“Sürdürülebilir bir gelecek için doğayla ilişkimizi değiştirelim”

Yazarları arasında Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Kerem Saysel’in de bulunduğu Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu (IPBES)’nun birinci küresel değerlendirme raporuna göre 1 milyon tür yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Yeryüzünde insanın var olduğu zaman diliminde ilk defa bu kadar çok türün yok olma tehlikesi yaşadığını belirten rapor, özellikle son 50 yılda artan tüketim faaliyetlerinin ekosisteme verdiği zararı çarpıcı rakamlarla ortaya koyuyor.

İklim Haber ve Konda’nın “Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı 2019” adlı araştırmasına göre[1] Türkiye’de toplumun yüzde 60’ı iklim değişikliğinden endişeli olduğunu belirtirken, yüzde 50’si iklim değişikliğinin etkilerini şimdiden hissettiğini kaydediyor. Peki, belirli bir alanda yaşayan canlı formlarının çeşitliliği anlamına gelen, ekosistemler açısından bir sağlık göstergesi olan biyoçeşitliliğin küresel ölçekte karşı karşıya olduğu tehlikenin ne kadar farkındayız?

Birleşmiş Milletler’e bağlı faaliyet gösteren Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu (Intergovernmental Science-Policy Platform on Biodiversity and Ecosystem Services, IPBES)’nun birinci küresel değerlendirme raporu, 1 milyon türün yok olma tehlikesi yaşadığını, bunun yanı sıra 1900’lü yılların başından beri dünyadaki ormanların yüzde 50’sinin yok olduğunu belirtiyor. Karasal alanların yüzde 75’inin insanlar tarafından değiştirilerek doğallığını kaybettiğini, deniz alanlarının yüzde 60’ından fazlasının yoğun insan etkisi altında olduğunu, sulak alanların yüzde 85’inin kaybedilmiş olduğunu kaydeden rapor, 1980’den bu yana kişi başına küresel tüketimin yüzde 15 oranında arttığını söylüyor.

Rapora göre sırasıyla arazi kullanımı, organizmaların doğrudan tüketimi, iklim değişikliği, kirlilik ve işgalci türler biyoçeşitlilik kaybının başlıca nedenleri. Prof. Dr. Ali Kerem Saysel, “Orman, mera ve sulak alanlarımızın hızla tahrip edildiği ülkemizde canlı, doğal tür varlığımızı korumadığımızı, sorumsuzca tükettiğimizi söyleyebiliriz’’ diyor.

“Biyoçeşitlilik meselesi gündem olmalı”

Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü Prof. Dr. Ali Kerem Saysel, iklim değişikliğinin bir ölçüde insanların gündeminde olmasına rağmen biyoçeşitlilik sorunun aynı konumda olmadığını, ana akıma taşınması gerektiğini vurguluyor. Yaklaşık 150 kişinin katılımıyla 3 yıllık bir süre içinde yayımlanan 800 sayfalık raporun “Sürdürülebilir Gelecek Senaryoları ve İzlekleri” (Scenarios and Pathways for a Sustainable Future) başlıklı bölümünün yazılmasına katkı sağlayan Prof. Dr. Saysel ile, küresel biyoçeşitlilik raporunda öne çıkan mesajların yanı sıra biyoçeşitliliğin korunması için bireyler ve ülkeler bazında yapılabilecekleri konuştuk.

Raporu üreten Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu nasıl bir işleyişe sahip ve sizin bu çalışmaya dâhil olma süreciniz nasıl gelişti?

İklim değişikliği araştırmaları ve iklim değişikliğiyle ilgili bilimsel destek söz konusu olduğunda, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (United Nations Framework Convention on Climate Change, UNFCCC) tarafından resmi otorite olarak kabul edilen Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC) var. IPCC 1980’lerden beri çok sayıda küresel değerlendirme yayınladı ve bu değerlendirmeler UNFCCC altında belirlenen politikalara önemli girdiler sağladı. IPBES de IPCC’nin çalışma sürecini model alarak 2012’de oluşturulmuş hükümetlerarası bir platform. Amacı bilimsel bulguları derleyerek elde ettikleri sonuçları politika yapıcıların önüne getirmek. Birleşmiş Milletler bünyesinde bir oluşum olduğu için BM üyesi tüm ülkelerin katılımına açık ki Türkiye de bu üyelerden biri. Platform bir yürütme organı, bilimsel danışma organı ve genel meclisten oluşuyor. Hükümetler genel mecliste, bürokratlar veya akademisyenler tarafından temsil edilebiliyor. Bu yapı, platformun faaliyetlerine, hazırlayacağı değerlendirmelerin genel çerçevesine karar veriyor. Her değerlendirme için de uzmanlardan oluşan uluslararası bir grup tesis ediliyor. IPBES’in kuruluşundan sonra ilk yayınlanan değerlendirme, tozlaştırıcı türler hakkındaydı. Bu türlerin, bitkilerin yaşam döngüsünde ve gıda üretiminde kilit önemi var. İkinci değerlendirme raporu ise arazi bozulması hakkındaydı, yani karasal doğanın ne kadar ölü, ne kadar canlı olduğunu araştırıyordu. Ben 2016 yılında küresel değerlendirme için davet edildim ve 3 yıllık bir çalışma sonucunda bu rapor yayımlandı.

Raporda sizin katkı sağladığınız “Sürdürülebilir Gelecek Senaryoları ve İzlekleri” başlıklı bölüm neleri içeriyor?

Ben sistem modelleri kurgulayarak, senaryolar analiz ederek çalışan bir çevre bilimciyim. Raporun 4. bölümü farklı coğrafi ölçekteki senaryoların incelenmesini, 5. bölüm ise sürdürülebilir senaryo ve izleklerin ayrıştırılmasını talep ediyordu. Buradaki izlek (pathway) kavramı, birbiriyle iç içe bir dizi değer ve davranış değişimine ve kurumsal dönüşüme işaret ediyor. Değerlendirme raporları literatür incelemelerinden farklı. Birincisi, bilimsel literatür dışındaki bilgi kaynaklarına, hükümet ve sivil toplum raporlarına, yerli halkların ve yerel toplulukların yazılı kayıtlara yeterince geçmemiş bilgisine de başvuruyor. İkinci olarak, tüm değerlendirme IPBES meclisi tarafından belirlenen ve IPBES yürütmesi ve uzmanlar gurubu tarafından yönlendirilen belli pratik sorulara cevap arıyor.

İyi yaşamdan ne anlıyoruz?

Peki, hem birey hem de ülke bazında sürdürülebilir bir geleceğe yönelik “izlekler” neler olabilir?

Raporun verdiği en temel mesaj şu: İyi yaşama dair algınızı değiştirin, tüketimci değil ilişkisel nosyonları öne çıkarın. Bu mesaj, doğanın insanlara faydalı olduğunu ve insanların doğadan maddi ve manevi faydalar devşirdiğini söyleyen bir kavramsal çerçeveden kaynaklanıyor. İnsan doğadan devşirdiği bu faydalar sayesinde kendisini var ediyor. Kendi dönüştürücü kapasitesini inşa ediyor ve bu kapasiteyi kullanarak doğayı dönüştürmeye devam ediyor. Bu döngüsel bir süreç. Bu kavramsal çerçeve içinde iyi yaşamdan ne anladığımız çok önemli; doğadan devşirilen fayda, buradan elde edilen yaşam kalitesi değerlerimizle ilgili. İyi yaşam ve yaşam kalitesinden anladığımız şey ne kadar tüketimle, ne kadar ilişkisel faaliyetlerle ilgili? İnsanın maddi ihtiyaçlarını tabii ki yadsıyamayız ama iyi yaşam kalitesini tesis eden şey aynı zamanda doğayla ve birbirimizle kurduğumuz ilişki ve entelektüel yaşantımızla ilgili değil mi? 1 milyon türün tehdit altında olmasından bahsederken iyi yaşamdan ne anladığımızı konuşmak çok ilgisiz görülebilir, ama aslında meselenin özünde yatan bir soru bu.

Bugün doğada vakit geçirmek çoğu insan için bir lüks, buna zaman ayırmak bile mümkün olmayabiliyor. Bu yönde bir dönüşüm için neler yapılabilir?

Pratikte nasıl dönüşeceği zor bir soru, ortada yapısal ve sınıfsal problemler var; ama en başta şunu sormalıyız: Bizim mutluluğumuzu sağlayan şey ne? Bugünkü toplum çok mülkiyetçi, maddi tüketime önem veren ve bununla mutlu olmaya çalışan bir toplum, ama bu böyle olmak zorunda değil. En başta esenlik ve mutluluğumuz tesis eden değerlerin değişmesi gerekiyor. Örneğin post-materyalizm diye bir kavramdan söz ediliyor. Kuzey Avrupa gibi varsıl bölgelerde belirli maddi güvenceye ulaşmış kesimler bu fikre uygun bir pratik sürmeye çalışıyorlar. Zorunlu çalışmanın dışında zaman yaratabiliyorlar ve bunu doğayla baş başa geçirebiliyorlar. Böyle bir lükse sahipler. Bu ahlaki anlamda önemli bir tutum olmakla birlikte çözümün kendisi değil. Dünya nüfusunun 10’u bunu yapabilir, ama geriye kalan yüzde 90 ne yapacak? Bunun için yapısal bir dönüşüm gerekiyor. Bununla ilgili olarak kendi bölümümüzde vurguladığımız ikinci “izlek”, eşitsizliklerin azaltılması. Eşitsizliğin kendisi bir yerden sonra doğa koruma sorunu haline dönüşüyor. Eşitsiz ekonomilerimizde karnını doyurmak için günde 12 saat çalışan, ilişkisel faaliyetlere (sadece doğayla yakınlaşmaya değil, toplumsal, politik, kültürel, manevi faaliyetlere de) vakit ayıramayan yüzde 90 ne yapacak? Aslında doğayla ilişkilenme imkânına en azından sahip olan kesim, geriye kalan yüzde 90’ın yarattığı ekonomik faydadan eşitsiz olarak yararlanabildiği için bunu elde edebiliyor. Ekonominin işleyişi sistematik olarak eşitsizlik ürettiği müddetçe, “Tüketimci değil ilişkisel nosyonları öne çıkarın,” mesajı çok romantik kalacaktır. Bu nedenle eşitsizliğin kendisiniN bir sürdürülebilirlik problemi olduğunun altını çizmek lazım.

Bölgesel olarak biyoçeşitliliğin azalma riskinin en yoğun olduğu bölgeler neresi?

Riskin en yüksek olduğu yerler ekosistem üretkenliğinin en yüksek olduğu tropik kuşak, dolayısıyla bu kuşak tür kaybından en çok etkilenen bölge ve halihazırda büyüyen, tarihsel olarak geç kalkınan ekonomilerin ait olduğu coğrafyalar, ki Türkiye de bunlardan biri.

Raporda vurgulananlardan biri de insan eliyle yürütülen faaliyetlerin doğaya verdiği zarar, örneğin et ve süt endüstrisinin ya da balıkçılık faaliyetlerinin tür çeşitliliğinin azalmasında sahip olduğu tahribattan söz ediliyor. Biyoçeşitliliğin azalmasıyla insanların tüketim eylemlerinin nasıl bir ilişkisi var?

“Tüketim” kavramını her kullandığımızda bunun bireysel tüketim anlamına gelmediğini belirtmeliyiz. Bana kalırsa tüketim yerine üretim kavramını da kullanabiliriz. Son 50 yıldır biyoçeşitlilik tahribatı hızlanarak artıyor, çünkü dünyada artan maddi zenginleşmeyle bağıntılı olarak kaynak talebi de artıyor. Raporun resmi medya bülteni oldukça açık bir şekilde “büyüme paradigmasından” vazgeçmemiz gerektiğini söylüyor. Mesaj çok net: Bu şekilde üretmeye /tüketmeye devam edemeyiz. Tabii bu mesaj iyi tartışılmalı ve iyi anlaşılmalı. O halde, daha “yeşil ürünler” mi tüketmeliyiz, daha “temiz” mi beslenmeliyiz? Hemen her ülkede maddi tüketimini artırma ihtiyacında olan yoksullar ne yapacaklar? Tüketimimi önce ben mi azaltacağım yoksa sen mi azaltacaksın? Bu tartışmalar gerçek ve önemli olmakla birlikte, küresel tüketime dair kesin önlemler alınması gerektiği yadsınamaz çünkü tüketim arttıkça kaynak ihtiyacımız da artıyor.

Rapor yazılırken yerel hakların bilgisine de başvurulduğunu belirttiniz,  daha geleneksel ve doğaya daha az zarar veren bir tüketim şekline geçmek için yerel topluluklardan öğreneceğimiz neler var?

Yerli halklar ve yerel toplulukların kanaatkar yaşam tarzından bir şeyler öğrenmek önemli olabilir. Ama belki daha önemlisi, bu toplulukların yaşadığı ve öz yönetim sürebildiği yaşam alanlarında tür çeşitliliği ve canlı doğanın daha iyi korunduğu gözlemleniyor. Bu nedenle rapor yerel toplulukların bilgisinin önemini özellikle vurguluyor. Küresel çevrecilik hareketinin gelişiminde “doğa korumacılık” görece yumuşak ve romantik bir kol olarak öne çıkıyordu. Büyüyelim, kalkınalım ama doğamızı da koruyalım gibi bir anlayış vardı. Bunun bir parçası olarak örneğin milli parklar oluşturulurken, orada yaşayan insanların varlığına önem gösterilmiyor, hatta ekonomik faaliyetleri engellenebiliyordu. Bunun sonucunda doğa korumacılık bir turizm ekonomisine dönüşebiliyordu. Bu rapor ise bu eğilimin değiştiğini ve değişmesi gerektiğini vurguluyor. Doğa insanla birlikte var ve bir doğa parçasını yüzyıllardır tahrip etmeden kullanabilen, koruyabilen topluluklar var. Demek ki onların değerlerini ve doğayla kurdukları ilişkiyi anlamamız, onlardan bir şeyler öğrenmemiz gerekiyor.

2050 çok uzakta değil

Raporda iklim değişikliği söz konusu olduğunda da gündeme gelen 2050 yılı kritik bir tarih olarak yine öne çıkıyor. Bu tarih belki çoğu insan için çok uzakmış gibi görülse de son zamanlarda yeni nesil, 2050’nin çok uzak olmadığını hatırlatarak geleceklerine sahip çıkmaya başladı…

Bazen 2050 çok uzakmış gibi geliyor, ancak burada hatırlattığınız şekilde, Greta Thunberg ve okul grevlerinin, Yokoluş İsyanı gibi hareketlerin son bir senedir sahne alması 2050’ye bakışımızı değiştirdi. “Sürdürülebilir kalkınmadan” bahsederken bizim masaya oturup haklarında karar verdiğimiz gelecek kuşaklar önceden o masada değildi. Şimdi 15-16 yaşlarında bir çocuk çıkıp “Siz yıllardır gelecek kuşaklardan söz ediyorsunuz ama gelecek kuşaklar işte burada ve 2050 hemen yarın! Bugün hakkında nasıl konuşuyorsanız 2050 hakkında da aynı ciddiyetle konuşmak zorundasınız,” diyor. Çevre ve insanın bekası söz konusu olduğunda 2050 veya 2100 artık yarınlara değil şimdiye işaret ediyor. Ben bunu küresel çevre mücadelesi açısından çok büyük bir kazanım olarak görüyorum.

IPBES hükümetlerarası bir kuruluş, peki raporun hükümetler nezdinde bir bağlayıcılığı olacak mı ya da olması için neler yapılabilir?

Küresel değerlendirme raporunun herhangi bir bağlayıcılığı yok ama ileride bağlayıcı olabilecek bazı çok taraflı antlaşmalara temel sağlayabilir. Bu tür raporlar en nihayetinde bilimsel doğruları yaygın kabul gören bir söyleme dönüştürmek üzere hazırlanıyor. Bu nedenle IPBES raporunu ana akıma taşıyabilmemiz, verdiği mesajları kendi dilimizde iyi özümsememiz, yeniden kurmamız gerekiyor. Türlerin azalması insanlar için çok da bir şey ifade etmiyor olabilir. Hâlbuki bu, canlı doğanın öldüğünün ve doğanın biyolojik fonksiyonlarının zayıfladığının bir göstergesi. Yeryüzü ölüyor ve bunun başlıca nedenlerine karşı mücadele etmek gerekiyor.

“Aktif politikalar olmazsa daha ölü bir doğa göreceğiz”

Raporun önemli iddialarından biri de biyoçeşitlilik konusunda son 50 yılın en kapsamlı raporu olması, peki bundan sonraki 50 yılda bizi neler bekliyor olacak?

Bundan sonra tercihe dayalı politikalar uygulanmaz ve pek çok sektörde birden dönüşüm yaşanmazsa, daha bozulmuş bir yeryüzü, daha kararsız bir iklim, daha ölü bir doğa ve daha kararsız çevre şartları göreceğiz. Bu gerçeklere temas edince insanlar bunu umutsuz ve karamsar buluyorlar ama ben öyle görmüyorum. Gelecekte daha mı mutsuz olacağız? Bugünden bakıldığında çevresel bakımdan distopik görünen ortamlarda da insanların mutluluk arayışının devam edeceğini ve bir tür olarak kendisini var edebileceğini düşünüyorum. Belki de bir çöl parçası üzerinde mutlu olmayı öğreneceğiz. Önümüzdeki 50 yılda çok etkili ve ön alıcı politikaların uygulanacağını sanmıyorum ama teknolojik ilerleme, yeni teknolojiler için büyüyen piyasalar ve tüketim üzerinde kaynak kıtlığından kaynaklı baskılar bir şeyleri değiştirecek. Hayırlı gelişmeler gecikerek gelecek ve geç kaldığı ölçüde bugün doğaya dair tanıdığımız, bildiğimiz bazı şeyleri kaybedeceğiz.



[1]Araştırmaya buradan ulaşabilirsiniz.