktora programını bitirdi (2010). Aynı dönemde (2005-2008) Avrupa Birliği fonlu Bütünleşik Sürdürülebilirlik Değerlendirme Yöntem ve Araçları (MATISSE) adlı projede araştırma görevlisi olarak çalıştı. İspanya’da Eco-union adlı STK’da profesyonellere yönelik eğitim programları da veren İlhan (2006-2009), Türkiye’ye döndüğünde Su Hakkı Kampanyası’nda çalıştı (2012-2018). 2017 yılından bu yana Boğaziçi Üniversitesi Turizm İşletmeciliği bölümünde “Çevre ve Turizm” ve “Çevresel ve Sosyal Perspektiflerden Sürdürülebilirlik”  adlı iki ders veren İlhan’ın çeşitli dergi ve kitaplarda su krizi ve iklim değişikliği üzerine yazıları bulunmaktadır.

Söyleşi: Özgür Duygu Durgun / Kurumsal İletişim Ofisi

 

Galeri 1 Fotoğraf