Turizm alanında başarılı bir isim: Saffet Emre Tonguç

Boğaziçi Üniversitesi Turizm ve Otel Yöneticiliği Bölümü’nden sonra, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun olup, Tarih Bölümü'nde yüksek lisansını, doktorasını da Viyana Ekonomi Üniversitesi'nde tamamlayan Saffet Emre Tonguç ’87, tüm bu akademik kariyerinin dışında çok başarılı bir gezi rehberi, tarihçi ve seyahat yazarı. 100’ün üzerinde ülkede seyahat eden, pek çok ünlü isme rehberlik eden Tonguç aynı zamanda birçok ödülün ve kitabın da sahibi. Boğaziçi Dergisi Temmuz 2016 sayısında Tonguç ile Boğaziçi yılları, rehberlik kariyeri ve yeni projeleri üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdi.

Boğaziçi Üniversitesi'nde almış olduğunuz eğitimin rehberlik mesleğinizdeki katkısını ne şekilde yorumluyorsunuz?

Boğaziçi Üniversitesi benim kariyerimin ve hayatımın şekillendiği yerdir. Turizm eğitimi alırken bir yandan da rehberlik yapmaya başlamıştım. Hem teorik hem de pratik donanım kazanarak, 30 yıldır sürdürdüğüm iş yaşamıma adım attığım okulum her şeyden önce çok iyi bir eğitim sundu. İşim itibarıyla İngilizceyi iyi kullanmak zorundayım; üniversite yıllarında aldığım nitelikli yabancı dil eğitimine çok şey borçluyum. Boğaziçi’nin her zaman özgürlüğü ve dünya vatandaşı olma çabasını destekleyen bir yanı vardır. Üniversitede geçirdiğim yılların vizyonumu geliştirdiğini ve üretkenliğimi beslediğini söylemeliyim.

Rehberlik mesleğine farklı bir soluk getirdiğiniz. Peki, rehberliğe nasıl adım attınız?

Aslında Turizm ve Otel Yöneticiliği okurken cep harçlığı için rehberlik yapmaya başladım. Sonrasında rehberlik yaparken bana yardımcı olabileceğini düşündüğüm alanlarda eğitim yolculuğumu sürdürdüm. Yine Boğaziçi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okudum; ardından Tarih yüksek lisansı yaptım. Ailem ticaretle uğraştığı için onları da mutlu etmek söz konusuydu; bu sebeple Viyana’da İşletme üzerine doktora yaptım. Fakat yüreğimin sesi ağır bastı; çünkü insanların sevdikleri işi yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Kısa bir süre babamla çalışıp ardından müsaadesini istedim; karşı çıkacağını düşüyordum ama destekledi ve ben 1987’de başladığım rehberliğe geri döndüm. Sonradan öğrendim ki babam aslında sıkılıp, bıkıp tekrar kendi işimizin başına döneceğimi düşündüğü için bana izin vermiş ama öyle olmadı; 30 yıl olacak ve ben işimi hâlâ heyecanla, mutlulukla yapıyorum.

Ben yüreğimin sesini dinledim çünkü hayatta mutlu olabilmenin yolunun insanların sevdikleri işi yapmalarından geçtiğine inanıyorum. Gezmek benim için bir yaşam biçimi, rehberlik bana bambaşka bir yaşam olduğunu gösterdi. Dört duvar arasında klasik anlamda kariyer yapmak yerine hayatın tam içinde olmayı, yeni insanlar ve kültürler tanımayı tercih ettim. Zaten kariyerim rehberlikle sınırlı kalmadı seyahat yazarlığı ve televizyon programcılığını da beraberinde getirdi. 2004 yılından itibaren Hürriyet Seyahat’e yazmayı başladım. Ardından kitaplarım çıktı ve son iki yıldır da televizyon programı yapıyorum.

Rehberlik mesleğinin misyonu nedir? Sizce nasıl değerlendirilmeli bu alanın temsilcileri?

Her rehber bir kültür elçisidir; özellikle de standartları kıran ve yeniliklere kapı açan işler çıkarıyorsa… Kendi adıma şöyle örnekleyebilirim; Google’ın CEO’su Eric Schmidt, oyuncular Robert Redford, Candice Bergen, Kevin Spacey, modacılar Calvin Klein, Diana Von Fürstenberg, Michael Kors, Eli Tahari, Guess'in sahibi Paul Marciano, Amerikalı talk show sunucusu, yüzyılın en etkili kadınlarından sayılan Oprah Winfrey, Amerika'nın ilk kadın dışişleri bakanı Madeleine Albright, ABD eski genelkurmay başkanı ve eski dışişleri bakanı Colin Powell, yıllık 120 milyar dolarlık ciro yapan şirketlerin sahibi Amerikalı finansçı Leon Black'in de aralarında bulunduğu 100'e yakın yabancı ünlü ve etkin isme İstanbul'u gezdirdim. Ünlü olmayan turist sayısını hesaplayamıyorum bile! Bu tabloya bakınca şunu görüyorsunuz; o insanlara geçmişimiz ve bugünümüz hakkında ne anlatırsam, akıllarındaki imaj da ona göre şekilleniyor. Yeteri kadar önyargılı bakış var ülkemize karşı, bunları değiştirmeye uğraşmak kolay değil. Ama hem ülkemi hem de mesleğimi çok sevdiğim için bunu sorumluluğum olarak görüyorum. Bu insanlar ülkelerine döndüklerinde başka insanlara burada gördüklerini, hissettiklerini, öğrendiklerini aktarıyorlar. Öte yandan yazdığım kitaplar, yaptığım televizyon programları ve hatta sosyal medya içeriklerimin bir bölümü ülkemizin, İstanbul’un keşfedilmesi, değerlerimiz hakkında farkındalık yaratma amacına yönelik.

Dünyaca ünlü isimlere rehberlik yapıyorsunuz. İstanbul'u anlatmaya nereden başlıyorsunuz?

Tarihi yarımada başlangıç noktam; Sultanahmet ya da Ayasofya’yı ilk adım olarak alıyorum. Eğer konuğum tercihi tamamen bana bırakmışsa ben açılışı Ayasofya ile yapmayı tercih ediyorum. Çünkü dünyanın en eski ve en etkileyici ibadethanelerinden biri. Muhteşem bir mimariye ve tarihe sahip.

Yurtdışındaki ünlü şehirlerle karşılaştırdığınızda İstanbul'a ilgi nasıl?

İstanbul her zaman merak edilen, adım atan herkesi etkisi altına alıp vedalaşması zor olan bir şehir. Şimdiye kadar bu şehri birlikte keşfettiğim sayısız insanın ortak noktası bu. Yılın her zamanı ayrı güzel, her zaman popüler bir adres. Fakat ne yazık ki ülkemizin içinden geçtiği zor günler ve terörle anılan bir ülkeye dönüşen imajımız turizmin atardamarını kesti. İstanbul da diğer lokasyonlar gibi bundan etkilenen yerler arasında. İstanbul “vazgeçilmez dünya kentleri” kategorisinde; ancak terör tehdidi ortadan kalkmazsa “çok merak edilen, özlenen ama gitmeye korkulan şehir” kategorisine geçecek. Acı ama gerçek bu ne yazık ki…

Düzenlediğiniz gezilerde yaşadığınız en ilginç deneyiminizi bizimle paylaşır mısınız?

Çok ünlü bir modacıyı gezdiriyorum, Sarayburnu'ndayız. "Karşısı Çin mi?" demez mi! "Değil, Türkiye'nin büyük bölümü Asya'da bulunuyor," dedim. "İstanbul'dan sonra mı Çin geliyor?" dedi bu kez. "Yok, arada başka ülkeler var," diye cevap verdim. “Programa Arkeoloji Müzesi koymuşlar. Ne göreceğiz?” dedi. "Muhteşem Yunan ve Roma eserleri var," dedim. "Onları çaldınız mı?" diye sordu. "Niye çalalım?" dedim. "Yunan ve Roma demiyor musun, burası Türkiye değil mi?" diye ekledi; söyleyecek söz bulamadım desem yeridir!

Yaptığınız işleri medyada kolaylıkla takip edebiliyoruz. Son olarak televizyonda “Paha Biçilemez İstanbul” programını yaptınız. Televizyon sonrasında düzenlediğiniz turlarla ilgili bir değişiklik gözlemlediniz mi?

Televizyon programımın insanlara ulaşmak adına çok önemli bir araç. Fakat ben TV programını iki senedir tur rehberliğini 30 yıldır yapıyorum. Turlarıma binlerce kişi katılıyor. Dolayısıyla televizyon programı turlarımın etkisini değiştirmedi ama profesyonel rehberlik kariyerim bana televizyon programcılığının kapılarını açtı. Orada yaptığım işi İstanbul’dan binlerce kilometre uzakta olan, hasret çeken, merak eden sayısız insana ekran aracılığıyla tur yaptırmak olarak da görüyorum. Her bölüm başka bir yeri keşfe çıkıyoruz; üstelik yalılardan herkesin ziyaretine açık olmayan ibadethanelere kadar birçok yere özel izinle konuk olup çekim yapıyoruz. Bu da normal tura katılsalar dahi yaşayamayacakları bir deneyimi izleme olanağı veriyor.

Siz bir İstanbul uzmanısınız, şehri adım adım geziyorsunuz. Hâlâ sizi şaşırtan şeylere rastlıyor ya da yeni bilgiler öğreniyor musunuz?

İstanbul keşif yolculuğunun bitmeyeceği bir şehir. Yüzyıllar aşan hikâyelerine yorulmadan yenilerini ekliyor. Böyle bir kültürel mirasla iç içe yaşayıp şaşırmamak mümkün değil. Örneğin Marmaray projesi için yapılan Yenikapı kazılarında şehrin tarihini 8.500 yıl önceye taşıyan buluntuları hayranlıkla gördük. Erken Bizans Dönemi'nin en büyük liman olan Theodosius Limanı ortaya çıktı. Bir başka örnek olarak Neolitik Dönem mezar mimarisi içinde nadir rastlanan ahşap gömüt bulundu. 19. yüzyıl Osmanlısına ait küçük imalathaneler ve atölyelerin mimari kalıntıları ve sokak dokularıyla tanıştık. Bu şehirde henüz keşfedilmemiş çok sır var. Bir de zaten ortada olan ama göremediklerimiz var. Mesela yakın zamana kadar hiç gitmediğim semtler vardı; Fatih karşısındaki Haydar semti, Edirnekapı’daki Salmatomruk ya da Hasköy’ün devamındaki Çıksalın… Tüm bunların ötesinde yüzlerce kez Kapalıçarşı turu yaptım ama her seferinde çarşı beni şaşırtmaya, yeni detaylar sunmaya devam ediyor. Yani siz merak ettikçe İstanbul sizi yeni hikâyelerle tanıştırıyor; yeter ki isteyin ve çaba gösterin.

Başucu kitabı diyebileceğimiz yayınlara imza atan bir seyahat yazarısınız. Kitaplarınız çok seviliyor. Şimdiye kadar yayınladığınız kitaplardan bahseder misiniz?

28 yıldır profesyonel rehberlik yapıyorum. Bu süre bana paylaşma duygusunun hayattaki ve insan ilişkilerindeki en önemli duygulardan biri olduğunu öğretti. Ben bilgi paylaştıkça güzeldir diye düşünenlerdenim. O yüzden kitap yazmayı hem seviyorum hem de biriktirdiğim bunca bilgiyi kalıcı bir miras olarak bırakmanın görevim olduğunu düşünüyorum.

Şu ana kadar İngilizceleriyle birlikte 10 kitabım basıldı. Çok büyük satış rakamlarına ulaştılar. İlk kitaplarım “Türkiye’de Görülmesi Gereken 101 Yer” ve “101 Must See Places in Turkey”. Daha sonra TUREB ödüllü “Avrupa’da Görülecek 101 Yer” geldi. 2010 yılında “İstanbul Hakkında Her Şey” çıktı. NY Times ve International Herald Tribune gibi saygın gazetelerde bu kitapla ilgili çok güzel haberler yer aldı. Ardından kardeşi “İstanbul The Ultimate Guide” geldi. Bu iki kitap da “Yılın En İyi Turizm Yayını” ödülünü aldı. Son yayınlanan “Boğaz Hakkında Her Şey” ile “Bosphorus The Ultimate Guide” kitaplarım ise 2012’nin “En İyi Turizm Yayını” seçildi.

Peki yeni kitap projeleriniz var mı?

Olmaz mı! Planladığım 10 kitap daha var. Bunlar arasında İstanbul Camileri, İstanbul ve Gece, Sur İçi kitapları var. İstanbul dışında ise Türkiye’de yedi bölgeyi anlatan yedi ayrı kitap hazırlığı içindeyim. Ayrıca Karayipler, Orta Amerika, Güney Amerika, En Güzel Balayı Adaları da hazırlığını yaptığım kitaplar arasında. Ama tek sorunum var: zaman.

Söyleşi: Emre Kazancıoğlu ‘95