“Yaralanabilme yetimizi yeniden kazanmalıyız”

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerini okurlarıyla buluşturan Kitaplar Arasında serisinin bu ayki konuğu Major Minor Literature: Animal and Human Alterity başlıklı kitabıyla Özlem Öğüt Yazıcıoğlu oldu. Burcu Kayışçı Akkoyun’un moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşide insan ve hayvana arasındaki ilişkinin etik boyutları ve majör ve minör edebiyat olarak adlandırılan edebiyatların bir arada var olabilme ihtimalleri konuşuldu.

Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Özlem Öğüt Yazıcıoğlu tarafından kaleme alınan ve 2017 yılında Simurg Yayınevi bünyesinde ilk baskısı yapılan “Major Minor Literature: Animal and Human Alterity,” dünya edebiyatından seçilen 4 roman odağında insanın hayvan karşısında kendisini nasıl konumlandırdığına dair sorular sorduruyor ve okuru insan hayvan etkileşimini yeniden düşünmeye zorluyor. T. C. Boyle tarafından yazılan The Tortilla Curtain, J. M. Coetzee tarafından yazılan ve Türkçeye Utanç başlığıyla çevrilen Disgrace, Toni Morrison tarafından kaleme alınan ve 1993 yılında Nobel Ödülü’nü kazanan Katran Bebek ve Kobo Abe tarafından yazılan Kumların Kadını romanlarını insan ve hayvanın ortak kırılganlıkları ekseninde değerlendiren Yazıcıoğlu, majör ve minör edebiyat kavramlarını birlikte düşünmeye dair de ufuk açıcı bir yaklaşım sunuyor.

İnsan ve hayvan arasındaki ilişkinin bugüne kadar insanın hayvanı bedenle ilişkilendirerek ve “kötü, iğrenç, ayıp, yasak” gibi kavramlarla özdeşleştirerek ele alması üzerinden geliştiğini vurgulayan Özlem Öğüt Yazıcıoğlu, “İnsanlık hayvanlığını hep geride bırakma eğiliminde oldu. Oysa geride bırakmaya ve dışarı atmaya çalıştığımız hayvanlığımızı hiçbir zaman geride bırakamıyoruz, bir hayvanla karşılaştığımızda ya da kendimizde gördüğümüz ama hoşlanmadığımız bir huyumuzu fark ettiğimizde içimizdeki ‘öteki’ kendini hatırlatıyor ki içeri ve dışarı da zaten kesin çizgilerle ayrılan şeyler değil. Kitapta ele aldığım bu romanlar da içeri ve dışarı arasındaki bu muğlak çizgilere odaklanıyor,” ifadeleriyle insan ve hayvan arasındaki ilişkiyi farklı bir şekilde düşünmenin yollarını işaret etti.

Hayvanlara olan duyarsızlıktan doğan ortak yaralanma duygusu

Bu konuda bir kitap yazma hikâyesini de katılımcılarla paylaşan Yazıcıoğlu, kitabında ele aldığı romanlardan birinin yazarı olan J. M. Coetzee’nin The Lives of Animals başlıklı kitabında karşılaştığı bir cümlenin kendisi için tetikleyici olduğunu belirtti: “Coetzee’nin bu kitabıyla karşılaşmak benim için çok çarpıcı bir deneyim oldu, çünkü bu kitabın karakterlerinden biri olan Elizabeth Costello’nun şöyle bir cümlesi vardı: ‘İnsanların hayvanlara bu kadar duyarsız olmasından dolayı ben yaralı hissediyorum.’ Bu yaralılık hissi beni çok etkiledi çünkü tamamen bedenle ilgili bir şey ve hayvanlara olan duyarsızlıktan bedenin yaralandığını ifade ediyor. Bu karakterle benim karşılaşmam bu ortak yaralanma duygusu üzerinden oldu, bu şekilde birbirimize dokunduk ve ben de kitaplar insanlara dokunuyorsa ben de yazacağım şeyle başkalarına dokunabilirim diye düşündüm.”

İnsanlar ve hayvanlar arasında kurulan ilişkinin dokunma eylemi üzerinden de düşünülebileceğini vurgulayan Özlem Öğüt Yazıcıoğlu, insanın dokunduğu her şeyle hem metaforik hem de gerçek anlamda bir ilişki kurduğunu ve her dokunuşun farklı bir etkileşimi başlattığını açıkladı: “Aslında insanlar iki elini bile birbirine dokundurduğunda bu eller aynı bedene ait olsa da öncekilerden farklı bir etkileşim başlatıyor. İçimizde olan ‘başka’dan bahsederken de insanın hiçbir zaman tekil ve sabit olmadığını göz önünde bulundurmak gerek. Kendi içimizdeki parçalarla ve dışarıyla sürekli bir etkileşim içindeyiz. Önemli olan bu etkileri fark edebilmek ve hissedebilmek, ancak yerleşik dilin bize dayatmış olduğu bazı kavramlar bedenimize bile o kadar hükmetmiş ki bu etkileşimleri hissedemeyecek kadar katılaşmışız. Artık yaralanamıyoruz, yaralanabilmeliyiz.”

 İnsan ya da hayvanların ezilmişlikleri üzerinden dünyada var olan acıları dindirebilmenin yolunun yaralanabilme yetisini yeniden kazanmaktan geçtiğini vurgulayan Yazıcıoğlu, “Bu acıları dindirebilmek için sadece kanunlar ya da yasaklar yetmiyor, bunlar ancak kısa vadeli çözümler olabilir. Uzun vadede bir şeyleri değiştirebilmek için duyumsama yetimizi yeniden kazanmak ve yaralanabilme potansiyelimizi artıracak dokunuşlar yapmak zorundayız. Edebiyat ve kitaplar bu dokunuşları yapmanın yollarından biri,” ifadelerini ekledi.

“Majör figürlerden de minör edebiyatlar çıkabilir”

Majör ve minör edebiyatların birbirinin zıddı edebiyatlar olarak ele alınmasına rağmen bu edebiyatlar arasındaki ilişkinin farklı şekilde tahayyül edilmesi gerektiğini belirten Özlem Öğüt Yazıcıoğlu, Deleuze ve Guattari’nin Kafka’nın edebiyatı üzerine geliştirdikleri minör edebiyat kavramını şu ifadelerle açıkladı: “Deleuze ve Guattari, Kafka’nın edebiyatından bahsederken onun Alman dilinin ve kültürünün içinden çıkmış Yahudi ve Çek bir yazar olduğunu vurguluyorlar çünkü Kafka birden bire dünyaya düşmedi. Bu bağlamda minör sadece azınlık anlamına gelmiyor. Majör oluşumların içinden çıkarak bir kaçış çizgisi yakalamayı başarmış ve hegemonik söyleme karşı bir direnç oluşturabilmiş edebiyata minör edebiyat diyebiliriz. Aslında bütün minör edebiyatlar majör edebiyatlar içinden çıkıyor, benim kitapta tartıştığım romanların hepsi de bunun gibi hâkim söylemden kaçış noktaları yaratabilmeyi başarabilmiş romanlar.”

Ele aldığı romanların yazarları göz önüne alındığında majör ve minör edebiyat kavramlarının bir arada bulunabileceğinin anlaşılacağını söyleyen Yazıcıoğlu, “Aslında kitapta tartıştığım romanların yazarlarının hepsi kanon içinde yer alan yazarlar; Coetzee ve Morrison Nobel ödüllü, Boyle çok iyi bilinen bir yazar, Kobo Abe ise belki de Japon edebiyatının en iyi bilinen yazarı. Bu nedenle aslında hepsi majör figürler, ancak bu kitapları seçerken majör figürlerden de minör edebiyatlar çıkabileceğini ve bu kavramların birbirini dışlamayan kavramlar olduğunu göstermek istedim,” ifadelerini ekledi.

“Öteki”yi anlamak mümkün mü?

Kitabın kapağına neden ünlü İspanyol sanatçı Goya’nın “Los Caprichos” (Kaprisler) koleksiyonundan bir resim seçtiğini de paylaşan Yazıcıoğlu, kapak resminin ve kitapta ele alınan romanların ortaklıklarına da değindi: “Resimde insan kılığına girmiş ve bir kitaba bakan bir eşek var ve bu eşek baktığı kitapta da başka eşek resimleri görüyor. Peki, insan kılığındaki bu eşek kitaptaki eşekleri nesneler olarak mı görüyor yoksa ne kadar insanlaşmış olursa olsun yine sadece eşek mi görüyor? Eşek ya da başka hayvan kendini nasıl görür? Bu konuda yapılan çok sayıda araştırma olsa da bu sorunun cevabını bilmiyoruz. Ben de kitapta bir cevap vermiyorum ama hem bu resmin hem de kitapta tartışılan romanların bize düşündürdüğü ortak bir nokta var. Kendisini güçlü, bilen, eyleyen ve diğerlerini temsil edebilen konumda gören insanın bu yetileri aslında diğerleri tarafından sarsılıyor ve özgüveni elinden alınıyor. Dört romanda da karakterler hep anladıklarını ve temsil ettiklerini düşündükleri ötekini anlamadıklarını ve hiçbir zaman da anlayamayacaklarını fark ediyorlar ki zaten bu kötü bir şey de değil. Önemli olan ortak kırılganlığımız ve ölümlülüğümüz üzerinden öteki olana uzanabilmek ve onun da bize uzanabilmesine izin vermek. Kendimizle ve diğerleriyle ancak bu etik yaklaşım üzerinden doyurucu bir ilişki kurabiliriz.”

Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans derecelerini tamamladıktan sonra Purdue Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat üzerine doktora yapan Özlem Öğüt Yazıcıoğlu, 2001 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi’nde lisans ve yüksek lisans seviyesinde dersler veriyor. Toplumsal cinsiyet, ırk ve etnik köken odağında modern kurmaca yazın alanında çalışmalar üreten Yazıcıoğlu, “Shamanism in the Contemporary Novel: Histories of Lands, Animals, and Peoples Beyond the Nature/Culture Divide” başlıklı bir kitap da hazırlıyor.